Kara Tren

“Gurbetin adının Haydarpaşa Garı olduğu zamanlardı. Kara trenler gurbet türkülerieşliğinde, saçından-ayak tırnağına umut kesmiş Anadolu insanını taşıyordu.Aslında hangi umutları taşıyorsa o kara trenler, bir daha asla uğramadı gurbet yolu bekleyenlerin köylerine.”

Benim kara trenlerle alıp veremediğim bir şey yok. O zamanlarda ne gurbet nedir anladım, ne de yaşadım. Pazar günleri kahvaltıdan önce tren istasyonuna gidip ekmek ve gazete almak benim işimdi. O zamanlarda tek gazete bayiivardı, o da tren istasyonundaydı. Gazete bayii sırtını tren istasyonunun duvarına yaslamış küçük bir kulübecikti. Gazeteyi aldığımda ilk yaptığım şey koklamaktı.
Hemen hemen her pazar Küçükyalı istasyonuna indiğimde bir kara tren Anadolu’dan gelir ve önümde yavaşlardı. Gazete ve ekmek kucağımda koşarak bir banka oturur, keyifle kara trenin istasyona girişini izlerdim. Önce sesi gelirdi çığlık çığlığa. Evet çığlık atardı, acı acı. Ağıt gibi bir çığlık işte, içinde umudu da barındıran. Sonra kara-gri dumanı göğe yükselirdi.“Bir Reha Erdem filmi olan Kosmos’uizlerken Sermet Yeşil’in attığı çığlık” kara trenin çığlığını anımsatmıştı bana yıllar sonra.
Tekerlerinin raylar üzerinde çıkardığı ritmik sese, kara dumanının kendine has kokusuna, frenlerin çıkardığı gıcırtıya bayılırdım. İstasyonda her zaman duraklamasa da ağırlaşırdı, frenler raylara sürterken kıvılcımlar çıkarırdı. Ben pencerelerden dışarı sarkan Anadolu insanına merakla bakarken, onlar da trenin camlarına yığılarak trenin yavaşladığı istasyonu izlerlerdi yarı bellerine kadar sarkarak.
İlginçtir, makinistler banka oturmuş merakla bakan çocukları her zaman fark ederlerdi. O gün beni de fark edip el sallayıp, ardından trenin düdüğünü şerefime çaldırırsa keyiflenir ben de el sallardım. Tam durdu duracak derken makinist bir işaret alır tekrar ağır ağırhızlanır, matador tarafından yaralanmış, kalkmakta zorlanan boğa gibi yola düştüğünde ben de istasyondan ayrılırdım. Hızla yolun karşısına geçip kaybettiğimzamanı kazanmak için koşardım.
Tek çarşımızdı Cami sok. Sağımda fotoğrafçı solumda kırtasiye. Kırtasiyenin vitrinindeki kitaplara mutlaka bakardım başımı çevirip, saniye kadar zaman içinde. Bakkalı geçip 100m. ilerde ahşap biblolar yapılan atölyenin önünden arsayı geçip, hatta bayıldığım vernik ve boya kokusunu içime çekerek komşunun bahçe duvarından atlayıp eve giderdim. Geç kaldığımız durumlarda asla sokakları kullanmazdık. Duvarlardan atlayıp, bahçeleri geçerek kısadan eve gitmek en doğal davranışlarımızdandı. Kapıdan kan ter içinde girdiğimde kahvaltı sofrasına ev halkı oturmuş olurdu.

Gazeteye önce baba bakardı. Önce babalar! Sonra gazete çocukların olurdu. 70’li yıllardı. 71, 73, 75… bilemiyorum şu anda. En çok konuşulan, etkilendiğim pek de anlamlandıramadığım başlıklar okuyordum. Aile içinde, mahallede hep aynı şeyler konuşuluyordu; “Deniz yakalandı. Ecevit istifa etti. 11 ilde sıkıyönetim, Sağ-sol çatışması 7 kişi öldü. Gezmiş ve arkadaşları asılacak. Asmakmı? Asacaklarmış, korkunç. Çok da gençlermiş, zaten ne yapmışlar ki? Anlamadan dinliyorum. Herkes üzgün. Şaşkın. Sessiz. Fısıltılar evde, sokakta…
Okulun bahçesinde bacak kadar boyumuzla büyüklerden duyduklarımızı paylaşıyoruz. Deniz yakalanmış biliyor musun? Biliyorum gazetede yazmış. Mahallede abiler konuşuyordu, ben gidince sustular. Maltepe’de yakalanmış. Maltepe neresi? Okulun büyük demir parmaklıklı kapısına dayanıyoruz. Caddeyi izliyoruz. Minik yüreklerimiz bir tuhaf, nedenini bilmiyoruz. Maltepe yönüne bakıyoruz ve hepimiz Deniz’i merak ediyoruz. Buradan geçer mi? diyor biri. Bilmem. Belki geçer. Biz görür müyüz? Bilmem…
Üç İngiliz kaçırıldı. Demiryolları 300 işçisine yol veriyor.
Ne? İşçiye yol vermek ne demek? Aklın ermez senin. Trenler çalışmayacak mı? Olur mu canım? tabii ki çalışır. Ama işçiler? Artık hep minibüsle mi gideceğiz Kadıköy’e? Hadi bahçeye çıkın? Ne zaman bir konuda bizi aydınlatmayacaklarsa, ilk işleri onların istediği zamanda sokağa gönderilmemizdi. Bunu fark ettiğimizde sorularımız çoğalır, tavan yapardı. Sonra kapı açılır, doğru sokağa defedilirdik.
Küçücük kafayla en dertlendiğim bu zaten. Trenler çalışmasaymış ne yaparmışız? Derdimin hep kara trenler olarak kalmasını isterdim doğrusu.
Elektrikli trenler geldiğinde o kapıları ağır, koltukları yeşil deri ile döşenmiş, raylar üzerinde gıcırdayarak yavaşladığında istasyona geldiğimizi hissettiren kara trenleri özleyeceğimi anlamıştım. Hala da özlüyorum. Ne zaman Kara trenler gelse aklıma, ruhum sıyrılıp o kara trenin bir vagonunda, bir koltuğunda oturuyor oluyor. Burnuma kendine has kokusu doluyor. Kocaman pencerelerinden dışarıyı izlerken buluyorum kendimi. Bostancı, Suadiye, Erenköy, Göstepe, Feneryolu, Kızıltoprak, Söğütlüçeşme ve Haydarpaşadurakların isimlerini okuyorum heceleyerek. İstasyonlar arasında hızlandıkça tren, görüntülerde hızlanıyor. Ağaçlar, evler, ağaçlar evler… hızla geçiyor. Kırmızı şapkalı biletçi elinde bir tür delgeçle biletlerimize delik açerken, arada bir de sesleniyor “biletler lüütfenn!”Biletler yeşil renkte. Üstünde “5 haneli bir numara, TCDD, Tuzla-Haydarpaşa Banliyö, sanırım 120 kuruş” yazardı. Belki daha az. Benim en son aklında kalan 120 kuruş.
Trenden inenler biletleri yere atarlardı. Çok az kişi çöp kutularına atardı. Yoksa atmaz mıydı? Yok atmazlardı. Hala da atmıyoruz ya. Yerden biletleri toplar mahallede oynarken para niyetine kullanırdık. Yeşil yeşil… dolar niyetine. Yok canım şaka yapıyorum. Dolar nedir bilmezdik ki?
Yeşil dolar dedim de ben ilkokuldayken var mıydı emin değilim, Amerika adına ilkokulda beslenme saatlerinde “süt” diye iğrenç bir şey dağıtırlarmış. Yıllar sonraMarshall Yardımı olduğunu öğrendim. Amerika’nın dış işleri bakanı Marshall amcamız savaştan çıkmış Avrupa’yı güçlendirmek için harekete geçiyor. Neden? Avrupa’yı çok sevdiğinden mi? Hayır. II. Dünya savaşından sonra Sovyetler Birliği güçlenerek çıkıyor. Aman! diyorlar Avrupa elden gitmesin. İlk toplantıda Sovyetler toplantıyı terk ediyor. Sonraki toplantıda bulunan Türkiye’ye “kusura bakmayın biz II. Dünya savaşından çıkanlara yardım edeceğiz, üstelik sizin altın, döviz stoklarınıza bakınca birçok Avrupa ülkesinden daha iyi durumdasınız, yine de elinizi boş göndermeyelim” deyip elektrik malzemeleri, madencilikle ilgili aletler, kamyonlar vs. ve 59 milyon dolarlık yardım yapıyorlar. Neden? Çünkü; Avrupa’ya gıda maddesi ihraç yapıyoruz. Bakar mısınız?
Uzatmayayım; Biz durmuyoruz, ABD’ye özel olarak baş vuruyoruz. Eyvallah diyorlar; hibeler, borçlar, kullanım süresinin bitmesine az kalmış askeri silah ve malzemeler ülkemize geliyor. Yani ABD o gün itibarıyla bizi sıkı sıkı sarıp sarmalıyor. Tamamen duygusal olarak. Aman bi seviyorlar ki bizi sorma gitsin. Biz de onlara bayılıyoruz. Amerika diyoruz dudaklarımızdan, bir Amerika daha çıkıyor. Anlayın artık nasıl seviyoruz. Peki Marshall sütü nerede? diyorsanız. Süt tozu ve buğday yardımı çocuklara “çocukfelci” salgını olarak geri dönüyor. Bizi çok seven ABD milyonlarca dolara çocuk felci aşılarını bize satıyor. Canım dostluk ayrı, o ayrı.
Nerden geldim bu konuya? Ha evet yeşil tren biletlerinden geldik. Kara treni anlatıyordum masum masum.
Masum? Evet masumduk. Her şey masumdu. Trenlerimiz, kayıklarımız, sabanımız, buğdayımız, zeytinimiz… Masumduk evet. Hem de çok. Kara tren miydi özlediğim, o yıllar mıydı? Hepsi, her şey. Kara trenlerimizin Haydarpaşa, Sirkeci Garına taşıdığı insanlarımız da masumdu, şehirde yaşayanlarımız da masumdu.
Tekrar o kara trenin dumanını görmeyi, raylarda çıkardığı o sesleri duymayı, bir de makinistin benim için tren düdüğü çığlık çığlığa bağırtıp bana selam vermesini çok isterdim. Ne havam olurdu ama!

Bunları da beğenebilirsin