Kriz: Tekrar ve Fark

“Mevcut gerçekliği kesin ve değişmez görmek gerektiğine inanmıyorum”

Luis Buñuel

Nakarat I: Gerçeklik ve Tekrar

Kriz üzerine ne kadar çok yazılıyor, ne kadar çok laf ediliyor. Her şeyin kavramsal düzeneklerden uzaklaştırılıp söze çevrildiği günlerde, kriz üzerine bu kadar konuşmanın neresi güzel diye soracak olunursa, krize ilişkin her konuşmanın mevcut gerçekliği şurasından burasından tırtıklamasının fevkalade güzel olduğunu düşünüyorum. L. Buñuel gibi düşünenlerin olması ne güzel. Güzel çünkü her şey, herkes bizleri gerçekliğe çağırıyor. Ama mutlaklaştırılan gerçeklik olarak şimdi, çelikten bir kafes gibi her birimizi içine çeken bir kara delik gibi çalışıyor. İçine çekip aldığı bizleri belirli bir tempo ve belirli bir düzeneğe bağlıyor. Kriz işte bu düzeneklerin kırıldığı, gerçekliğin çatladığı anlara karşılık geliyor. Ama kapitalist toplumsal varoluşun tepeden tırnağa kriz üreten bir içsel dinamizme sahip olmasının yanında, bir de kendine özgü bir bellek oluşturma hali var. Krizler patlak veriyor, konuşuyoruz, heyecanlanıp umutlanıyoruz, ama müdahaleler ile düzenek daha bir güçlenerek karşımıza çıktığı anda yeni gerçekliğimiz daha önceki kriz anlarına ait birçok şeyi unutturuyor. Düzeneğin oluşması aynı zamanda belleklerimizin de yeniden düzenlenmesi, belleklere müdahale anlamına geliyor. A.Huyssen “kültürümüz ölümcül bir bellek yitimine yakalandığı için derinleşen bir bunalım duygusundan” bahseder. (Huyssen, Alacakaranlık Anıları). Gerçekliğin mutlaklaştırılmasına karşı çıkan L.Bunuel bellek için anlamlı bir belirlemede bulunur: “Belleğin yaşamlarımızı yapan şey olduğunu fark etmek için, parça parça da olsa belleğinizi yitirmeye başlamanız gerekir. Belleksiz yaşam yaşam değildir… Belleğimiz; tutarlılığımız, aklımız, duygumuz, hatta eylemizdir. Onsuz birer hiçiz.”(L. Buñuel, Son Nefesim) Evet, sürekli şimdide yaşatılan bizler biraz da hiçleşiyoruz. Belleksizliğimizi hatırlamak için krizin patlak verdiği günleri önceleyen bir-kaç aya dönelim. Aklımıza gelir miydi Bear Stearns’ın, Fannie Mae ve Freddie Mac’in, AIG’in, Washington Mutual’ın düşeceği halleri, aklımıza gelir miydi İngiltere’de Northern Rock ve Bradford & Bingley’in devletleştirilmesi. Kapitalizm belleğimiz üzerinde öyle bir işlemiş ki sanki var olan durum hep varolagelmişti. Öyle ya, dünyanın sonu gelse de kapitalizmin sonunun geleceği düşünülmezdi. Slavoj Zizek bir yazısında “bilim kurgu alanına bakın: dünyanın sonunu tahayyül etmek kapitalizmin sonunu öngörmekten çok daha kolay” diye belirtmişti. Bu bellek yitiminin krizle doğrudan bağlantısını, 1929 krizine karşı gerçekleştirilen düzenlemelerin (Glass-Steagal Act -1933), sanki tüm bunlar yaşanmamış gibi krizin kalbi olan ABD’de 1999 yılında (Gramm-Leach-Bliley Act) kaldırılmasında görebiliriz (G.Fındıkçıoğlu’nun sunuşundan). Belki burada biraz S. Freud’un yorumunu hatırlayabiliriz: “normal gelişme, krizle karşı karşıya gelmiş olmanın yarattığı travmanın unutulması yoluyla sağlanır” (K:Karatini,Transkritik).

Kriz anları belleklere giydirilen mutlak şimdinin mutlaklığını bir an olsa bile parçaladığı gibi daha önce yaşanan travmaları da yeniden bilince taşıyor. Daha önceki krizlerle yaşadığımız krizi karşılaştıran onlarca yazı/makaleyi burada alt alta sıralayabilirim. Kriz anları bir de belleklerden silinen/silinmesi istenen ve travma yaratan bir aktörü K. Marx’ı da yeniden hatırlattı. K. Marx’ı hatırlamamak olası mı? K. Marx, toplumsal ilişkiler sistemi olarak kapitalizmi karakterize eden sermaye birikim sürecini “süreç halindeki çelişki” olarak tanımlamıştı. Unuttuk/unutturuldu; kapitalizmin süreç halinde çelişki olduğu. K. Marx’ın ifadesi ile krizler, sürekli varolan çelişkilerin ancak ani ve zora dayanan çözümleridir. Onlar bozulmuş dengeyi bir süre için yeniden kuran şiddetli patlamalardır.

Ama süreç içinde çelişki olarak kapitalizm, karşılaştığı çelişkileri aşmak için kendi bedenine zor uyguluyor. Zor çelişkilerin aşılması ama genellikle de çelişkilerin baskı altına alınması anlamına geliyor. Krizlerden çıkmak için kapitalizmin kendi kendine zor uygulaması, kapitalizmin yeniden güçlenerek krizden çıkması anlamına geliyor. Çelişkilerin değil de temel antagonizmanın ortadan kalkması için kapitalizmin antagonistik çelişkilerin ortadan kaldırılması gerekiyor. Bu gereklilik aynı zamanda nesnelleştirilenlerin özne olarak sürece müdahale etmesinin gerekli olduğunu bizlere veriyor. Ama kapitalizm tüm bu travmalara rağmen hala devam ediyorsa, kapitalizmin kendi krizlerini kendi aştığını ya da baskıladığını, baskılayarak ötelediğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Bu kadar sözün edildiği ortamda kriz üzerine yazı yazmak oldukça zor, ama biz bir nakarat yani bir tekrar üzerinden krizi açıklayacağız. Nakaratımız; krizlerin kapitalizmde belirli aralıklarla yinelenen ama her tekrarın bir diğerinden farklı olduğunu işaret etmek olacak. Siz okurlar için bu basit bir ifade ve okuyup geçebilirsiniz. Oysa kendi adıma krizi / krizleri anlamaya çalışırken (kriz üzerine Türkiye’nin hemen hemen her tarafında konuşmalar yaptığım da göz önüne alınırsa) şu an yazmaya çalıştığım metnin düşünsel sistematiğim üzerinde önemli bir yıkım ya da yeni açılımlara yol açtığını sahicilik adına sizlerle paylaşmak istiyorum. Tekrar ve fark üzerinden kapitalizmi anlamak, kullandığım bazı kavramlara, mesela soyutlama, öz ve biçim gibi kavramlara/kavramlarıma eleştirel bir gözle yeniden bakmama neden oldu.

Luis Buñuel’in Burjuvazinin Gizli Çekiciliği filmi kapitalizmin canlı kanlı bir şekilde ve egemen sınıf üzerinden bu tekrar ve farklılığı o kadar iyi ele veriyor ki. kriz2Bunuel büyüleyici filminde altı burjuvayı hep tekrar eden eylemliliklerde bir araya getiriyor. Yemek için, sevişmek için ya da bu iki eylemliliğin tekrarı sonunda altı burjuvamız trafiğin olmadığı bir yolda yürürken bir araya geliyorlar/getiriliyorlar. Ama gerçekleşen her tekrar, aslında farklılıkları içeriyor. Diğer yandan her tekrar da burjuvazinin tekrarın tekrar edememe halinden korktuğunu bizlere gösteriyor. Farklılıkların ortak yanı ise verili olanın tekrar kanalı ile kendisini yenileyemeyeceği korkusu. Bu korku/endişe her tekrarda karşımıza çıkar. Aslında tekrarların olmaması burjuvazi için ölüm demektir ve filmde burjuvazinin dış dünyasına yansımayan bu tekrarın olmaması yani ölüm korkusunu rüyalar dolayımında yakalarız. Latin Amerika’nın diplomat burjuvası rüyasında yine yemek esnasında iken gerillaların silahlarla saldırdığı bir anda yemek masasının altına saklanır ve saklanırken bile eli gizlice masa üzerindeki salama gider. Yani kriz anı, ölüm anında bile yemek, ya da her durum ve şartta sermaye birikiminin devam etmesi gerekiyor. Kapitalizmi tanımlayan işleyiş/mekanizmanın belki de en önemli belirleyeni, insanın tarihsel/toplumsal doğal koşullarında inanılmaz değişikliklere, insanlığın kabul etmeyeceği değişikliklere yol açmasıdır. İnsanın kendi emeğinin kendinden ayrılarak bir para (ücret) karşılığı belirli zamanlar içinde belirli mekânlara kapatılması, milyonlarca yıl süren varoluş için kabul edilmez bir istisna halidir. Yine binlerce-onbinlerce yıl insanların ihtiyaçları için üretim yapmaları, yerini sadece değişim değeri, birikim ve kâr için üretim yaplamalarına bıraktı. Belirli bir yaşam düzeyi, belirli bir sınıfın yaşam düzeyi için üretimin yeniden yapılanması sadece insanlık için değil, doğa için de tam bir istisna halidir. Çünkü bu amaçla örgütlenmiş bir üretim sadece insanı değil, doğayı ve varolan tüm yaşam ortamını tahrip ediyor. Kapitalizmin ve onun taşıyıcı öznesi olan burjuvaların bu istisna halini birer kurala çevirmeleri, kuralları birer düzenek olarak tekrar etmesini sağlamaları, gereklilik ve zorunluluk hali. G.Agemben güzel ifade etmiş: “İçinde yaşadığımız çağda, istisna durumu her geçen gün biraz daha temel siyasal yapı haline geliyor ve nihai anlamda da kural olmaya başlıyor”(G.Agamben, Kutsal İnsan).

Bunuel’in “mevcut gerçekliği kesin ve değişmez görmek gerektiğine inanmıyorum” sözlerinin karşısında gerçekliği burjuvazi adına yeniden yeniden, yeni koşullara uygun halde tekrarını sağlayan dini kurumları temsilen piskoposu, işkence yapan polisleri ve orduyu temsilen askerleri de burjuvazinin bir türlü başaramadıkları yemek sahnelerinde ya da rüyalarında görürüz. Yani korktukları ve tedirgin oldukları her anda onlar yanı başlarında, tekrarın sağlanamama tehlikesine karşı görev başındadırlar. Tekrarı bu anlamda sadece tekrar olarak algılamak, sadece belleklerimizin bize oynadığı kötü bir oyun değil, bu oyun kapitalizmin tekrarları hızlandıran ama tekrarlar dolayında günübirlik istisna halini yeniden yeni koşullara göre üreten gerçekliğin /işleyişinin sonucu olarak da tanımlanabilir.

Tekrar olsa bile kapitalizmin başından itibaren yinelenen krizleri, kapitalizmin yapısal işleyişinin farklılıklarını içinde barındırır. Yineleme ve farklılık zamanı ve zaman içinde farklılaşan kapitalizmin ilişkisel varlığını bilgiye ve politik bir dile çevirebilir. Belleklerimiz yinelenen benzerlikler değil, yinelenmede kapitalizme ait farklılıkları işaret ettiğinde sağlıklı bir belleğe dönüşecek. C.Colebrook ifade etmek istediğim şeyi o kadar açık bir şekilde dile getirmiş ki: “Farklılığı ve düşünmeyi yinelememiz gerekiyor; tam da düşünmenin ve farklılığın ne olduğunu kavradığımızı hissettiğimiz an farklılığın gücünü kaybediyoruz. Yineleme, aynı şeyin tekrar tekrar yeniden vuku bulması değildir basitçe; bir şeyi yinelemek tekrar başlamaktır, yenile(n)mek, sorgulamak ve aynı kalmayı reddetmektir”(C.Colebroook,Gilles Deleuze,17-18)

Chapters: | 1 | 2 | 3 | 4 | Next |

Fuat ERCAN
Latest posts by Fuat ERCAN (see all)

Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları