Polis Devleti

SSCB’nin dağılmasından sonra günümüz kapitalist dünyasının, emekçiler üzerindeki baskısı eskisi kadar esnek olmamaya başladı. Dünya gittikçe baskıcılığa, demokratik hak ve talepleri rafa kaldırmaya, polis ve diğer güvenlik gücüne daha sık başvurmaya, işçi, emekçi, memur, köylü ve diğer kesimlerin hak aramaya başladıkları zaman da demokrasi havarisi kesilmeye başladı. Üçüncü dünya dediğimiz sömürge, yarı sömürge ülkeler ile bağlantısız dediğimiz geri kalmış ve oligarşinin hâkim olduğu ülkelerde hak arama talepleri polis gücüyle bastırılmaya başlandı.  

Ülkemizde mevcut sermaye yönetiminin, özellikle son yıllarda hoşnut olmayan kesimlere karşı başvurduğu anti-demokratik uygulamalar, devleti yönetenlerin cinayet ve katliamlar sonrasında yaptıkları hak ihlallerinde, savaş çığırtkanlıklarında verdikleri uluorta demeçlerle demokrasi havarisi kesildiğini görüyoruz. Bu kesimlerin bir yandan ağızlarında klasikleşmiş ve modası geçmiş “vatan-millet-Sakarya” söylemleri, cehalet endeksinde dünyanın ilk dokuz ülkesi arasında yer alan ve muhalefetsiz bir Türkiye’de işçilerin düşük ücretle çalıştırılması, işten kovulması, grev ve toplu sözleşme haklarının budanması, tazminatlarının gasp edilmesi, öte yandan Kürtlere karşı savaş naralarının atılması “ulusal çıkar” ve “beka” sorununa sarılmaları sermayenin tükenmişliğinin bir göstergesi dışında başka bir şey ifade etmemektedir. Türkiye’de egemen bir avuç sömürücü azınlık sınıf için demokrasi her zaman “adrese teslim” bir rejimdir. Ancak ezilen sınıflar için demokrasi, su katılmamış bir diktatörlüktür. Çünkü “sermaye devleti,” kapitalist düzenin devamı için tüm burjuva sınıfı adına iş gören bir aygıttan öteye başka bir şey ifade etmiyor.  

Tarih boyunca polis (zabıta) kavramı hep bulanık kalmıştır. Bu kavram, hukukçular tarafından da tam anlamıyla bir çerçeveye oturtulmamıştır. Kimilerine göre devletin hedefi polistir, kimine göre hukuk devletinde polisin yeri yoktur. Basit tanımlamada polis, “kamu düzenini ve vatandaşın canını, malını, temel hak ve özgürlüklerini korumakla görevli, yasa uygulayıcı bir çeşit kamu görevlisidir” diye geçiştirilmiştir. Gerçekten böyle midir? İleride yeri geldiğinde konu ile ilgili detayları birlikte göreceğiz. Tanımlamalar ne olursa olsun, polis ve polisin oluşturduğu devlet yapısı gerçeği karşımızdadır. Oysa hepimiz biliyoruz ki polis, yetki ve görevi gereği egemen sınıfın iktidarını sürdürebilmesi için kurulan militarist bir güçtür. Bugün kapitalist sistemin hâkim olduğu dünyada olduğu gibi Türkiye’de de polis, burjuva devletinin kolluk kuvvetidir.   

Polis devleti, “yöneticilerin halka karşı hiçbir hukuk kuralıyla bağlı olmadığı” yönetim biçiminin adıdır. Polis devletinin başında hükümdar/otokrat bulunur. Hükümdar, aynı zamanda halkı yönetir. Polis devletinde hükümdarın şahsı ile devlet bütünleşmiştir. Fransa kralı 14. Louis “devlet benim” derken aslında klasik polis devleti anlayışını yansıtmıştır. Ortaçağ Avrupası’na ve Osmanlı devletine baktığımızda mutlakıyet rejimlerinin tamamının polis devleti kavramını çağrıştırdığını görüyoruz.   

Osmanlı tabiiyetindeki halk sürüdür, çobanı da padişahtır. Hükümdar aklına gelen her şeyi yapma kudretine sahiptir. Her yaptığı doğrudur. Ona sürüden muhalefet edilemez. Yanılmaz sayılır, çünkü kişiliği kutsaldır. Tebaanın mukadderatı onun aklına bağlıdır. Ferdin devlet idaresinde hissesi yoktur. [1] Bu anlayış Tanzimat döneminde değişmiş, o dönemin koşulları ve zihniyet yapısı kapsamında bugünkü anlayıştan oldukça geridir. Çünkü bizim anladığımız anlamda Osmanlı dönemine ait elle tutulur bir hukuk sistemi yoktu. Şer’i hukuk dediğimiz bir sistem vardı. Roma Hukuku’nda olduğu gibi sıfırdan başlama bir yapı kurma ihtiyacı ve zorunluluğu da yoktu. İslamiyet’le birlikte şer’i hukuk dediğimiz katı kurallar Abbasilerden başlayarak, Selçuklu ve Anadolu Selçuklu devletleri, esas itibariyle İslam Hukuku ve belli ölçüde Türk-Moğol geleneğine dayanan bir hukuk sistemine sahipti. Gerek Osmanlı devleti olsun gerekse öncesi ve Avrupa’daki konular olsun hukukun temel karakteri sınıfsal özellik arz etmiştir. Osmanlı devleti ve öncesini bir başka makale konusuna bırakarak günümüzde hukuk anlayışı ve polis devleti ile mevcut egemen sınıf hukukundan kopuş kavramı üzerinde kısa bir analiz yapmaya çalışacağız.  

Günümüzde Burjuva Hukuk Devleti kavramının karşıtı olarak kullanılan terimin tarihsel kaynağı, mülk devlet kuramından sonra Ortaçağ’da ortaya çıkan polis kuramıdır. Keyfi yönetim, temel hak ve özgürlüklerin kısıtlanması ya da kaldırılması bu sistemin temel özelliğidir. [2]  Bu rejim ürkütücü özellik taşır. “Polis devleti” kavramı, beraberinde “hükümdar” kavramını da getirir. Devlet adına yetkilerini kullanan hükümdar, vicdanına ve Tanrı’ya karşı sorumludur, halka karşı hiçbir sorumluluğu yoktur. Dolayısıyla “hükümdar” diye nitelenen devlet başkanı günümüzde halka karşı hiçbir hukuk kuralıyla bağlı değildir. Çünkü onun emirleri hukuk kuralı sayılır, dolayısıyla reaya denen halk, kayıtsız, şartsız bu kurallara uymak zorundadır. Günümüzde askeri ya da sivil diktatörlüklerin ya da otoriter rejimlerin hukuk karşısındaki konumu değerlendirilirken, polis devleti nitelemesi kullanılır. Polis devletinde devlet memurları, hükümdarın emirlerini yerine getiren birer araçtır. Hükümdarın emirleri hiçbir zaman birer hukuk kuralı sayılmaz. Çünkü hükümdarın kendi çıkardığı emirlere uymak gibi bir sorumluluğu yoktur. Bu yöneyle polis devletinin en önemli özelliği egemen kişinin hiçbir hukuk kuralıyla bağlı olmaması, yönetimin tüm birimleriyle hükümdarın keyfine tabi olmasıdır. Bugün Türkiye’de Cumhurbaşkanı’na tanınan yetkiler, hukuk kurallarının dışında kararlar vermesi, dilediği gibi devleti kendi kuralları dâhilinde yönetmesi ve hiçbir sorumluluk taşımaması, polis devleti kavramının temelleri atılmış gerçeğini güçlendiriyor. Bu niteleme iki şekilde tezahür eder. Ya devlet yapısı faşisttir ya da faşizme doğru kayan otoriter yapıdır.   

Tek adam rejimine dayanan otoriter yapıda kamu düzeninin sağlanmasında amaçlanan, özgürlüklerin güvence altına alınması değil, bireyi bir şekilde baskı altına alarak, onun ehlileştirmesini, biat etmesini sağlamaktır. Biat kavramının yerini bulmaması durumunda kolluk kuvvetlerine düşen görev, cebir kullanılarak muhatabı sindirmektir. Söz konusu olan siyasi otoriteye mutlak itaatin sağlanmasıdır. Siyaseti ve ekonomisi dışa bağımlı bir yapının bunun dışında başka bir alternatifi yoktur. Bu kural tüm bağımlı, geri kalmış, sömürge ve yarı sömürge tipi ülkelere özgü bir yönetim tarzıdır. Oligarşi kaçınılmazdır.  

Polis devletine doğru… 

10 Nisan 1845 tarihinde İstanbul’da “Polis” adıyla bir teşkilat kuruldu. O tarihten günümüze kanun genişleyerek, yeni maddeler eklenerek, değişikliğe uğrayarak devam etti. Polis örgütü, 04.06.1937 tarih ve 3201 sayılı Emniyet Teşkilat Kanunu ile anladığımız anlamda kuruldu. Bu kanun ile ilgili maddelerin bir kısmı günümüzde kaldırıldı, yerine yenileri kondu, genişletildi. 2016 tarihinden itibaren de KHK ile ilgili konulan yeni maddelerle polis, siyasallaştırıldı. Yalnız polis teşkilatı mı?  

27 Temmuz 2016 tarihinde Jandarma Genel Komutanlığı ve Sahil Güvenlik Komutanlığı da yayınlanan KHK ile İçişleri Bakanlığına bağlandı. Diğer bir deyişle siyasal iktidarın polis devletine doğru giden ufku açılmış oldu. Kentlerde polis, kırsal alanda da jandarma, denizde sahil güvenlik, siyasal iktidarın keyfi yönetimine terk edildi.  

Bir ülkede polis devletine doğru bir yönelim varsa, tartışma, İç Güvenlik Paketi’nden çok, başkanlık sistemi ile ilgili olmalıdır. Bir siyasal parti başkanı, “Parti Genel Başkanlığı ile birlikte Cumhurbaşkanlığı görevini” yürütüyorsa, polisin siyasallaşmasının önü açılmış demektir. Türkiye’de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yasama yetkilerine de sahip yürütmede tam yetkili bir başkana dönüşmüşse bireysel hak ve özgürlüklerin kısıtlanması konusunda başka türlü bahane üretmeye gerek yoktur. Zaten Erdoğan’ın hayali her an bu tür özgürlüklerin kısıtlanması ve polis devleti hayaliydi. AKP’nin kuruluşundan öncesi bile polis ile ilgili bir sorunu olmamıştır. Kanlı Pazar olaylarında polis, Erdoğan’ın üyesi olduğu Milli Türk Talebe Birliği’nin MHP ile birlikte olayı kanla bastırdığı zaman seyirci kalmıştı.  

Fransa kralı 14. Louis, “Devlet, benim!” demişti. Bunu söylerken devleti kendisiyle özdeşleştirmemiş, tam tersine kendisini devlet otoritesiyle bütünleştirmişti. Ölürken “ben gidiyorum ama devlet ilelebet payidar kalacaktır,” demişti. Erdoğan ise, “ben gidersem, devlet çöker,” ( 16 Mart 2016’da 22. Muhtarlar Toplantısı). 14. Louis’in tam tersine… Yani “ben, devletim” demişti. Aslında otokratların ortak bir özelliği vardır. O da iktidarı kişiselleştirmek, kurduğu rejim ve düzenin iktidarı süresince sürdürmektir.  

Erdoğan’ın elinde topladığı güç, yetki ve imkânlar, feodal gelenekler, dokunulmazlıklar, istediği zaman iletişim araçlarının sınırlandırılması ya da kısıtlanması gibi durumlar aslında ortaçağ yönetimlerindeki monarşiden çok daha fazlasını gerektiriyor. Tarihçiler mutlak monarşide kralların gücünü sınırlayan üç tür yasadan bahseder. Bunlar Tanrı yasası, doğal hukuk kuralları, devletin temel yasalarıdır. Bunlardan herhangi birinin çiğnenmesi, monarşiyi despotizme dönüştürür. [3] Montesquieu’nun tanımladığı üç yönetim biçimi, cumhuriyet, monarşi ve despotizm arasında en kötüsünün despotizm olduğunu yazmıştır. Cumhuriyet ve monarşide keyfi yönetim tarzı yoktur. Ama despotizmde vardır. Ortaçağın krallarından çok, Osmanlı dönemindeki keyfi yönetim olan tiranlık ve despotizm yönetimini görebiliyoruz. Türkiye “despotizm”e doğru mu gidiyor konusu bir başka yazıda irdelenebilir.  

Yargı organına bakıldığı zaman bu keyfi yönetimin yansıması rahatlıkla da görülebiliyor. Diğer bir deyişle istibdat yönetimi… Verilen cezaların suç delilleriyle ilişkisine bakılmıyor, istihbarat raporları delilsiz kabul ediliyor, gizli tanıklık, ya da yalancı tanıklık suçlanan kişinin yaşamını alt-üst edebiliyor, güvenlik güçlerinin öldürdüğü kişinin suçlu olup olmadığına bakılmıyor, faili meçhule uğurlanıyor. Yani güdümlü ceza yargısının yargıç ve savcıları adalet bilincini tamamen yitirmiş durumdadır. Gerek Balyos davalarında ve gerekse Ergenekon davalarında olduğu gibi bugün Türkiye’de yargıda görevli aktörler, emir alıp hemen tahliye kararlarını verebiliyor. İdam cezası her ne kadar kaldırılmış olsa da modern idam cezası gibi cezalar moda haline geldi. Anayasa Mahkemesi’nin kararları otokratın hoşuna gitmediği durumlarda bu kararlar askıya alınabiliyor. Keyfilik yalnız yargıda mı, iş dünyasında, eğitimde, kültürde sporda tüm topluma yukarıdan aşağıya doğru inerek her duruma hâkim olabiliyor. Amaç güçlü bir devlet oluşturmaktan çok, muktedirin keyfine göre devletin güçsüz olması, partinin geleceğinin bizzat kendisinin kaderine terk edilmesi ve sadece kendisinin güçlü olması prensibine dayanıyor. Sadakat ve teslimiyet ön şartıdır. 10 Şubat 2018 tarihinde gerçekleşen AKP İstanbul İl Başkanlığı İstişare ve Değerlendirme Toplantısı’nda Erdoğan, parti üyelerinden “sadakat ve teslimiyet” talep etmişti. Çünkü totaliter rejimlerde reisler en çok kendi çevresinden çekinirler, çevresindekilerin kendilerini alaşağı etmesinden korkarlar.  

2019 itibariyle Jandarma Genel Komutanlığı ve Emniyet Genel Müdürlüğü’nün verileri dikkate alındığında 211 kişiye 1 polis, 2018 itibariyle 185 kişiye 1 polis düşmüştür. Jandarma’da bu rakam 92’ye düşmüş. 2018 yılı itibariyle Yunanistan’da 203 kişiye, Almanya’da 336 kişiye, İtalya’da 220 kişiye, Fransa’da 306 kişiye ve İsveç’te 492 kişiye 1 polis düşmekteydi. [4] Bu rakam Bütçe Teklifi görüşmesi sırasında İçişleri Bakanı’nın CHP İzmir Milletvekili ’ne verdiği cevaptır. Bu sayıya bekçiler dâhil değildir. [5]  Emniyet Genel Müdürlüğü’nün Şubat 2020 tarihi itibariyle personel sayısı 323.842’dir. Bu sayıya sivil personel dâhildir. Jandarma sayısı 2017 verilerine göre 205.000’dir. Emperyalist ülkelerin başını çektiği Avrupa Birliği ülkelerinde polis ortalaması 314’tür. Avrupa’da polis gücü olarak birinci sıradayız. 2009 tarihinden itibaren Avrupa Birliği ülkelerinde polis sayısı yaklaşık % 4 civarında azalırken, bizde aynı tarihten günümüze % 36 civarında artış gösterdi. Hürriyet Gazetesi’nin haberine göre bu yıl 943 adet polis alımı yapılacak. Sayıları 30.000’e dayanan bekçi ordusu, TSK’nın siyasallaştırılması “polis devletine” doğru gidişatın en önemli görüntüsünü oluşturuyor. Milli İstihbarat Teşkilatı’ndaki personel sayısı hakkında herhangi bir dokümana rastlayamadık. Otoriter rejimler polis devleti olmaya eğilimlidir. Amaç, istihbarat örgütlerinin otokratın şahsi örgütüne dönüştürülmesidir. Dünyada en çok polise sahip 11. Ülkeyiz. Boş bir söylemden öteye gidemeyen hukukun üstünlüğü kavramı, yerini üstünlerin hukukuna bırakmıştır.   

2017 itibarıyla Türkiye genelinde 624.099 kişiye silahlı, 368.622 kişiye silahsız olmak üzere toplamda 992.721 kişiye Özel Güvenlik kimlik kartı verildi. Silahlı ve silahsız olarak toplamda 285.000 Özel Güvenlik görevlisi aktif görevde. Buna göre Özel Güvenlik ordusunun sayısı 6 yılda % 92 arttı. [6]  Özel Güvenlik, TSK’den ve (Emniyet Genel Müdürlüğü)’nden sonra en büyük (üçüncü) güvenlik gücünü oluşturuyor. AKP’ye bağlı paramiliter güçlerin örneğin, SADAT, HÖH, Osmanlı Gençlik, Milli Beka Hareketi, Nizam-ı Âlem Ocakları, Ülkü Ocakları ve adını bilemediğim diğer örgütlerle çağrıldığında hazır kıta gibi bekleyen yurt dışındaki silahlı radikal İslamcı grup olan ve sayıları 2013 itibariyle 50.000’i bulan ÖSO’ya sahip tek adam rejiminin karşısında durabilecek bir güç var mı? Mevcut otoriter yapının totaliter eğilimleri kendisini gösteriyor. Bir yandan eğitim ve kültür alanında İslamcı, ırkçı, milliyetçi türü tipleşmenin gittikçe ağırlık kazanması, diğer yandan devletin doğrudan Reis’e bağlı olan istihbaratın siyasallaşması, emniyet teşkilatı dâhil, devlet kurumlarının “AKP devleti” adı altında toplanması, cezaevleri inşaatlarının ilk sırada yer alması polis devletine doğru hızlı adımlarla gittiğimizi gösteriyor. Çünkü “Polis Devleti”nin tüm unsurları ortadadır; ne eksik, ne fazla… Polis devleti olmanın emareleri tarihi geçmişten günümüze hep dillendirildi. Tüm otoriter rejimler polis devleti olmaya mahkûmdur. Bir yandan askeri faşist darbeler, bir yandan muhtıralar, bir yandan sivil darbeler… Türkiye, otoriter rejimlerden hiç kurtulamadı. Otoriterler, her zaman ülkenin resmi istihbaratını kendi özel istihbaratına indirgemiştir. Mussolini döneminde İtalya’da OVRA, Nazi Almanya’sında GESTAPO, Şili’de DINA türü istihbarat örgütleri otokratın özel istihbaratı gibiydi.  

Güvenlik güçleri, kendilerine tanınan olağanüstü yetki ve verilen dodanım, makul şüpheli sıfatıyla istediği her evi, partiyi, sendikayı, derneği, gazeteyi basarak, arama yapmaya, olur-olmaz durumlarda silah kullanmaya, mağduru gözaltına almaya, öldürmeye yetkili kılındı. Günümüzde polisin ve jandarmanın öldürdüğü kişilerin masumiyetine bakılmaksızın failler hakkında hiçbir cezai işlem, soruşturma ya da koğuşturma açılmadı, ya da hafif cezalarla geçiştirildi. Birçoklarının soruşturması da sürüncemede bırakıldı. Kamu düzeni, tüm toplumun düzeni olmaktan çok muktedir hükümdarın düzeni olarak literatüre geçti. Çünkü AKP’nin kamu kavramından anladığı şey, devlet başkanının şahsında bütünleşmiş kavramdır. Kutsallaştırılan devlet de Reis’in şahsında bütünleşmiş devlettir. Reis’e verilen yetkiler ne Fransa Kralı 14. Louis’e, ne Türkiye Cumhuriyet’i kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’e ne de bir başkasına verilmemişti. Bu yetkiyi kendisnde görenler sadece II. Paylaşım Savaşı sırasında Almanya ve İtalya diktatörleri ile Osmanlı Padişahlarıydı. 

Türkiye’de muhalefet partilerinin tek bir hedefi vardır. O da araştırma şirketlerinin verilerine dayanarak 2023 seçimlerinde Erdoğan’ın seçilmesinin mümkün olmadığı türü varsayımlarda bulunarak kendilerini avutmaktır. Oysa totaliter rejimlerde tek adam yönetiminin seçimlerle gitmeyeceğinin farkında değillerdir. Tüm olumsuzluklarına rağmen “emperyal güçler”in Erdoğan’dan vazgeçmeyecekleri gerçeğini göz ardı ediyorlar. Bakmayın ABD Devlet Başkanı adayı “Joe Biden”in uzaktan gazel okumasına… Atasözünde “ateş olmayan yerden duman çıkmaz” söyleminde yerini bulan ve AKP’nin bir ABD projesi olduğunu ağzından kaçırmış, şimdi de AKP’den kurtulmaya çalıştığına… Olup bitenleri seyretmekle yetinen ve rüştünü henüz ispatlamamış muhalefet örneğinin Türkiye dışında benzer başka ülkelerde var mı, bilmiyorum. Muhalefetin, 16 Nisan 2017 referandumunda mühürsüz oyları, tercih yerine evet mührünün kullandırılması, hayır oylarının çöplüklerde toplanması, temsilcilerinin sandık başlarından kovulması, YSK’nın Reis’in isteklerine göre kararlar vermesi, kısacası şaibeli ve bir o kadar da hileli bir seçimin kesin sonuçları açıklanmadan önce Recep Tayyip Erdoğan’ın “boşuna uğraşmayın, atı alan Üsküdar’ı geçti” sözlerinden anlamını bulan hileli bir seçim sonucunda olduğu gibi geçmişten pek ders aldıkları da düşünülemez.  Muhalefetin düzen partileri sanki AKP’ye göre dizayn edilmiş, sanki emperyal güçler tarafından yönlendiriliyormuş gibi bir görüntü sergiliyor. Kaldı ki muhalefetin seçimleri kazanması soruna çözüm getirebilecek mi? İşçilerin ve emekçilerin omuzlarındaki ağır yük kalkacak mı? Milli Gelir dağılımında adalet sağlanabilecek mi? Enflasyon önlenecek mi? İşçi ve emekçiler refahtan pay alacaklar mı? Eğitimde fırsat eşitliği sağlanacak mı? İşçi ve emekçinin demokratik hak ve taleplerini yerine getirebilecek mi; türü soruların cevapları ne olursa olsun, sömürü düzeni, eski tas eski hamam misali devam edecektir. Erdoğan’ın gitmesi sorunları hafifletebilir ama çözüm getirmez. Kapitalizmden kurtulmadıkça sömürü düzeni devam edecektir. Burjuva reformlarıyla soruna çözüm arayanlar, hayal dünyasında yaşıyorlar. Ha Kılıçdaroğlu olmuş, ha Akşener veya diğerleri… Sistem aynı sistem, sömürü aynı sömürü! Unutulmamalıdır ki emperyalizm Türkiye’de nice Erdoğan’lar yetiştirebilme ve iktidara oturtma yetkisini kendisinde görebiliyor, tıpkı Biden’in ortalığı velveleye veren konuşması gibi… Bugünkü gidişata muhalefet etmek bir yana, muhalifler sadece “nal toplamada” uzmanlaşmıştır.  

“Ben devletim” diyen bu despotik iradeye karşı mazlumun haklarını savunmak ile değil, eşitlik, özgürlük ve dayanışmacılık örneği gösterilerek mücadele etmek tarihi bir görev olmalıdır. 


[1] Aydın Yetkin, Osmanlı Devleti’nde hukuk devletinin gelişim süreci (2013 Sayı 6 Cilt 24, Sayfa 382) 

[2] Polis devleti, Wikipedia 

[3] Ahmet İnsel, “Devlet Benim”den “Ben Devletim”e! (19 Şubat 2018 Birikim Dergisi) 

[4] Independent, 13 Aralık 2019 

[5] Türk Silahlı Kuvvetleri, Wikipedia 

[6] Şaban İba, Polis devleti gerçeği (30 Mayıs 2020 Yeni Yaşam Gazetesi) 

 

Mazhar ÖZSARUHAN
Latest posts by Mazhar ÖZSARUHAN (see all)
Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları