İçimde kaygılı doğrulan yaz…


“Hiç bilmediğimiz bir yaz başlayacak” dedi hafif gülümseyerek. Bildiğimiz yazlar oldu mu hiç diye düşünmeye başlamıştım ki; “Öyle… hep bilmediğimiz yerden başlar” diyerek merakımı aldı elimden.

“Bahar gibi değildir, yaz kararlıdır, daha tutarlıdır” derken bahara haksızlık ettiğini, bütün güzelliğini yadsıdığını, eğer gerçekten yazın bir tutarlığı varsa onu bahara borçlu olduğunu düşünüyordum.

İçimden “haksızlık bu” dedim, ama sadece içimden, orada kalacak bir çığlık olarak kalsın istediklerim arasında bir yer vererek sustum. Bir şeyler desem, sonu nerede biteceği bilinmez bir tartışmaya girmiş olacaktım.

“En iyisi, böyle…” dedim kendi kendime…

Hep en iyisini, yaptığımıza inanıyoruz. Ama olup bitene bakınca geride iyi bir şey de görmüyoruz. Geçmişin en güzel günlerinin üzerine toplanıp düşen karanlık gölgeler, bir kıymık gibi batıyor, acıtıyor yüreğimizin bir yerlerini.

“Karamsarlık” diyerek kendimce bir saptama yapıyordum, o denizin üzerinde martıları ararken. Körfez’in sanki tek eksiği martılarmış gibi; “Ne büyük eksiklik, martıların olmaması” dedi.

O zamana kadar, Körfez’in serin denizinin üzerinde, başka yerde gördüğümden, daha az martı gördüğümü fark ettim…

“Vardır bir sebebi” diyerek üzerinde durmadım. Bu umarsızlık pek yaptığım bir şey değildi. Kafaya takar sebebini araştırır, bulana kadar da; kendime rahat yüzü göstermezdim. Şimdi nedense, hiçbir şeyi kendime dert etmek istemiyordum, üzerinde daha fazla düşünmemek için, “Bu seferlik” diyerek geçiştirdim.

Kış aylarının hırçın esen rüzgarlarıyla yükselen dalgalar sahilleri sahipsiz bulmuş, kirletmişti. Her yerde ağaç parçaları, dallar, yosunlar kumsalı olduğundan kirli, olduğundan bakımsız ve düzensiz gösteriyordu. Her yerde hummalı bir çalışma vardı, çay bahçelerinin, restoranların, ve Caferlerin önleri temizleniyor, sahildeki kumsal tırmıklanıyordu.

İçimi temizlemek, bir düzene kavuşturmak için de bir tırmık olmalıydı. Kışın miskin yorgunluğunu, ayrılıklarının acılarını tırmıklamadan, ayıklamadan rahat edemeyeceğimi düşünürdüm. Dalgaların sesini bastıran balıkçı motorlarının gürültüsüyle ona döndüğümde gülümseyerek beni izlediğini fark ettim. Suçüstü yakalanmış bir çocuk gibi bakışlarımı ondan önce kaçırdım, sonra telaşla tırmığı bir yerlere saklamak gerektiği aklımdan geçti.

Gülümsedim…

Geç kalmıştım sanki; “Ne düşünüyorsun öyle” diyerek masaya abanarak, bana doğru uzanarak almak istediği cevabı beklemeye başladı.

“Hiç” dedim onu hayal kırıklığına uğratacağımı bile bile… hiçbir şey olmamış gibi istifini bozmadı. Masaya abanmaktan, bana uzanmaktan geri çekilmedi, “bu değil beklediğim cevap” der gibiydi.

Kendimize bile söylemediğimiz gerçeği, bir başkasına söylemek zordu. Söze neresinden başlanır, nasıl söylenirdi hiç bilmiyordum. Bazı duyguların, sahile gelip giden dalgaların sessi gibi köpüklü bir sesi vardı içimizde. En içli, en iç yakan şarkıları söylemeye doymuş bu sesin hüzünlü tınısına bırakıyorduk kendimizi bazen.

Yaz, hangi kararlığı bulacak, kimi inandıracak kendine bu şarkıların sesi altında. Nasıl ayağa kalkacak, sıcak duracak içimizde…

Hasan KAYA