Sahi Bu Milletin İnancı Belli Mi?

“Şu ifadeye bakın ya… Diyanet İşleri Başkanlığı’nı hedef almış durumdalar. Ana muhalefet partisi seçim bildirgesine ‘Diyanet İşleri Başkanlığı tüm inançlara eşit mesafede olacak’ diye yazmış. Ya bu milletin inancı belli. Diğer inanç sahiplerinin kendi kurumları var, onlar da belli. Öyleyse niye lafı döndürüp döndürüp neden Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kapısına bağlıyorsun? Zaten ‘Diyanet İşleri Başkanlığı’nı kapatacağız’ diyen bu milletten nasıl ders alır belli.” Bu sözler geçenlerde 23. MÜSİAD Genel Kurulu Toplantısı’na katılan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a ait.

Diyanet, 1924 yılında Türkiye Cumhuriyeti’nin seküler/laik bir İdare birimi olarak ve İslam inancı ve pratikleriyle ilgili hizmetleri sağlamak amacıyla kuruldu. Bu çerçevede Diyanet’in, dini konularda toplumu aydınlatmak, ibadet mekanlarının yönetimini sağlamak gibi görevleri mevcut. Hıristiyanlıktaki bulunan kilise örgütünün aksine İslâmiyet’te ruhban sınıfının olmayışı, devletin dini bir kamu hizmeti olarak kabul ederek gereğini yerine getirmesini meşru kılıcı en önemli gerekçelerden biri. Burada söz konusu olan herhangi bir başkası gibi din hususunda da kolektif bir gereksinimin tatmini.  Ancak, “toplumu din hakkında aydınlatma” ve “din eğitimi” gibi faaliyetler çerçevesinde üretilen bilginin devletin resmi din ideolojisi haline dönüştüğü de aşikar; yani bu durumda Diyanet devletin ideolojik bir aygıtı! Diyanet’in İslam anlayışı Sünni İslam’dan yana; Cumhuriyetin Osmanlıdan aldığı bir miras bu. Diyanet memurları genel olarak Sünni; din eğitiminde, fetvalarında, ibadethane politikasında, dini bayramlar yönetme gibi faaliyetlerinde Sünni geleneğine dayanmakta.

Türkiye’de kamu hizmetinin konusu din olduğunda ortaya çıkan meselelerden ilki, ülkenin tüm nüfusunu kapsayacak bir hizmet içeriği yerine tek bir dine odaklanılmış olması.  Ancak bu meselenin hukuki meşruiyeti için ayrımcılık bağlamında bir gerekçe gösterilmesi kısmen ve nispeten kolay, zira Ermeni, Yahudi ve Rum cemaatlerine mensup vatandaşların mensup oldukları inançlara ilişkin olarak alacakları hizmetler Lozan Barış Andlaşması hükümleri gereğince cemaatleri tarafından karşılanmakta. Asıl sorun iki durumda ortaya çıkıyor; birincisi Lozan Barış Andlaşması çerçevesinde hukuken azınlık sayılmayan Protestanlar, Bahailer, Yehova Şahitleri, Yezidiler ve Süryani Ortodoks, Süryani Katolik ve Keldani kiliselerine bağlı bulunan Süryaniler gibi diğer inançlara sahip vatandaşlara sunulması gereken hizmetler, ikincisi İslâm dini içinde Alevilik gibi farklı pratiklere sahip gruplar hususunda. Yani Cumhurbaşkanının dediği, “…Diğer inanç sahiplerinin kendi kurumları var, onlar da belli.” pek doğru değil.

İdarenin farklı birimlerinde, son dönemde Alevilikle ilgili görüşlerin farklı biçimler alabildiği görülmekte. Başbakanlık, bir dava sürecinde bu konudaki görüşünü şu biçimde ifade etmişti: “Alevilik, İslam’ın tasavvufi bir yorumu ve uygulamasıdır. Alevilik ve Bektaşilik temel karakteri itibariyle, yüzeysel anlamda on iki imam inancına ait motiflerle, Batıni öğeler taşıyan bir yapıdır. Yani, Alevilik; Bektaşilik, Mevlevilik, Yesevilik, Kadirilik gibi itikadi yahut fıkhi nitelikli bir mezhep olmayıp, içinden geldiği tarihi sürecin bir sonucu olarak ortaya çıkmış bir mistik yapı, bir tarikattır”[1] Diyanet İşleri Başkanlığına göre, Alevilerle Sünniler arasında fark gözetilmemekte, zira bu iki grup arasında bazı yerel örf ve inanışlarla ayrıntıya ilişkin meseleler dışında temel dini konularda herhangi bir farklılık söz konusu değil. Oysa Alevilik, Nüsayrilik ve Yezidilik gibi kültürel-dini oluşumları egemen-ortodoks İslami kategorilerine uydurmak zor. Diyanet, kendine İslam altgrupların üstünde objektif bir pozisyon aldığını iddia ediyor ama iddia edilen bu pozisyon tarafsız ve objektif değil. Bu pozisyon, İslam’ın egemenliğini yansıtan dogmatik bir inanç pozisyonu. Bütün ‘Müslümanlar’ın ibadet yeri camidir’ iddiası bunu açıkça gösteriyor. Nüsayrilerin, Yezidilerin, ve Alevilerin geleneksel ibadet yeri cami değil. Demek ki, bu türlü gruplar ya Müslüman değil, ya da, Diyanet’in İslam anlayışı tarafsızlıktan uzak.

Dolayısıyla bir diğer uyuşmazlık konusu da cem evlerinin hukuki statüsüyle alakalı. Cem evleri, ‘kültür evi’ ‘özgün, kültürel ve mistik kimliği ve misyonu bulunan ve korunması gereken bir zenginlik’ gibi tanımlara konu olmakta bir süredir ve caminin alternatifi ya da muadili olup olmadığı hususu tartışılıyor. Oysa bu meseleye ilişkin kararları ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile teminat alındığı şekliyle din özgürlüğü hakkının, Devlete dini inançların meşruluğu veya bu inançların ifade edilmesi yollarının meşruluğu hakkında bir takdir yetkisi içermediğini çok sayıda kararında hükme bağlamış durumda. Hiçbir devlet, ilgililerinin inanç tanımları karşısında tartışmaya muktedir değil. Hukuk bakımından hal bu iken, cami/cemevi eksenindeki soruların altında, kanımca, siyasal-dini bir güç ve egemenlik meselesi yatıyor. Diyanet’in, devletçe yüklenmiş işlev ve faaliyetlerinde görebildiğimiz gibi, İslami meşrutiyet ve egemenlik konusunda bir vasilik rolü var.

Devletler vatandaşların yaşamı için neyin iyi neyin kötü olduğu konusunda karar veren merci olmamalı – bu kararı ilgili bireylere bırakmalılar. Ancak AKP hükümetlerinin son dönemdeki uygulamaları, devlet anlayışlarının bu doğrultuda olmadığını göstermekte. Mesela, Recep Tayyip Erdoğan, 25 Mayıs 2012 tarihinde Nüfus ve Kalkınma Hakkında Uluslararası Konferans başlıklı Uluslararası Parlamenterler Konferansı’nın (IPCI/ICPD) İcra Programı’nın kapanışında yaptığı bir konuşmada, “Sezeryana karşıyım ve kürtajı cinayet olarak görüyorum. Çocuğu ister anne karnında öldür ister doğumdan sonra.  Arada hiç bir fark yok.” Dediğinde oldukça yoğun bir tartışmanın fitilini ateşlemiş oldu. Mevcut hükümetin kürtaj, yapay döllenme, sezeryan ya da “her aileye en az üç çocuk” gibi konulardaki tutumu kanımca Türkiye toplumunu dini duygulardan beslenen muhafazakâr bir topluma dönüştürme yolunda atılmış birer toplumsal mühendislik adımı. Söz konusu toplumsal mühendislik doğru olanın önceden belirlenmiş olduğu muhayyel bir toplum yapısı inşa etmeye yönelik bir zihniyete sahip ve bu yönüyle 1920’ler ve 30’lar Türkiyesinin Cumhuriyet eliti ile ciddi benzerlikler taşımakta. Her iki uygulama da halk için neyin doğru olduğunu bildiğine inanmış durumda. Oysa gerek iç dinamikler gerek değişen dünya paradigmaları açısından değerlendirildiğinde, din konusu 2000’lerin Türkiyesinde iki anayasal ilke ekseninde, yani hukuki bir çerçevede yeniden düşünülmeli: bu ilkelerden biri, din ve vicdan diğeri ise laiklik ilkesi. Din özgürlüğü esastır, ancak aynı saygı dinden ari olmak konusunda da gösterilmeli. Bu dengenin kurulması ise, özgürlük ve eşitlik ekseninde yaşayan bir toplum ideali için yerine getirilmesi gereken temel bir görev; gerçekten, oldukça zor bir görev.

Ben Türkiye Cumhuriyeti’nde, siyasî yelpazenin neresinde olursa olsun hiçbir siyasal partinin, mevcut örgütlenme, personel ve bütçe imkânlarından ve ifade ettiği “güç”ten ötürü Diyanet İşleri Başkanlığı kurumundan vazgeçebileceğini düşünmüyorum. Zira her iktidar böylesine güçlü bir yapıyı elinin altında bulundurmak ve tabii ki kullanmak ister. Ayrıca cemaat aidiyeti bulunmayan ve fakat inancının ritüellerini yerine getirmek isteyenlere bir hizmet sunulması da gerek. Bu reel politik yaklaşımıyla Diyanet İşleri Başkanlığı, kamu hizmeti gören bir kurum olarak muhafaza edilebilir, ancak kendini hakim inanç anlayışı dışında gören diğer inanç çevrelerinin de temsili sağlanacak şekilde yeniden düzenlenmeli. Kurumun yeniden yapılandırılmasında hak temelli bir anlayış çerçevesinde konuya yaklaşılarak, kendini hakim inanç anlayışı dışında gören farklı inanç gruplarının düşüncelerinin alınması gerekir. Ayrıca, Diyanet kurumu bünyesinde temsil edilmek istemeyen inanç gruplarının da paralel kuruluşlar kurmasının önündeki yasal engeller kaldırılmalı.

Son olarak, aslında büyük ölçüde dini aidiyeti tanımlayan, doğan her çocuğun nüfus cüzdanındaki din hanesini doldurmayı kendinde hak gören devlet anlayışı. İman böylesine otomatik olarak tanımlandıkça, vicdanlarda görmekte olduğumuz dertlere de belki şaşmamak gerek…


Bu yazı, YüzdeOn Mecmua, 9 Mayıs 2015 de yayınlanmıştır

[1] T.C. Başbakanlık Hukuk Müşavirliği  B.02.0.HUK-641.02 S 2005-17427 f 06 sayılı yazısı

İştar GÖZAYDIN
Latest posts by İştar GÖZAYDIN (see all)
Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları