İdlib çıkmazı

Hasan Saruhan ağabeyimizin kulakları çınlasın. Diyarbakır’da geçmiş bir olayı anlatıyordu. Fıkra gibi bir olay…

Yaşlı bir adam yüz hatlarını kendi dostuna benzettiği ve yakını olabileceği düşündüğü bir genci yanına çağırır:

  • Evladım adın ne?

Genç cevap verir:

  • Adım Rüstem, dayı?

Yaşlı tekrar sorar:

  • Peki, Zürtem efendi, babanın adı ne?

Genç mırıldanarak cevap verir:

  • Ne adımı halletti, şimdi de babamın adını soruyor?

Kıssadan hisseden çok şeyler çıkarabiliriz.

Bu olayın dış politika ile ne denli örtüştüğünü yazının içeriğinde göreceğiz. İdeolojik yaklaşımlarla dış politikanın sınırlarını şekillendirmeye çalışırsak, Suriye’de, Doğu Akdeniz’de, Libya ve Kırım’da o fıkra gibi örnekleri yaşamaya devam ederiz.

*

Emperyalizme bağımlı kapitalist sistemi benimsemiş ve ondan ödün vermeyen Türkiye’nin, eskiden kör-topal yürüyen bir dış politika anlayışı vardı. Gerek komşu ülkelerde ve gerekse uluslararası alanda kendince tarafsız sayılan bir politika izliyordu. Tek adam rejimine geçişimizden itibaren özellikle son dönemlerde ortaya çıkan politika evrilerek, kendince tarafsız olan bu ilke siyasal ideolojiye ve giderek cihada dönüştü. Yani radikal islam zihniyeti ile ülkeler arasında farklı politikalar üretmeye başladık. Dış politikayı ideoloji üstüne inşa ettik. Diğer bir deyişle, barışa değil, savaşa dönük bir dış politika… Türkiye’yi tecrit eden, yalnızlaştıran ve dünyaya karşı saygınlığını yitiren, kararsız bir dış politika! Zaloğlu Rüstem’e dönüştük. Yedi düvele kılıç sallamaya başladık. Merhum Cem Karaca’nın bir şarkısında söylediği gibi “bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete!” Eskiden aksak – topal yürüyen dış politikanın tüm geleneksel dengelerini dinamitledik. Büyük Ortadoğu Projesi Eşbaşkanı olduğumuz günden itibaren emperyalist ülkelerin güdümüne girerek, pervane olduk. ABD’nin Suriye’deki ayağı olduk. Suriye yönetimini devirmek için emperyallerin silah dolu gemi ve tırlarının karasularına ve otoyoluna dönüştük. Bu yetmiyormuş gibi yoksul halkımızın sırtına binerek, onların yükünü daha da ağırlaştırarak, boğazından kısarak aldığımız vergilerle başta IŞİD olmak üzere diğer cihatçı terör gruplarına silah sevkiyatını yaptık, Esad yönetimine ve Kürtlere karşı!.. Çünkü Arap Baharı’nın (!) zemherisinde ABD’nin uzantısı olduk. Altemperyalist ülke olarak komşularımıza karşı horozlandık. Başta AKP olmak üzere muhalefetin gözünde Esad sonrasında Kürtler, otonom veya bağımsız bir devlet olacaktı; Türkiye’deki Kürtler, bundan cesaret alarak bağımsızlığını istiyecekti. Beynimiz hep bununla meşguldü. İzin veremezdik. Bunun için cihatçıları, Kürtlerin üzerine saldık; cihatçılar pes edince biz vurmaya başladık, terörüst olarak nitelediğimiz PYD’yi ve Suriye Demokratik Güçlerini bahane ederek… Hatta bu yetmiyormuş gibi terörü bahane göstererek Kürt illerinde taş üstünde taş bırakmadık. Kürtleri bir tehdit unsuru olarak gördük.  Yaptığımız harekat ve operasyonları ülkenin ve birliğin korunması için beka sorunu diye lanse ettik. Beka sorununu bahane göstererek, Suriye’nin içlerine doğru gittik. Afrin’i işgal ettik. Zeytinlerine el koyduk. Piyasada “Afrin Zeytin Yağı” markasıyla mallar sattık, dış ülkelere ihraç ettik. Buna “İlhak” ya da “İşgal” diyenleri vatan haini ilan ettik. Orada Üniversite açmaya çalıştık. Türkiye’deki universitelere bağlı 3 yeni fakülte açtık. İslami Araştırmalar Enstitüsü adı altında… Hastaneler, sağlık ocaklarını kurduk. Afrin’deki Kürtleri sürgün edip, cihatçı Arapları yerleştirdik. Hatta CHP’li Kılıçdaroğlu, Erdoğan’a methiyeler yağdırdı. Sonunda Kürtlerden arındırılmış koridorlar açtık. İdlib’i de Kürtlerden temizledik. Sonunda niyetimiz açıklandı. Dedik ki biz Kuzey Suriye’yi Kürtlerden arındıracağız, kentlerini, köylerini, topraklarını Cihatçı Araplara vereceğiz. Dünyaya karşı cihatçıların hamisi olduk. Suriye’de başından beri yapmaya çalıştığımız, ama yüzümüze, gözümüze bulaştırdığımız dış politika anlayışı buydu. Suriye’de ne işimiz var, diyenleri vatan haini ilan ettik. Mısır yönetimine karşı kinimizin nedeni cihatçılardı. General Sisi, cihatçı El İhvan’ı iktidardan düşürdüğü için düşmanı olduk. Libya’da Ulusal Mutabakat Hükümeti Lideri Fayiz es-Serrac’ı El İhvanla çalıştığı için dostu olduk, destekledik. Yani ideolojik bir dış politikanın esiri olduk. Cihatçılarla genetik-ideolojik ‘kanka’ olduk.

*

Türkiye’yi küreselleşmenin bir parçası olarak gösteren ABD emperyalizmi kendi amaçları doğrultusunda AKP’yi “ortak mütefikkimiz” yutturmacası ile dizayn ederek iktidara taşıdılar. Ne de olsa ABD, 51 yıl önce Kanlı Pazar’da onların kıblesiydi. AKP’nin günümüzde antiemperyalist olduğunu iddia etmek Ali Sirmen’in dediği gibi Madonna’da “kutsal bakire” aramak gibi tuhaf bir durumdur. Tek adam rejiminin güttüğü politika ABD’nin taşeronluğunu yaparken, emellerini de gerçekleştirme peşinde koşan “altemperyalist” bir karakter taşıyor. İdlib, bunun en tipik örneğidir.

İdlib’te neler oluyor?

İdlib neresidir diye merak edenlere: AKP iktidarının 9 yıldan beri cihatçı gruplarla birlikte Suriye’de işlediği her suçun yer aldığı, ertelenen krizlerin çözüme kavuşturulamadığı vilayetidir İdlib. Türkiye’nin tepeden tırnağa silahlandırdığı ve sırtını sıvazladığı cihatçıların meydanı boş bulduğu ve at oynattığı vilayettir İdlib… Siyasi otoritenin cihadist gruplara yaptığı kalkan sonucu ölen askerlerimizin üzerinden siyaset yaptığı vilayettir İdlib… Mültecileştirilen sivillerin batıya karşı koz olarak kullanıldığı vilayettir İdlib.

İdlib’teki çözümsüzlüğü gören ABD, Suriye’yi geçtiğimiz yıl boşaltmaya başladı. Çünkü ABD emperyalizmi zayıflamış, dış siyasette tamamen dağılmıştı. Altemperyalist güç olarak Türkiye, bu boşluğu kapatmak niyetindeydi. Türkiye, Rusya ve İran ile ittifak kurarak bataklığa girmek istedi. Çünkü savaşa dahil olursa, uluslararasında saygınlık görecek; çünkü ülkedeki muhalefeti susturacak; çünkü pastadan pay alacaktı. Tüm bu düşüncelerle AKP iktidarı, her zamanki gibi sıkıştığında kendisine koltuk değneği olan muhalefetin de icazetini alarak savaşa dahil oldu. Bu vesileyle Rusya ve İran ile Suriye mutabakat imzaladı. 17 Eylül 2018 tarihinde Soçi kentinde bir araya gelerek bir anlaşmaya imza attılar. Türkiye İdlib’teki muhalif cihatçı terörist örgütlerin sorumluluğunu üstlendi. Anlaşma gereği Suriye ordusu ilerleyişini durduracak ve İdlib’teki silahlı örgütler silahlarını bırakacaktı. Bu örgütlerden ılımlı olanların bir kısmı silahlarıyla Suriye ordusunun emrine girdi, büyük bölümü ise katılmadı. Ancak tüm çabalara rağmen silahlardan arındırılmış bölge planı geçen 1,5 yıla rağmen Türkiye tarafından hayata geçirilemedi.

Birleşmiş Milletler, Suriye’deki bazı grupları terör listesine almış olmakla birlikte Türkiye, bunların bir kısmını terörist olarak görmüyor. Terörist olarak bilinen örgütlerin başında eski El-Kaideci olan ve halen El-Kaide ile bağlantılı olan Heyet Tahrir el-Şam (HTŞ), Bu örgütün İdlib’te 30 bin savaşçısı olduğu biliniyor. El-Kaide’nin Suriye kolu olup da bu örgütten ayrılan Ahrar-uş Şam, El Nusra. Bu örgüt Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan’ın koordinasyonu sonucu rejim güçlerine karşı sahada başarı kazanmak amacıyla kurulmuştu.  Şimdiki ismi, “Şam Fethi Cephesi” olarak kimlik değiştirdi. Özgür Suriye Ordusu da Fetih Ordusu’nun içinde yer alıyordu. Özgür Suriye Ordusu (ÖSO). Türkiye tarafından örgütün adı “Suriye Milli Ordusu” olarak değiştirildi. 50 bin ile 70 bin civarında askeri gücü var. 35 bin kişinin maaşının Türkiye tarafından ödendiği biliniyor. Örgütün radikal gruplardan ayrıldığı ve ılımlı bir örgüt olarak devam ettiği siyasi iktidar tarafından iddia edilmektedir. ÖSO örgütü bugün Türk Ordusu desteğinde Suriye ordusu ve YPG ile savaşıyor. Fransa ve Mısır tarafından bu örgütün paralı asker olarak Türkiye tarafından Libya’da Halife Hafter’in lideri bulunduğu Libya Ulusal Ordusu’na karşı savaştığı iddia edilmektedir. Diğer bir grup olan Türkistan İslami Partisi, Uygur Türklerinden oluşan bir başka terör örgütüdür. Bu örgütün HTŞ ve öncülü Nusra Cephesi ile yan yana savaştığı biliniyor. HTŞ’nin bir başka rakibi Ulusal Kurtuluş Cephesi. Bu örgütün Türkiye tarafından desteklendiğine dair yaygın kanı mevcuttur. Diğer bir örgüt de IŞİD’dir. Büyük insanlık suçunu işleyen bu örgütün İdlib’te yaygın tabanı yoktur. Ancak rutin türü vur-kaç saldırıları düzenliyor. Hurras Eldin, Cundül Aksa ve benzeri örgütlerin başlı başına herhangi bir başarısı mevcut değildir. Diğer irili ufaklı terör grupları, sayılan bu örgütler tarafından yönetilmektedir.

Sayılan bu gruplar cihatçı zihniyetle hareket ettikleri için kendi amaçlarına engel gördükleri her grubu veya kişileri katletmekten çekinmemektedir. Dinsel inançları kendileri gibi olmayan Sünnileri, Türkleri, Arapları, Kürtleri, Ezidileri, Alevileri, sosyalistleri, solcuları, laikleri düşman olarak görüyor ve yok edilmesine inanıyorlar. Bunlar, ateşkes çağrılarına uymuyorlar, anlaşmaları kabul etmiyorlar. Bugün İdlib’te elinde silah bulunduran bütün cihatçı gruplar terör örgütüdür. Türkiye, bunlar arasında ayırım yapmakla en büyük hatayı işliyor. İdlib’teki sivillerin hiçbiri bu örgütleri ve grupları onaylamıyor. Ancak örgütten kaçamayan siviller, çaresiz bir şekilde bu örgütlerin pençesine düşmüş durumdadır.

İdlib’in dışında Suriye’nin başka yerinde terör örgütleri yok. Halep kırsalınidakiler temizleniyor. Fırat’ın doğusunda var deniliyor ancak burada terörist falan yoktur. Batısında ise kendilerine üç, beş kuruş verenlerin yanında savaşacak omurgasız dediğimiz ve kendilerini örgüt mensubu diye yutturan başıboş lümpenler mevuttur.

Tüm bu nedenlerle Suriye’de İdlib’te, Afrin’de veya başka bir bölgesinde asker bulundurmanın Türkiye’ye hiçbir yararı yoktur. Siyasal iktidar, bir yerde itibarını kaybettiği Libya’nın dışında elinde kalan Suriye’de aramaya çalışıyor. Ama askerler ölüyor. Siyasal iktidarın amacı İdlib’i kendi topraklarına katmak mıdır, yoksa ekonomik krizle cebelleşen TOKİ ve diğer inşaat sektörlerine yeni yatırımlar bulmak mıdır? Erdoğan’ın “Misak-ı Milli” söylemlerine bakılırsa, iktidar nezdinde sanki bir zamanlar Osmanlının toprağı olan bölgenin yeniden ilhak edilmesi hayalleri yatıyor.

Türkiye’nin stratejisi, Libya’ya asker çıkarmak ve İdlib’i unutmaktı. 2 Ocak 2020 tarihli teskere mecliste kabul edilince Libya’da başarı sağlanacak ve İdlib sorunu arada kaybolacaktı. Ancak evdeki hesap çarşıya uymadı. Libya için yanlış hesap yapıldı. Berlin Konferansı’nda Ruslardan beklenen yardım gelmedi.

19 Ocak 2020 tarihinde Berlin’de düzenlenen konferans öncesine kadar çözüme kavuşturulamayan İdlib için Rusların aracılığıyla Türk ve Suriye istihbaratı bir araya gelmiş ve Türkiye’den bazı isteklerde bulunmuşlardı. Bunlar içinde dikkat çeken bazı maddeler vardır.

  • Suriye’nin toprak bütünlüğü tanınacak,
  • Suriye’deki bölgelerden Türk Birlikleri çekilecek,
  • M4 ve M5 karayolları teröristlerden temizlenecek ve açılacaktı.

Çünkü 2018 Soci Mutabakatı ile İdlib’teki yükümlülük bunları içeriyordu.

AKP iktidarı ne istiyor?

AKP’nin yönettiği Türkiye, Suriye politikasıyla stratejik bir iflasın eşiğine girmiş ve uluslararası arenada derinleşen bir yalnızlığın içine sürüklenmiştir. Hala Büyük Ortadoğu Projesi rüyasından uyanmayan siyasi iktidar, attığı her adımda biraz daha yalnızlığın içine gömülmektedir. Altemperyalist güç olarak Türkiye’nin derdi Doktor Beşşar Hafız el-Esad’dır. Bu zatı, ismiyle anmadığı gibi yerine “rejim güçleri” deyimini kullanmaktadır. Siyasal iktidarın amacı; Erdoğan’ın 13.02.2020 tarihindeki açıklamasında yatıyor. Bu açıklamanın Türkiye’yi sıkıntılı bir noktaya götüreceği şüphesizdir. Erdoğan, “Suriye’yi terör örgütlerinden ve rejimden temizlemeden bize huzurla uyumak haramdır,” diyerek, Türkiye’nin önüne yeniden “Beşşar el-Esad”ı ve rejimini yıkma hayalini ya da hedefini koymuştur. Erdoğan bu açıklama ile yetinmeyip, Rusya’yı da uyarıyor. 15.02.2020 tarihindeki açıklaması da “Rusya’nın kendi halkına düşman bir rejime toprak kazandırma çabası, suni solunumla onun ömrünü uzatma gayretinden başka bir şey değildir. Bir süre sonra suni solunum da işe yaramayacak, rejim tümüyle bir celsede inşallah cesede dönüşecektir,”  diyerek Türkiye’yi kendi ideolojisi uğruna tehlikeli maceralara sürükleyeceğinin belki de farkına varamamıştır. Burada sözü geçen Toprak kazandırma çabasının ne anlama geldiğini anlayamadık. Toprak Suriye’nin yani rejimin toprağıdır. Kime, neyi kazandıracağı belli olmayan vahim bir açıklama… Erdoğan’ın söylemiyle “İdlib’teki bütün grupları, kendi topraklarını savunan ‘kahraman mücahitler’ olarak görmek çok daha vahim bir olaydır.

Siyasi iktidar Şam rejiminin yıkılması üzerine bir strateji kurmaya çalışıyorsa, bu strateji çökmeye mahkumdur; tıpkı bir zamanlar Davutoğlu’nun güttüğü strateji gibi!

Sonuç olarak; Emperyalistlerin jandarmalığını yapmakla, 9 yıllık Suriye Savaşı sonrasında 5 milyona yakın mülteci, sınıra dayanmış yüzbinlerce cihadist, yüzbinlerce yeni mülteci ile kalakaldık. El-Nusra’dan ÖSO’ya katılan ve Milli Ordu’ya evrilen örgütün sicilleri karanlık cihatçı militanlarınTürkiye’den maaşlarının karşılanması, Türk askerinin onlara siper edilmesi, içinden çıkılması güç bu ideolojik politikaların sonucudur. İdlib, bu ideolojik politikanın bir örneğidir. Tek adam rejiminin dayandığıı otoriter yapı ile tarafsız ve sağduyuya dayalı bir dış politika izlenmesi düşünülemez. Bugün itibariyle Türkiye’nin tutunduğu son yer İdlib’tir. İdlib’ten çekilmesi demek, Afrin ve El-Bab dahil tüm yerleşim birimlerinden çekilmesi anlamına gelecek. Bundan başka seçenek de kalmıyor.

Terörist cihatçı grupların başaramadıklarını bugün TSK ile yapılmak istenmektedir. Tek adam rejiminin söylemleri giderek radikalleşmektedir. Esad rejimine karşı savaşan herkesi “mazlum din kardeşimiz” olarak görmek, yönetimin ne denli radikalleştiğinin bir göstergesidir. Hele Rusya ve Suriye politikasının “ölüm kalım” politikası olarak görmek, sağduyudan tamamen uzaklaşan bir politikanın vahim sonuçlarıdır. Dönemin Başbakanı  5 Eylül 2012 tarihinde “Şam’a gideceğiz, Emevi Camii’nde Cuma namazını kılacağız,” türünde söylemlerde bulunması ile ilgili yorumları sizlere bırakıyorum. Emevi Camii’nde Cuma namazını kılamadınız ama, dış politikanın cenaze namazı kıldınız.

ABD ve İsrail’in Türkiye’ye destek anlamındaki saçmalıkları da yangına körükle gitmek gibidir. Amaçları bellidir. Türkiye ile Rusya’yı askeri olarak karşı karşıya getirmektir. Bu tehlikeli virajdan Türkiye’nin dönmesi gerekir. Rusya ile ABD arasındaki riskli dans gösterilerinden sakınmalıdır.

Çözüme gelince; sisatemin içinde bile o kadar karmaşık değildir. Tek adam rejiminin getirdiği dış politika ideolojisinden dönülmesi gerekir. Çünkü ülkeyi çıkmaza sürüklemektedir. Unutulmamalıdır ki İdlib, Suriye toprağıdır. Başkası nasıl sizin hükümranlağımıza saygı gösteriyorsa, sizin de onların hükümranlığına saygı göstermeniz gerekir. Aksi halde çok defalar “Rüstem”e, “Zürtem efendi” demeye devam edeceğiz.

Olup bitenler, küreselleşme sürecinde kapitalist-emperyalist politikalarının içinde bulunduğu çıkmazın ve kısır döngünün tipik örneği olsa gerek.

Mazhar ÖZSARUHAN
Latest posts by Mazhar ÖZSARUHAN (see all)
Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları