R . T. Erdoğan’ı tanımak

Geçenlerde bir gazeteci, HaberTürk’teki köşesinde “Avrupa, Erdoğan’ı 20 yıldır tanıyamadı!” başlıklı bir yazı yayınladı. Yazara göre, Erdoğan, politikasını “dünya liderleri ile duygusal ve eşit ilişki” üzerine oturtmuştu ve kendisine “yaptırım tehdidi” ile yaklaşmanın da “hiçbir etkisi” olmuyordu! Örneğin Rahip Brunson’ı kurtaran şey, “Trump’ın ‘Ekonominizi mahvederim’ tweet’i değil, Erdoğan ile yaptığı telefon görüşmesi” olmuştu! Aynı şekilde Alman gazeteci Deniz Yücel’in serbest bırakılması; Suriye operasyonunun ertelenmesi; CAATSA yaptırımları vb gibi tüm sorunlar da “tehdit” ile değil, telefon görüşmeleri ve tatlı dille çözülmüştü! Bu yüzden Kavala davasında da bu yöntemi gözden uzak tutmamak, olayın üstüne gitmemek lazımdı! “Avrupa’nın yaptırım tehdidi Kavala’nın durumunu kolaylaştırmıyor, tersine zorlaştırıyor; üzücü olan da bu!” diyordu yazar! Kısaca karşımızda sarsılmaz bir irade gücü olan, “dediğim, dedik!” bir lider bulunuyordu ve anlaşılan onu eleştirmek yerine affına sığınsaydık, Kavala çoktan aramızda olacaktı!

***

Aslında yazarın ötesinde geniş bir kitlenin de hislerine tercüman olan bu yazıyı okurken, keşke yazar Tayyip Bey’in telefon görüşmelerinden de bazı parçalar aktarsaydı diye düşündüm! Galiba bilmediğimiz bazı şeyler vardı ve bunların açıklanması çok daha inandırıcı olacaktı! Bu arada yazarın Batı’yı “anlayışsızlık”la suçlayan satırları bana eski bir belgeyi de hatırlattı.
Wikileaks adlı bir STK’nın 2010 yılında açıklamaya başladığı gizli belgeler arasında bizi ilgilendirenler de çıkmıştı. Örneğin bunlardan birinde, Tayyip Bey’in 2002 Aralık ayında Bush’la yaptığı ilk görüşmeden birkaç gün önce, Beyaz Saray’a “Portre” başlıklı bir not sunulduğu açıklanıyordu. Notta şunlar yazlıydı: “Kendini çok büyük görüyor; aşırı gururlu; hak ettiği saygıyı gördüğüne inanmadığı zamanlarda, hem kendi kafasındaki imajı hem de gururu kolaylıkla incinebiliyor ve eleştiriye kötü tepki veriyor!”.

***

Bu satırları okurken, şahsen, “Avrupa’yı bilmem ama, galiba Amerika Tayyip Bey’i pek de yanlış anlamamış!” diye düşündüm! Öyle ya, yirmi yılda on binlerce hakaret davası; binlerce mahkûmiyet; “dil koparma”ya varan tehditler vb, bütün bunlar az buz sayılamayacak bir alınganlığın göstergesi değil mi?

Yine de kimi yazarlara göre Tayyip Bey’in bu özelliği bile “birleştirici” bir nitelik taşıyor ve övgüyü hak ediyor. Nitekim Sabah gazetesinden bir yazar geçenlerde Erdoğan’ın tam da bu meziyetinin altını çiziyordu. Yazısı “Erdoğan’ın birleştirici değeri” hakkındaydı ve yazar “ondan ayrılanların bile ayrılma sebebinin ona karşı birleşmek olduğunu düşünürseniz” diyordu, “bu gerçek daha net anlaşılır”. Kısaca, durum açıktı; Erdoğan “parçalar” halinde de olsa ülkeyi birleştiriyordu!
Ve bu konuda son noktayı da Hürriyet’ten bir yazar koydu.

O da Korona’ya tutulduktan sonra kendisine şifa dileyen tüm liderlere “ayrımsız tek tek teşekkür mesajları” gönderen Erdoğan’ı övüyor ve tüm “birleştirici” kişiliklerin “aman nazar değmesin; işte özlediğimiz hareketler!” demesi gerektiğini vurguluyordu. Bu yazara bakılırsa ülkede yıllardır “birlik!” çığlıkları atan politikacıların yapamadığı şeyi bir virüs yapmış ve ülkeyi birleştirmişti.

***

Yine de böyle düşünenlerin unuttukları bir şey var: Demokrasi, herkesin “birleştiği” bir rejim değil, aksine, ulusun “çıkar ve fikir kümeleri”ne “ayrıştığı” bir rejimdir. Bunlardan biri etrafında, özellikle de kendi içinde tartışma özgürlüğü tanımayan biri etrafında “birleşmek” ise çok farklı rejimlere verilen bir addır. Bu nedenle bugün siyasal hayatımızda tek ve hayati “birleşme” şeklini de çoktandır iktidarda olan ve otokratik eğilimlerini gizlemekte artık sakınca görmeyen oligarşik bloğa karşı birleşmek teşkil ediyor.