Ekolojik sorunların toplumsal sorunlarla bağlantısı

Ahmet Mutlu

Dünya deyince yalnız dağları, ırmakları, şehirleri düşünürsek dünya ne kadar boştur! Ama şurda burda bize uyan, susarak da kendisiyle birlikte yaşamaya devam ettiğimiz insanların varlığını bilirsek, işte ancak bu, o yerküreyi bizim için üzerinde yaşanabilecek bir bahçe yapar” (Goethe’den akt. Bozkurt, 1999: 13).

Goethe’nin de vurguladığı üzere nasıl ki dünya, insan soyutlandığında eksik kalacaksa, dünyayla ilgili sorunlar da insanla ilişkilendirilmeksizin eksik kalacaktır. Hatta biraz daha ileri giderek, dünyadaki hemen her sorunun mutlaka “insan” ile bir biçimde ilişkisini kurmak durumundayız. Dolayısıyla “ekolojik sorunlar”ın da insan bağlamıyla birlikte düşünülmesi kaçınılmazdır.

Ekolojik sorunların insan bağlamıyla birlikte düşünülmesi, sığ bir yaklaşımla, direkt bu sorunları doğuran düşünce ve eylemlerin ötesine bakmayı gerektirir.  Böyle bir bağlam, insanın bizzat bilimiyle, kültürüyle, düşünmesiyle ve nihayet tüm uygarlığıyla doğanın ilişkilendirilmesini ve sorunsallaştırılmasını içerir.

Günümüzde ekolojik yaklaşım, kadim felsefedeki evrenin birliğini kavramaya yönelik olan “herşey herşeye bağlıdır” ilkesinin bir görünümüdür. Şayet ekolojik etiğin verisi yaşamın bütünüyse (Kılıç, 2008: 35), ekolojik sorunlara çözüm arayışı, tek tek olumsuz etkilerin saptanması ve bunların nedenlerinin tek tek ortadan kaldırılmasına değil, birbiri içine geçmiş neden ve etkilerin bütünsel bir bakışla ele alınmasına dayanmak durumundadır.

Ekolojik etiğin amaçlardan birisi, bireylerin ve toplumların yaşam alanlarını koruyabilecek tutum ve davranışlarını adlandırmak ve bu alanda yeni bir oluşum sağlamaktadır. Bu bağlamda, toplumsal çatışmaların giderilmesi, ekolojik etiğin odaklandığı hususlar arasında yer alır (Kılıç, 2008: 35-36). Toplumsal alanda herhangi bir uzlaşma sağlanmadan, gerçek anlamda doğanın korunması ve geliştirilmesinden söz edilemez.

Doğa-toplum arasında kaçınılmaz bir ilişki olduğu açıktır. Ekolojik sorunsal, bu ilişkinin sorunlu boyutu üzerine kuruludur. Söz konusu ilişki, bugüne kadar düşünce tarihinde birbirini izleyen ve birbirine zıt iki felsefe arasında bölünmüş haldedir. Bunlardan ilki, Antik Yunan’daki “doğayı olduğu gibi bırakmak” düşüncesidir. İÖ. IV. yy.da Aristoteles doğayı, onu değiştirmeyi ya da aşmayı aramaksızın, ideal olarak alma eğilimine sahipti ve bu konuda gerekçeler sunmaktaydı. Ona göre insanın yapacağı tek şey, doğayla uyuşup, anlaşmak ve onsan böylelikle yararlanmaktı. Buna karşıt olan diğer düşünce ise XVII. yy.’da Bacon ve Descartes’in öncüleri olduğu “dünyaya egemen olma”yı savunan modern düşüncedir. Modern düşünceye göre doğa, uçsuz bucaksız bir “mekanizma”dan başka bir şey değildir ve sihirli bir güce başvurmadan açıklanmalıdır. Bilimin insana sağladığı bilgilerden yola çıkarak, onun iç hakikatleri kavranacak; böylelikle onun “sahibi” olunabilecektir (Tanilli, 1999: 37). Ekolojik sorunlar, insanın doğa karşısındaki tutum ve davranışında Antik Yunan bakışının terkedilerek, modern bilimin biçimlendirici olmasıyla ilişkilendirilir.  Doğanın, doğal kaynakların, hayvanların ve bitkilerin varlığını “insan faydası”na indirgeyen bu yeni bakış, toplumsal yaşamın siyasal, kültürel ve yönetsel boyutlarını da biçimlendirmiştir.

Aslında ekolojik sorunlarının kökenini, Antik Yunan (organik) düşüncesi ile modern düşüncenin çelişkisine bağlayan eğilim, bugün büyük ölçüde geçerlilik taşımakla birlikte, süreci, uygarlık tarihinin belirli bir noktasından itibaren ele alması nedeniyle “indirgemeci”dir ve dolayısıyla sorunludur.  Ekoloji sorunsalı, temelde, insanın “uygarlık” tarihiyle başlar ve bu hususta sorunsalın kökenlerini görebilmek, uygarlık tarihinin başlangıcından itibaren yapılacak bir irdelemeyi gerektirir.

Etiğin kökenleri de ilk insanların yer yüzünde ortaya çıktığı dönemlere uzandığı düşünüldüğünde (Kılıç, 2008: 15), ekolojik sorunsalının köklerini uygarlığın ortaya çıkışında aramak isabetli olacaktır. Ekolojik etik bağlamında böyle bütüncül bir sorgulama, Toplumsal Ekoloji’nin çıkış noktasını oluşturur.

Ekolojik Bir Düşünce Akımı Olarak Toplumsal Ekoloji

Murray Bookchin tarafından toplumsal baskı ve doğaya egemen olma arasındaki ilişkilere dayalı olarak geliştirilen Toplumsal Ekoloji, “eko-anarşizm” olarak da anlandırılabilir. Toplumsal Ekolojinin kökleri, çeşitli felsefi yaklaşımlara dayalıdır. Bunlar arasında Marksist sosyalizmin yanısıra eşitlikçi anarşizm ile Aristoteles ve Hegel gibi felsefecilerle bağlantılı “Batılı kurumsal gelenek” vardır (Des Jardins, 2006: 455). Bookchin’in yaklaşımlarında, özellikle Kropotkin’in ve dolayısıyla anarko-komünizmin etkisi oldukça belirgindir (Pepper, 1999: 30).

Toplumsal Ekoloji ve onun ekolojik etik bağlamındaki görüşleri doğadan topluma ve toplumun bütün boyutlarına yönelik eleştiriler ve öneriler getirerek, halihazırdaki ekolojik bunalıma bütüncül bir yöntemle yaklaşır. Günümüzde ekolojik sorunlara çözüm üretmek üzere son 30-40 yıl içinde geliştirilen ve dünyanın üzerinde artık konsensüse vardığı söylenebilecek politikalar –sürdürülebilir gelişme gibi-, maalesef çevreyi merkeze alarak yola çıkmış olmakla birlikte,  süreç içinde çevre-toplum ilişkisinde pek çok bağlamını kaybetmiştir. Mevcut haliyle sürdürülebilir gelişme politikalarının, uluslararası düzeyde çevre üzerine hararetli tartışmaların yapıldığı 1970-2000 dönemlerinin tersine, büyük ölçüde tekrar gelişmiş ülkeler tarafından biçimlendirildiğini ve baskın olarak kapitalizmin yeniden üretimini destekleyen bir perspektif kazandığı söylenebilir. Öte yandan, özellikle gelişmekte olan ülkeler itibariyle, sürdürülebilir gelişme anlayışına dayalı çevre politikalarının, toplumsal ve siyasal bir bağlama sahip olmadığı, bu niteliğiyle “indirgemeci bir çözüm” olarak, “yetersiz” kaldığı tespit edilebilir. Dolayısıyla ekolojik çözüm arayışlarında önerilecek yöntemlerin toplumsal, siyasal ve kültürel bağlamı her geçen gün önem kazanmaktadır. Toplumsal Ekoloji, bu noktada önem taşır.

Toplumsal Ekoloji, en temelde doğayı baskı altına almanın, toplumsal hiyerarşi ve baskı kalıplarıyla ilişkili olduğu düşüncesine dayanır. Bookchin, doğa-toplum ilişkisini geleneksel Marksist yorumun tersinden düşünür. Marksist görüşe göre insanların doğayı egemenlik altına alabilme yetenekleri, sınıfsal çelişkiye ve baskıya yol açan servet ve sınıf yapılarının yaratılmasına olanak vermiştir. Bir diğer deyişle, insanlar önce doğa üzerinde baskı kurmuşlar ve sonra toplumsal baskıyı öğrenmişlerdir. Bookchin ise toplumsal tahakküm biçimlerinin doğaya tahakkümden önce geldiğini ileri sürmektedir. Bookchin, toplumsal baskı ile doğal baskı arasındaki ilişkide bir zorunluluk/gerekircilik olduğunu yadsıyarak, Marksist görüşten ayrılır. Toplumsal Ekolojide, hiyerarşiye dayalı toplumların fiilen doğayla iyi ilişkileri olabileceği ve eşitlikçi toplumların ise doğal çevrelerini kötüye kullanabilecekleri kabul edilmekle birlikte, toplumsal baskı kalıplarının doğaya baskıyı destekleyen “geniş bir kültürel anlayışını/ideolojisini” nasıl özendirmekte olduğu açıklanmaya çalışılır. Buna göre yüksek derecede hiyerarşik yapısı olan toplumlar, aynı zamanda doğal çevrelerini suistimal etme olasılığı yüksek olan toplumlardır (Des Jardins, 2006: 458).

Toplumsal hiyerarşiler, doğayı sömürmek ve ona egemen olmak için gerekli olan psikolojik ve maddi koşulları sağlamaktadır. Hiyerarşik toplumlarda, toplumsal kurumlar ve uygulamalar (örneğin tarım ve teknolojiyle ilgili olanlar) denetimi kolaylaştıracak biçimde düzenlenmiştir. Böyle bir toplumda “ekonomik verimlilik”, başarı, baskı ve denetim bağlamında anlaşılır (Des Jardins, 2006: 459).

Tam anlamıyla bilinçli “doğrudan eylem” olanaklı mıdır? Toplumsal Ekoloji’deki çok boyutlu ekolojik öngörülerin en temel hedefi, bireyin “doğrudan eylem” yeteneğini ortaya çıkarmaktır.

Toplumsal Ekoloji’nin ortaya çıkış amaçlarından birisi, geleneksel çevrecileri, 1960’larda yeni keşfedilen çevre krizinin toplumsal nedenlerinden haberdar etmek, eleştirel bakışlarını, düşünce ve etkinliklerini radikalleştirmektir.  Bu bağlamda, hiyerarşinin ortaya çıkışının, insanlığın “doğaya hakim” olabileceği mitini nasıl yarattığı konusuna dikkat çekmek, gezegenin başlıca ekolojik bozukluklarının köklerini esas olarak toplumsal bozukluklardan aldığını göstermek ve toplumsal tahakküm sorununu çözmeye çalışmadan, toplumun anlamlı bir biçimde doğal dünyaya “hakim” olabileceği şeklindeki yanıltıcı ideolojiyi çözmenin olanaksız olacağını ortaya koymak amaçlanır (Bookchin, 1994: 18).

Doğal evrim sürecine verilen önem, Toplumsal Ekoloji’nin eleştirel düşüncesine ve toplum tasarımına yansır. Doğal evrim sürecinde sorgulanan önemli düşüncelerden birisi  “özgürlük”tür. Bookchin’e göre özgürlük, insani terimlerle kavranmalıdır. Kapitalist toplumda olduğu gibi özgürlük, yaşamın sürdürülmesi ve “her şeye rağmen” ayakta kalmanın adı olamaz. İnsan, ancak sosyal baskıdan kurtulduğunda “tam insan” olabilir. Bunun için de soyut ve somut biçimde özgürlüğün elde edilmesi gerekir. Dolayısıyla, insanlık maddi yoksunluktan, yoğun çalışma ve ihtiyaçlarını giderme mücadelesinden kurtarılmalıdır (Bookchin, 1971: 34). Bu koşullar, “bütünlükçü” bir toplum yapısı ile olanaklı görülmektedir. Gücün merkezsizleştirilmesi, karşılıklı yardımlaşma, doğrudan eylem, doğrudan demokrasi ve yaşam araçlarının herkesin elinde ve hizmetinde olması, çevrenin ve mülkiyetin hiyerarşik olmayan bir tarzda komünal olarak paylaşımı (İdem, 2002: 12), bir toplumun bütünlüğünü kurmaya yarayan ilkelerdir.

İnsanlığın, ekolojik sorunları giderme sürecinde doğadaki etik ve ekolojik bir etmen olarak kendi varlığına/düşüncesine yabancı kalması, Toplumsal Ekoloji’nin temel sorunsallarından birisidir.

Doğa-Toplum İlişkisi/Bütünlüğü

Toplumsal Ekoloji’de ekolojik sorunlar “tahakküm”le ilişkilendirilir: “İnsanın doğa üzerindeki tahakkümü, insanın insan üzerindeki hakimiyetini doğurmuştur” (Bookchin, 1996a: 22). Buna göre, toplumla doğayı karşı karşıya getiren sorunlar, toplumla doğa arasında değil, toplumun kendi içinde çıkmaktadır. Hiyerarşi, insanlığı eşitlikçi ilişkilerden, yavaş yavaş komuta ve itaat çerçevesinde kurumsallaşan bir topluma götüren ve toplumda “içkin” bir gelişim olarak ortaya çıktığına göre (Bookchin, 1994: 35), ekolojik olan aynı zamanda toplumsaldır. Dolayısıyla ekolojik sorunlar, içinde yaşadığımız “akıl dışı”, “anti-ekolojik”, temel sorunları parça parça ve tek hedefli reformlarla çözmeye çalışan toplumdan kaynaklanmaktadır (Bookchin, 1994: 23).

Yukarıda da değinildiği gibi Toplumsal Ekoloji’de “ekolojik” olan aynı zamanda toplumsaldır.  Buradan hareketle, ekoloji ve toplum çözümlemeleri iç içe geçmiş durumdadır. “Toplumsal”ın çözümlenmesi, zorunlu olarak toplumun en ilkel biçiminin önemli ölçüde doğadan türediği yorumuna başvurmayı gerekli kılar. Çünkü Bookchin’in yaklaşımına göre doğa, canlı ve etkileşimli bir organik dünyası olan, sürekli farklılaşan ve giderek karmaşıklaşan yaşam biçimlerinin birikimsel evrimidir (1996b: 48). Bir süreç olan toplumsal evrim de doğal evrimin insani bağlam içindeki uzantısıdır (Bookchin, 1999a: 38).

Bookchin, ekolojik sorunlarla ilgili yaygın söylemlerden biri olan “doğadan kopmak/koparılmak” konusunda, insanoğlunun hiçbir zaman doğadan koparılmadığını ileri sürerek, onun bir zamanlar doğada “gömülü olup-olmama” konusunun temel sorun olmadığını söyler (Bookchin, 1996a: 227). Gerçekten de insanlaşma serüveni düşünüldüğünde, insanın doğadan kopuşuyla ilgili görüşler, indirgemeci bir yoruma ve tarihte kırılmayı öngören bir anlayışa dayandığından, anlamlı bir tartışma konusu oluşturmamaktadır. Çünkü insanlığın evrimi devam etmektedir ve kopuş/kırılma olarak nitelenen dönemler, bu evrim içinde algılanmalıdır. Dolayısıyla, insanoğlu doğanın dışında/üstünde değil, ama onun içinde ve bir parçasıdır.

Toplumsal Ekoloji’de doğal ve toplumsal evrim koşutluğunun savunulması karşısında, bugün yalın haliyle ele alınan “doğa” kavramı, genellikle çok dar ve belirli “vahşi doğa” çağrışımlı bir içerik taşır. Çok genel anlamda, var olduğu sürece her şey –atom altı büyüklükteki şeyler, plastik bir masa, Alaska tundralarındaki kurtlar vs.- “doğal” olarak nitelendirilebilirse de ekolojik bakış açısıyla “doğa”, var olan her şey demek değildir. Doğa, giderek genişleyen çok uzun bir farklılaşma süreci olarak görülmelidir. Bu bağlamda doğa, cansızdan canlıya ve nihayet toplumsal olana doğru birikerek çoğalan evrimsel bir süreçtir (Bookchin, 1994: 30-31). Nitekim doğal evrimin ürünü olan insanlar, anatomik ve fizyolojik nitelikli yaşam araçlarını bilinçli şekilde üreten yaratıklar olarak, doğal evrim temelinde insani olmayan doğayla üretken bir şekilde etkileşmek üzere örgütlenirler (Bookchin, 1994: 29).

Gerek “doğadan kopuş” olarak nitelenen süreç gerekse insanın yaşam araçlarını kendi bilinçli çabası ile üretmesi süreci, evrimsel gelişmenin aşamaları olarak görülür. Bu süreçlerin açıklanmasında başvurulan kavramlar, Bookchin tarafından “birinci doğa” ve “ikinci doğa” olarak adlandırılır. Söz konusu kavramların ortaya çıkışında Bookchin’in esin kaynağı, Romalı filozof Cicero’nun iki bin yıl önce söylediği şu sözler olmuştur : “…Ellerimizi kullanarak Doğa’nın alanı içinde kendimiz için ikinci bir doğa yaratıyoruz.” Bookchin, Cicero’nun yaklaşımını eksik bularak, “birinci doğa (ilkel, el değmemiş doğa alanı)”yı, “ikinci doğa”ya dönüştürürken, sadece ellerin kullanılmadığını, düşünce, dil, karmaşık ve son derece önemli biyolojik değişimlerin de bunda etkili olduğunu ifade eder (Bookchin,1999a: 38).

Dolayısıyla Toplumsal Ekoloji’de “birinci doğa” ve “ikinci doğa” kavramları büyük önem taşır.[1] İnsanın, diğer yaşam biçimlerinden farklı olarak, kendisinin farkında olması, çevresini felsefe, bilim, etik ve estetik açılardan oldukça sistematik biçimde kavrama düzeyine göre genelleştirmesi ve sonuçta, bilgi ve teknoloji yardımıyla kendisini ve çevresini değiştirme yeteneği, “birinci doğa”nın ötesinde başka bir kavramla ifade edilmek durumundadır (Bookchin, 1996a: 49) ki, bu da “ikinci doğa”dır. Dolayısıyla, “birinci doğa” insani olmayan bir doğa iken, “ikinci doğa” insanlar tarafından yaratılan (toplumsal) bir doğadır.

Toplumsal Ekoloji’nin birinci doğa konusunda genel eğilimlerden farklı olarak vurguladığı bir diğer husus da hayvanların hayatta kalma çabalarının değerlendirilmesiyle ilgilidir. Bugüne kadar özellikle Darvinist öğreti, canlıların av ya da avcı olduklarını vurgulamış, hayatta kalışlarının bu süreçteki yetenekleri ile doğru orantılı olduğunu söylemiştir. Bu görüşler, Toplumsal Ekoloji’de tartışma götürmez bir gerçek olarak kabul edilmekle birlikte, yaşamın sadece karşılıklı mücadeleyle açıklanması eleştirilir ve canlıların hayatta kalışlarının büyük ölçüde birbirlerini destekleme yetenekleri sayesinde olduğu ileri sürülür (Bookchin, 1994: 40). Bu yaklaşımın, Kropotkin’in “yardımlaşma” geleneğinden etkilendiği ve biyo-bölgeciliğe koşut olduğu söylenebilir.

Toplumsal Ekoloji’de “karşılıklı yardımlaşma” olgusu, modern toplum tarihi karşısına alternatif bir toplum tarihi ortaya koyar. Yani, “herkesin herkesle savaş halinde olduğu”nu öngören Hobbes’çu bir dünya yerine, iki cinsin bir zamanlar birbirini kültürel olduğu kadar ekonomik olarak da tamamladığı, erken dönem organik toplumlarının temel normlarının biriktirmeme, hediye verme, indirgenemeyen asgari ve fiili eşitlik olduğu, insanın aynı topluluğun içinde toplumsal uyum koşullarında yaşadığı için doğayla uyumlu bir ilişki sürdürdüğü savunulur (Bookchin, 1999a: 85).

Ekolojik sorunları doğuran süreçler, özellikle hiyerarşi, sınıflar, devlet, özel mülkiyet ve ekonomik rakiplerin birbirlerini engelleme ya da yok etme girişimlerinin, ikinci doğaya damgasını vurmuş durumda bulunmasıdır. Yoksa, egemen anlayışta olduğu üzere akıl, bilim ve teknoloji vs. gibi ikinci doğanın kazanımları, ekolojik sorunların sebepleri olarak gösterilemez. Bookchin’in ifadesiyle (Bookchin,1996b: 137);

“Bugün yüzyüze olduğumuz ekolojik bunalım, daha çok biyolojinin içinde toplumun ortaya çıkmasındaki … (evrimsel) gelişmeyle yaygınlaşan sorunlardaki (hiyerarşinin, egemenliğin, ataerkilliğin, sınıfların ve devletin yükselişindeki) ve bu çarpık tarihe seçenekler sağlayan özgürleştirici yollardaki bunalımlardır.” 

Dolayısıyla, bugünkü ekolojik krizin köklerini bulmak için egemen yaklaşımlarda olduğu gibi sadece tekniğe, demografiye, büyümeye ve refaha bakmak yeterli değildir. Esas olarak bunların altında yatan ve insan toplumunda sadece burjuva, feodal ve antik toplumda ya da genel olarak sınıflı toplumda değil, bizzat uygarlığın başlangıcında hiyerarşi ve tahakkümü üretmiş olan kurumsal, ahlaki ve tinsel değişmelere bakmak gerekir (Bookchin, 1996a: 44-45).

Ekolojik Sorunların Kaynağı

Toplumsal Ekoloji’ye göre ekolojik sorunların çözümlenmesinde “insan”ın konumu oldukça önemli bir veri oluşturur. Daha açık ifadeyle,  Toplumsal Ekoloji’de insan, yalnızca doğaya zarar veren değil, aynı zamanda bilinçli çabaları yoluyla onu zengin biçimde güçlendirebilecek bir canlı olarak görülür (Bookchin, 1999a: 42-43). İnsanlığın büyük çoğunluğunu doğayla uyumlu organik evrime etkin olarak katılmaktan alıkoyan ve bir “sömürücü”ye dönüştüren etmenleri ortaya çıkarmak, Toplumsal Ekoloji için son derece önemlidir. Bundan dolayı, “insanlar doğaya müdahale etmeli mi, etmemeli mi?” sorusu değil, “insanlar doğaya nasıl ve hangi amaçlarla müdahale etmelidirler?” sorusu tartışılır (Bookchin, 1994: 63). Bu sorunun cevabını verebilmek için başka soruların sorulması da gerekli görülür (Bookchin, 1999a: 42-43): “İnsan ve doğayı ayıran çatışmaya dayalı ilişki biçimleri nasıl ortaya çıktı? Bu çatışmayı doğuran ve sürdüren kurumsal oluşumlar ve ideolojiler nelerdir? İnsani ihtiyaçların artışı ve teknolojik ilerlemenin bilgisine rağmen, söz konusu çatışmadan kaçınılabilir miydi? Bu çatışma, gelecekte ekolojik yönelimli bir toplumu ortadan kaldırabilir mi? Akılcı, ekolojik yönelimli bir toplum doğal evrim sürecinin içine nasıl yerleştirilebilir?”

Toplumsal Ekoloji, egemen çevre korumacı söylemin, kamuoyunun dikkatini toplumsal sorunlardan uzaklaştırarak, tekniğin toplumsal baskısından çok bizatihi teknolojiye; bilimin toplumsal olarak kötüye kullanımından çok bizatihi bilime ve aklın araçsal amaçlar için kullanılacak bir araçlar–amaçlar becerisine yöneltmesini eleştirir (Bookchin, 1994: 42). Kamuoyunun dikkatini ekolojik sorunların toplumsal boyutundan uzağa çekmeye yönelik bu çabalar, “basit ve toplumsal güçsüzleşmeyi doğurucu” olarak nitelenir. Bookchin, bu konudaki duyarlılığını şöyle ifade eder (Bookchin,1994: 43-44):

“…Hiyerarşi ve tahakküm veri alındığında, toplumu kuşatan bölünmeler modern ekoloji hareketinin güçlü bir şekilde yüzleşmesi ve meydan okuması gereken çok önemli meselelerdir. Hiyerarşiyi ortadan kaldırmak istiyorsak, onun nasıl ortaya çıktığını bilmemiz gerektiğini vurgulamalıyım. … Hiyerarşinin ve tahakkümün yapısı hakkında net bir anlayışa sahip olmadıkça, toplumsal ve biyotik olanın birbirileriyle nasıl etkileştiğini anlayamamakla kalmaz, ilk doğaya hakim olma düşüncesinin kökenlerinin insanın insana hakim olmasında yattığını anlayamayız ve en ciddi ekolojik sorunlarımızın toplumsal kökenine ilişkin var olan azıcık anlayışımızı da yitiririz”.

Egemen sistemin uygulamaları içinde, Bookchin’in duyarlılığını haklı çıkaran örneklere rastlamak hiç de zor değildir: Sidney’deki Göz Çalışmalar Merkezi Müdürlüğü verilerine göre Aborjin çocukları, % 80’lere varan oranlarda tedavi edilemeyen kataraktlar sebebiyle, kör edebilen trahom hastalığının pençesindedirler. Dünyanın gelişmemiş ülkelerinin bile üstesinden geldiği bu hastalık, “aşırı nüfus, temiz su ve kanalizasyon sistemlerinin olmaması ve benzeri sefalet durumları” nedeniyle göz kapaklarının enfeksiyon kapmasıyla oluşmaktadır ve tamamen önlenebilir niteliklidir (Pilger, 2003: 190-191). Söz konusu hastalığın, gelişmiş bir ülkede sadece Aborjin topluluklarında görülüp, beyaz insanlarda görülmemesi karşısında sorun, salt “aşırı nüfus, temiz su ve kanalizasyon sistemlerinin olmaması ve benzeri sefalet durumları”  gibi çevre sorunlarına dayanarak açıklanamaz. Sorunun, çevre sorunundan daha çok, ülkedeki yönetim yapılarının (etnik ayrımcılık gibi) hiyerarşik ve tahakkümcü anlayışlarına dayandırılması akla daha yatkındır.

Cinsel işbölümü ve kan bağına dayanan organik toplulukların yerini hiyerarşik ve sınıflı toplumların alması, insan-doğa ilişkisinin bozulmasına yol açmıştır. İnsanın insan üzerinde kurduğu tahakküm, aynı zamanda doğa üzerinde tahakküme yol açmıştır. Dolayısıyla, sorunun temelinde evrimsel süreçle beraber gelişen tahakküm ve baskı eğilimler yatmaktadır. Hiyerarşi ve tahakkümün toplumdaki yeri ve etkisi çözümlenmedikçe, ekolojik sorunların çözülmesi olanağı yoktur (Bookchin, 1996a: 63). İnsanlar arasındaki tahakkümün doğaya sıçraması ile birlikte, doğa sistematik olarak sömürülmeye ve kaynak sağlayan bir nesne olarak görülmeye başlamıştır. Turan’ın da belirttiği gibi bu sürecin kaçınılmaz sonucu olarak insan-doğa (birinci doğa-ikinci doğa) arasındaki bütünsellik ortadan kalmıştır (Turan, 2002: 217).

Biyolojik evrimden toplumsal evrime geçerken, birinci ve ikinci doğalar arasındaki ara bölgede, toplumsal evrim gittikçe artarak hiyerarşik biçimleri kullanmaya başlamıştır (Bookchin, 1996b: 149). Patriyarkal aile yapısı içinde erkeğin kadına hükmettiği ve sömürdüğü dönemlere kadar uzanan hiyerarşik bakış açısıyla insanlar giderek artan ölçüde birer kaynak ve nesne olarak görülmüştür. Toplumsal tahakkümle birlikte ortaya çıkan hiyerarşiler, sınıflar, mülkiyet ve devlet kurumları, kavramsal planda insanın doğa ile ilişkisine de aktarılmıştır. Böylece, doğa da bir kaynağa, nesneye ve acımasızca sömürülecek bir hammaddeye dönüşmüştür. Bu dünya görüşü, sadece hiyerarşik toplumun kültürüne egemen olmakla kalmamış; kölelerin, serflerin, sanayi işçilerinin ve farklı toplumsal sınıflardan gelen kadınların da içinde olduğu (Bookchin,1994b: 51) yaşamın her alanına nüfuz etmiştir.

Toplumsal Ekoloji’de hiyerarşi, sadece sınıf ve devlet olgularına bağlı olarak kavramsallaştırılan ekonomik ve politik sistemleri değil, kültürel, geleneksel ve psikolojik itaat ve komuta sistemlerini ifade eder. Buna göre, hiyerarşi ve tahakküm, “sınıfsız”  ya da “devletsiz” bir toplumda da kolayca varlığını sürdürülebilir. Yaşlıların gençler, erkelerin kadınlar, bir etnik grubun başka bir etnik grup, bürokratların kitleler, kentin kır, psikolojik anlamda aklın beden, araçsal akılcılığın ruh, toplum ve teknolojinin doğa üzerindeki etkisi olmak üzere, hiyerarşi ve tahakküm geniş bir yelpazede düşünülmelidir (Bookchin, 1999b: 41; Merchant, 1992: 145).

Birinci doğada organik yaşantılar süren insan topluluklarında hiyerarşi olmadığı gibi doğanın diğer unsurları arasında da hiyerarşi olmadığı ileri sürülür. Buna göre ekoloji, ekosistem düzeyinde hiyerarşi tanımaz. Yani, “hayvanlar kralı” olmadığı gibi “en alt sınıf karıncalar” da yoktur (Bookchin, 1996a: 63). Çünkü yukarıda tartışıldığı üzere, doğada tek etik öznenin insan olduğundan hareketle, doğanın insan dışındaki unsurlarına yüklenen hiyerarşik değerler/anlamlar, tamamıyla ikinci doğanın yaratılmasıyla ortaya çıkan bir durumdur. Bu nedenle, doğadaki canlıların hiyerarşik oluşu, doğal bir gerçeklik değil, tersine, “doğal dünyayla ilişkilerimizin ve toplumsal tutumlarımızın yansımaları…” (Bookchin, 1996a: 63) olarak değerlendirilmelidir.

Toplumsal Ekoloji,  hem yıkıcı hem de besleyici yetenekleri olan insan ile doğa arasındaki ilişkilerde belirleyici olanın “duyarlılık” değil, “toplum” türü olduğunu savunur. Bu yüzdendir ki, emretme ve itaat etme ilişkileri de kişisel, toplumsal ve tarihsel bağlamlarda, dolayısıyla toplumun yeniden kurulması bağlamında ele alınır. Böylece, “toplumsal sorun”, günümüzde geçerli olan kısıtlı ekonomik yorumları içeren, ama onun da ötesinde bakış açılarıyla irdelenir. Bookchin’in ifadesiyle, “Toplumsal Ekoloji, ‘toplumsal mesele’yi sınırlı hukuk alanından özgürlüğün sınırsız alanına, hâkim olan akılcılık, bilim ve teknoloji anlayışından bu anlayışın liberter yorumuna, toplumsal reform tasarılarından toplumun radikal bir biçimde yeniden kurulmasına taşır” (Bookchin,1999a: 55).

Ekolojik Toplumun Temelleri

Toplumsal Ekoloji’nin tutarlılığa ve akılcılığa dayalı öngörüleri, ekolojik bir toplum kurgusunun da temellerini oluşturur. Toplumsal Ekoloji’deki toplum tasarımı, geçmişte yaşananlar, günümüzdeki mevcut durum ve gelecekteki olası gelişmeler ışığında belirlenmiştir. Bu konuda Bookchin şöyle demektedir (Danek, 2002):

“ 20. yüzyılda ne oldu? 21. yüzyılı etkileyecek olanlar nelerdir? … Eğer toplumun yönünü liberter bir tarzda değiştireceksek, sistematik ve tutarlı bir proje geliştirmemiz gerekecek. Tutarlılık, sadece politikada ve örgütte önemli değil, ekonomi, tarih ve filozofide de çok önemli”.

Toplumsal Ekoloji’de “hedef kitle”, halk ve onların kendi yaşamlarını/kaderlerini kontrol etmelerini sağlayacak “doğrudan eylem” kapasiteleridir (Bookchin, 1996a: 50). Bu noktada, ekoloji gruplarının çözüm konusunda hükümetleri, uluslararası ya da ulusal devlet kurumlarını hedef seçmeleri eleştirilir. Toplumsal Ekoloji’ye göre asıl çağrı halka yapıldığı takdirde hiyerarşi ve tahakküm ilişkileri üretmeyen bir toplum oluşturulacak ve böylece her birey kendi geleceğine hükmedebilecektir (Bookchin, 1996a: 50-51).

Çağrı grubunun halk olarak seçilmesi ile “doğrudan eylem”in hedeflenmesi bir bütün oluşturur. Nitekim bu tutum, Toplumsal Ekoloji’nin hiyerarşi ve tahakkümü yok etme hedefinin tutarlı olarak gerçekleşmesi bakımından oldukça önemlidir. Çünkü doğrudan eylem, “zorba bürokrasiler eliyle halktan gasbedilen toplumsal yaşam üzerinde kişisel gücün yeniden etkinlik kazanması doğrultusunda belirleyici bir adım” (Bookchin, 1999a: 52) olarak görülür. En radikal anlamıyla doğrudan eylem, yasama gücünü kendi eline alan özgür kent demektir (Bookchin, 1996b: 55). Bu anlamda doğrudan eylem, bireylerin sistemden kopmaları gereğini kavramalarını, mevcut kurumları, onların bürokratlarını, uzmanlarını ve liderlerini bir kenara itip, yasa üstü, ahlaki ve kişisel eyleme zemin hazırlayarak, dışarıdan etki yapmaya başlamalarını ve doğrudan toplumsal yaşamın içine girmelerini sağlayacaktır.

Yukarıdaki temel hedeflerinin toplamı olarak Toplumsal Ekoloji’de belirlenen nihai hedef, “ekolojik bir toplum” oluşturmaktır. Bookchin, ekolojik bir toplum oluşturmayı, sadece “arzu edildiği” için değil, aynı zamanda “zorunlu olduğu” için hedeflemektedir (1996a: 72).

Ekolojik Toplumun Teorik Kurgusu

Toplumsal Ekoloji, son üç bin yıl boyunca elde edilen evrensel bir “hümanitas” anlayışının yitirilmediğini varsayarak, bireysel özerklik üzerine güçlü bir vurgu yapar. Ekolojik toplumda, hiyerarşinin yerine karşılıklı bağımlılık öngörülür ve beraber çalışma, bakım, işbirliği, güvenlik ve sevgi gibi derinden hissedilen biyolojik ihtiyaçları karşılayan organik niteliklere gönderme yapılır. Böylece, özgürlük doğanın, bireysellik toplumun seçme zorunluluğunun, kişilik toplumsal bütünlük gereksinimlerinin yerine konamayacaktır (Bookchin, 1994: 455-456). Ekolojik bir toplumda insan, geniş olarak ve özgürce tanımlanmış toplumsal grup içinde kendi türüyle yaşamak, ona özen ve sevgi göstermek üzere yapılandığını kabul edecektir.

Toplumsal Ekoloji’de, ekolojik bir toplum yaratma hedefi bir tercih değil, bir zorunluluk olarak değerlendirilir. Söz konusu toplum kurgusunda, otoriter toplumsal ve kurumsal yapılanmadan özgürlükçü yapılanmaya geçiş öngörülür. Ekolojik toplumun özgürlükçü esası, genellikle oldukça büyük ve ortak bir ata kavramına dayalı olan klan ya da kabile biçimlerinden çok, özgür bir şekilde yaratılmış, insani boyutlarda ve bilinçli olarak geliştirilen ilişkilerin bulunduğu “komün” çerçevesinde yapılanır (Bookchin, 1994: 487). “Ademi merkezileşme” ve “insani ölçek” yeni ekolojik toplumun temellerini oluşturur (Bookchin, 1996a: 182). Diğer deyişle, Toplumsal Ekoloji’de biçimsiz kentsel yığıntılar aşamasından, “insani boyutlu”, içinde yerleştikleri özgül ekosistemlere büyüklük, nüfus, ihtiyaçlar ve mimari bakımdan duyarlılıkla uydurulmuş “eko-cemaatler” ön plana çıkar. Böyle bir toplum tasarımında ekolojinin doğa boyutuyla ilgili olarak, modern tekniklerin, fabrikaların, tarım çiftliklerinin, teşebbüslerin ve madenlerin yerine, kavranabilir bir “halk teknolojisi” yaratmak üzere, güneş, rüzgar, akarsu, yeniden döngüye sokulan atıklar ve bitkilerden yararlanan insani ölçekli eko-teknolojilerin hayata geçirilmesi öngörülür. Öte yandan, ekolojinin insan boyutu ile ilgili olarak da profesyonel şiddete dayalı devlet kurumları yerine, karşılıklı yardıma dayalı toplumsal kurumların geçirilmesi esastır. Merkezi toplumsal biçimlerin yerine, ademi merkezi halk meclisleri; temsilciler ve bürokrasiler yerine her biri dönüşüme, kurayla seçilmeye ve dolaysız geri çağırmaya tabi, yetkilendirilmiş idari güç ile sözcülerden oluşan topluluklar konulması tasarlanır (Bookchin, 1996a: 273-274).

Toplumsal Ekoloji, “özgürlükçü” ve “ekolojik” toplumunun ana hatları üzerine oluşturulmuş bir düşünceler bütünüdür. Bookchin’in deyişiyle “…günümüzün sorunlarına yönelik … politik ve ekonomik çözüm…aynı zamanda ekolojik bir çözüm…”dür (Bookchin, 1994: 71). Dolayısıyla, Toplumsal Ekoloji’nin ekolojik toplum kurgusunda doğa ve insan farklı kategoriler olarak ele alınmaz. Tersine, her ikisinin birlikte ele alınması öngörülür. Bu bağlamda, ekolojik toplum kurgusunun temel kavramlarından birisi, komün yapısının özü olarak tasarlanan “eko-cemaatler”dir. Eko-cemaat, kentle kır arasındaki ve hatta mesleki görevlerin değişimi ya da çeşitlendirilmesiyle endüstri ve tarımı, entelektüel ve fiziksel çalışmayı kaynaştırarak, zihinle beden arasındaki açığı kapatmayı amaçlayan bir yapıdır.

Bir eko-cemaat, üretimde kalıcılığı ve niteliği ön plana çıkararak, esnek, her amaca uygun makinelerden oluşan yeni tür bir teknoloji ya da “eko-teknoloji”ler kurma öngörüsü taşır. Böyle bir teknoloji, eko-cemaatin kolaylıkla yeniden döngüye sokulabilen kirletmeyen materyaller ya da atıklardan yararlanmasını sağlamak üzere,  doğanın tükenmez enerji kapasitesini kullanacaktır (Bookchin, 1996a: 72-73). Ekolojik bir toplumda, küçük ve çok amaçlı makinelere, insan ihtiyaçlarına göre biçimlendirilmiş teknolojilerdeki en son buluşlara, nitelikli malların üretilmesine ve asgari enerji harcamasına dayanan endüstri kuruluşları çeşitli bölgelere yerleştirilerek, olabildiğince çok topluluğa hizmet etmesi amaçlanır. Bu bağlamda, ademi merkezileşme, devasa kentlerin yarattığı, sadece yakılabilen ya da muazzam oranlarda denizlere boşaltılan katı atık sorunlarından sakınmayı olanaklı kılacak bir yaklaşım olarak görülür (Bookchin, 1996a: 72-73). Bu, aynı zamanda ikinci bir “endüstri devrimi” olarak nitelenir (Simonnet, 1990: 71).

Eko-cemaat öngörüsü “karşılıklı bağımlılık ve bütünlük” düşüncesine dayanır. Eko-cemaat yapısına dayalı toplum, kendilerini dışarıdan yalıtan (otarşik) bir nitelik taşımaz. Tersine, bu tür bir toplumda, bulunduğu bölgedeki diğer kasaba ve kentler ile karşılıklı bir yükümlülük (konfederal) ağı içine girmelidir. Bu bakımdan, yerleşimler arasında karşılıklı bir bağımlılık vardır ve bu bağımlılık, en az bireylerin birbirine karşılıklı bağımlılığı kadar önem taşır. Kültürlerin karşılıklı etkileşim sonucu gelişmesi, ekonomik ilişkilerin bir sonucu olarak kendiliğinden ortaya çıkacaktır. Ortak gereksinim ve kaynaklar, paylaşımı doğurur; paylaşım ise iletişimi beraberinde getirerek yeni fikirlerin ortaya çıkmasını sağlar (Bookchin, 1999b: 323).

Ekolojik toplumda “kendi kendine yeterlilik/özyeterlilik” talebi merkezi bir önem taşır. Bunun anlamı, bir yerleşimin büyüklüğünden bağımsız olarak, diğer yerleşimlere bağlı olduğu bir ağ çerçevesinde, kendi ekonomik kaynaklarını idare etmesidir. Bu kavramla, geri dönüşümü ve yerel/bölgesel hammaddelerin sağlıklı şekilde kullanılmasını kısıtlayan egemen sistemin rekabetçi ve uluslararası işbölümüne dayanan örgütlenme yapısının sakıncalarını gidermek anlatılmaktadır. Kendi kendine yeterlilik, yerel/bölgesel kaynakların kullanılmasını, eko-teknolojilerin uygulanmasını, tüketimin akılcı ve sağlıklı bir çizgide yeniden ölçeklendirilmesini ve kaliteli malların üretilmesini içerir (Ata, 2002: 22).

Ekolojik toplum, toplumsal ilişki ağını geliştirecek bütüncül bir özellik gösterir. Örneğin; topluluk üyelerinin, birbirleriyle elektronik araçlardan çok yüz yüze ilişki kurmaları (Bookchin, 1994: 488) ya da her yerleşim biriminin kendisine komşu olan yerleşimlerden yürüyerek ulaşılabilecek bir uzaklıkta olması öngörülür (Bookchin, 1999a: 193). Buna göre yerelcilik, hiçbir zaman “dar görüşlülük” olarak değil, tersine, “birey fikri” ile “evrensellik fikri”nin bir sentezi olarak yorumlanır.

Kent tasarımı da ağ ilişkilerine dayalıdır.  Ekolojik bir toplumda kent tasarımı, kent ve kentleşmenin yarattığı fiziki sorunların ötesinde boyutlar taşır. Bu bağlamda, kentin öncelikle toplumsal boyutta ele alınmasıyla, diğer –fiziksel- sorunların dolaylı olarak ortadan kalkacağı öngörülür. Egemen kent sistemine yöneltilen temel eleştirilerden birisini, yurttaşlık erdemi, demokratik idealler ve toplumsal sorumluluk aşılayan bir yer olarak kentin “etik” içeriğinin ortadan kaldırılması ve yerine, gelire, harcamalara, büyümeye ve işe önem veren girişimci bir kafa yapısının yerleştirilmesi (Bookchin, 1999a: 180) oluşturur. “İnsan ölçeği”ne göre tasarlanan kentler, insanın kendini gerçekleştirmesi ve toplumsal gerçekleşmenin mekânları olarak görülür. Kente ilişkin insancıl bakış, mekânın insanlar tarafından “kavranabilir” olmasını içerir. Bu olmadığı takdirde, insanların “yurttaş” olamayacakları ve kamusal yaşamın ortadan kaybolacağı ileri sürülür (Bookchin, 1996a: 181-182).  Dolayısıyla, kentlerde ademi merkeziliğe uygun bir yapı savunulur. Bunun için önce bireyin en yakın toplumsal çevresi olarak kentin, “yurttaşlar” tarafından tekrar ele geçirilmesi ve daha sonra da insanları toplumsal bakımdan işler kılacak şekilde yeniden yapılandırılması tasarlanır (Bookchin, 1996b: 39).

Eko-cemaatin temel özelliklerinden birisi de “özgürlükçü kurumlar”a dayalı olmasıdır. Özgürlükçü kurumlar, “insanlarla doldurulmuş” kurumlardır ve Bookchin’in ifadesiyle, “… bu terim, metaforik olarak değil, gerçek anlamıyla” algılanmalıdır (Bookchin,1994: 478). Bu tür bir kurum, temsili, anonim, mekanik ilişkiler çerçevesinde değil, doğrudan, yüz yüze ilişkiler çerçevesinde yapılanmıştır. İktidarın devredilmesini ve “seyirlik politika”yı değil, katılımı, ilgiyi ve etkinliği vurgulayan bir yurttaşlık duygusunu esas alır. Nihayet, özgürlükçü kurumların ana ilkesi; “tüm olgun bireylerin kendi toplumsal meselelerini, tıpkı özel meseleleri gibi doğrudan yönetmeleri” temeline dayanır (Bookchin, 1994: 478).

Özgürlükçü kurumlara dayalı bir toplumun ekonomisi ademi merkeziliğe göre belirlenir. Ekolojik toplumda, “belediyeleştirilmiş/konfedere bir ekonomi” söz konusudur. Böyle bir ekonomi, kişinin mülkiyeti, mesleki veya profesyonel çıkarları yerine, tamamen kişinin ihtiyaçlarını ve topluluktaki yurttaşlık temeline dayanan bir yararlanma hakkını içerir. Bu yerelleşmiş ekonomik sistemde, yaşam ve üretim araçları, bireyler tarafından değil,  yurttaşlardan oluşan bir meclis tarafından kontrol edilir. Diğer deyişle, ekolojik toplum tasarımında mülkiyet, devletin, özel sermayenin ya da partinin değil, halkındır ve bu bağlamda mülkiyet çıkarları herkesi kapsar (İdem, 2002: 20). Bir bölgenin kaynaklarının (konfederal olarak) yönetiminde, dar görüşlü çıkarlar, daha büyük insani çıkarlara ve ekonomik düşünceler, daha demokratik ekonomik düşüncelere dönüşür. Söz konusu kararların, konfederal olarak ve yurttaşlar meclisi eliyle alınması, ekonominin özel çıkar etrafında düzenlenmesi durumunu ortadan kaldırır ve yerine, ihtiyaçların giderilmesinde eşitliği koymayı hedefler (Bookchin, 2002: 48). Toplumsal Ekoloji’nin konfedere ekonomisi, onun özgürlükçü toplum projesinde öngörülen politika anlayışıyla uyumludur. Toplumsal Ekoloji’de “politika”nın, “toplumsal ya da devletçi nitelikte olmayan benzersiz bir özyönetim alanı” olarak tanımlanması[2], aynı zamanda onun yönetim anlayışının ipuçlarını da taşır.

Ekolojik Toplumun Etik İlkeleri

Ekolojik toplumun temel ilkelerinden birisi olan özgürlük, “herkes eşittir” ilkesine dayalı olan egemen özgürlük anlayışından farklıdır. Toplumsal Ekoloji’de “gerçek özgürlük, aslında, eşit olmayanların eşitliğidir” (Bookchin, 1996a: 68). Farklılıkların eşdeğerliliğinin, farklılaşma özgürlüğü ile iç içe olduğu (Cangızbay, 2003: 186) bu anlayış, güçleri ötekilerden daha az gelişmişlerin ya da yetersiz kalmışların yaşam hakkını korumaya dayanır. Çünkü egemen özgürlük ideali, bütün insanları “alıcılar ve satıcılar olarak eşit görme” eğilimindedir. Bu anlayış, pratiğe “eşitsizliğin kendisi” olarak yansımakta, hiyerarşi ve tahakkümü derinleştirmektedir.

“Eko-teknoloji” olarak adlandırılan ve kendi koşulları içinde ölçek olarak “insani”, yapı olarak “basit” ve yönseme olarak “ademi merkezi” olan (Bookchin, 1996a: 126) teknoloji yaklaşımı, hem özgürlük idealinin gerçekleşmesinde hem de ekolojik toplumun sürdürülmesinde önemli görülür. Eko-teknoloji, teknik olandan öte bir anlam taşır. Bu bağlamda söz konusu kavram, insan türüne ait ve insan dışındaki diğer türlerin ortak biyosferinin bir parçası olarak anlaşılmaktadır. Eko-teknoloji, “doğaya hükmetmek” üzere teknoloji kullanımını öngören “Prometeci” anlayışın yerine, teknolojiyi insanlığın doğayla ilişkilerini ahenkli kılmak için kullanmayı savunan ekolojik etiği koyar (Bookchin, 1996a: 108). Ekolojik etik, ekolojik toplumun önemli ilkelerinden birisidir. Çünkü, günümüzde “çevre duyarlı ” olarak adlandırılan teknolojiler, şayet “ekolojik etik”le eklemlenmezse, pekala hiyerarşi ve tahakkümü doğurabilirler. Daha açık ifadeyle, bu tür teknolojiler, hiyerarşik merkezileşmeyi doğuran büyük şirketler tarafından, sözde çevre duyarlılığı adına kurulup, işletilebilir. Dolayısıyla, Marx’ın fabrikaları proleteryanın eğitim yeri olarak görmesi gibi Toplumsal Ekoloji’de eko-teknoloji kullanımı, bir “halk teknolojisi” olarak nitelenir ve bu teknoloji, halkın “benlik”inin oluşması için bir imge olarak görülür.

Bilime bakış da teknolojiye yaklaşımla koşutluk içindedir. Ekolojik toplumda oluşturulacak yeni bilinç ve duyarlılığın, aynı zamanda “bilimsel” olması gerektiği önemle vurgulanmaktadır (Bookchin, 1994: 99). Bugüne kadar olan bilimsel ve toplumsal teorilerin kazanımları yadsınmadan, doğal dünyayla ilişki konusunda daha kapsamlı ve eleştirel analize dayalı yeni bir bilimsel anlayış kurulması öngörülmektedir. Yeni bilimsel anlayış, geleneksel bilimdeki gibi analitik bir yönteme değil, olguları birleştiren, birbirleriyle ilişkilendiren bütünlükçü bir yapıya sahip olacaktır.

Ekolojik toplumda “teknoloji”nin reddedilmemesi ve yeni bir bilimin öngörülmesi ve ekolojik etik çerçevesinde bunların kullanımı, Toplumsal Ekoloji’deki “tutarlılık ve akılcılık” ilkesiyle ilgilidir. Tutarlılık ve akılcılık, diğer bazı ekolojik düşüncelerde olduğu gibi “akıl karşıtlığı ve mistisizmi yücelten düşünsel eğilimler” ve de “postmodern eğilimler”le karşıtlık içindedir. Tutarlılık ve akılcılık, tutarsızlık, akıl karşıtlığı ve mistisizmin, tahakkümün kurumsal biçimlerini yücelten ve insanların acıları ile yaşamın nesnel koşullarını, psikolojik ve “gizli” güdülerle açıklamaya çalışan eğilime karşı çıkar. Bu bağlamda Toplumsal Ekoloji, günümüzde “yükselen değerler” olarak, akılcılığın yerini sezgiselciliğin, elle tutulur toplumsal muhalefetin yerini ayinler, büyüler, sihirli egzersizler ve mistik cemaatlerin almasına karşı çıkar.

Akılcı yaklaşımın izleri, “insan” anlayışında da görülür. Toplumsal Ekoloji’nin insana yaklaşımı, bazı ekoloji akımlarındaki gibi “insansevmez”  ya da çevre korumacılıktaki gibi “insanmerkezci” nitelik taşımaz. İnsanın doğa tarihindeki rolü ve yeri, ekolojik sorunlar adına kötülenmez. Öte yandan, insanın doğa karşısında “fatih” olduğu da savunulmaz. Bu konuda temel değer yargısı, insanın “tek etik özne” ve “değer”in kaynağı olarak görülmesidir (Bookchin, 1994: 47). Sadece insan, diğer yaşam biçimlerine değer biçen, eşi olmayan bir etik sistem yaratma kapasitesine sahip olduğundan, kendisine ait “özel bir değer” taşır. Bu bağlamda, “değerin kaynağı olarak insan yaşamı bir boz ayının ya da kurdun yaşamıyla eşdüzeye yerleştirilemez”. İnsan yaşamıyla ilgili bu değer anlayışı, “doğanın insan gereksinimlerine hizmet etmek için yaratıldığı” biçimindeki varsayımlardan farklı algılanmalıdır  (Bookchin, 1994: 47-50).

Toplumsal Ekoloji’nin ekolojik toplum tasarımı, hiyerarşinin olmadığı bir toplum yapısı öngörerek, anarşist ilkelere gönderme yapar. Bookchin’in ifadesiyle, “hiyerarşinin olmadığı anarşist bir toplum, ekolojik ilkelerin uygulanması için önkoşuldur” (Bookchin, 1971: 70).  Bu bağlamda ekolojik bir toplum için yiyecek temini ve üretimde “biyo-bölgeler” oluşturulması, “ademimerkeziyetçilik” ilkesinin benimsenmesi ve “yüz yüze (doğrudan) demokrasi” biçimlerinin kurulması temel ilkeler olarak görünmektedir. Diğer bir ifadeyle, Bookchin’in isteği, toplumsal gündemin etik öneminin eski (gerçek) haline kavuşturulmasıdır. Böyle bir etik yaklaşım ise kendi kendini yönetme duygusunu ve anlamlı bir toplum anlayışının yeniden diriltilmesini içerir (Moore, 2003).

SONUÇ

Ekolojik sorunların hızla arttığı ve derinleştiği günümüzde, bir an önce çözüm bulmak isteği, hemen uygulanabilir projelerin gelecekte gerçekleşebilecek projelere tercih edilmesi eğilimine yol açmaktadır. Bu acelecilik, mevcut projelerde egemen sistemin dayatmalarını içeren pek çok eksikliğin görülmesini engellemekte, büyük bir etik boşluğun oluşmasına; dolayısıyla gelecekte daha büyük sorunlara davetiye çıkarmaktadır. Bugün tüm dünya tarafından benimsendiği söylenebilecek olan sürdürülebilir gelişme yaklaşımı bile böyle bir boyut taşıması nedeniyle sorunludur.

Toplumsal Ekoloji, hemen uygulanma tasarısı olmayan, tersine, evrimsel bir değişim/gelişim anlayışıyla, uygulamayı halk hareketine bağlamaktadır. Bu yönüyle, ekolojik sorunlara çözüm arayan egemen yaklaşımların eksikliklerini gösteren bir “ayna” niteliği taşımaktadır. Nitekim Toplumsal Ekoloji perspektifiyle bakıldığında Sürdürülebilir Gelişme’nin mevcut sorunları engelleyemeyeceği ve hatta bunların gelecekte de sürdürülebilirliğini sağlayacağı anlaşılabilir.

Her ne kadar egemen sistemin yarattığı ekonomik, siyasal, kültürel ve teknolojik alışkanlıklar nedeniyle Toplumsal Ekoloji, bugün ve yakın gelecekte uygulanamaz görünse de ekolojik sorunların sebeplerini etik bağlamda yeniden düşünmek ve çözüm alternatiflerinin belli bir etiğe sahip biçimde kurgulanması bakımından önem taşımaktadır. Günümüzdeki ekonomik-toplumsal-siyasal ilişkilere Toplumsal Ekoloji’nin bakış açısından bakıldığında, pek çok olumsuz durumun varlığı dikkati çekecektir. Gündelik yaşamın akışı içinde kanıksadığımız/normal kabul ettiğimiz pek çok durumun, aslında nasıl hiyerarşik ve tahakkümcü bir nitelik taşıdığını görebilmek bakımından Toplumsal Ekoloji’nin yaklaşımı önemli görülmektedir. Bu bağlamda söz konusu bakış açısı, ekolojik sorunların gerçek sebepleri konusunda sorgulayıcı bir kişilik geliştirebilmek ve günümüzde bu tür sorunlara önerilen alternatifleri gerçekçi bir gözle değerlendirebilmek bakımından yaşamsal niteliklidir. Dolayısıyla, Toplumsal Ekoloji’nin düşüncesi, ütopik ya da uygulanabilirlikten yoksun bir düşünce olarak değil, bireylerin, toplumsal ve siyasal olarak kendilerini gerçekleştirebilecekleri etik bir ideal olarak değerlendirilebilir.

Ahmet Mutlu
Doç.Dr., Ondokuz Mayıs Üniversitesi İİBF, Kurupelit Kampüsü Atakum-Samsun, Türkiye

KAYNAKÇA

Ata, Sezgin, “Toplumsal Ekoloji’nin Politikası”, Toplumsal Ekoloji, S:1, Bahar 2002, 21-27.

Bookchin,  Murray,  Ekolojik Bir Topluma Doğru, Çev. A. Yılmaz, İstanbul, Ayrıntı Yayınları, 1996a.

Bookchin,  Murray,  Kentsiz Kentleşme, Çev. B. Özyalçın, İstanbul, Ayrıntı Yayınları, 1999b.

Bookchin,  Murray,  Toplumu Yeniden Kurmak, İstanbul, Metis Yayınları, 1999a.

Bookchin,  Murray, “Komünalist Karar Anı”, Toplumsal Ekoloji, S:1, Bahar 2002, 31-46.

Bookchin,  Murray, Özgürlüğün Ekolojisi, Çev. A. Türker, İstanbul, Ayrıntı Yayınları, 1994.

Bookchin,  Murray, Post-Scarty Anarchism, Berkeley: Ramparts Press, 1971.

Bookchin,  Murray, Toplumsal Ekolojinin Felsefesi, Çev. R. G. Öğdül, İstanbul, Kabalcı Yayınevi, 1996b.

Bookchin,  Murray, “İleri Kapitalizm Döneminde Radikal Politika”, http://www.ekoloji.org/makale/makaleler_ileri_kapitalizm_doneminde_radikal_politika.htm, (06.01.2014),

Bozkurt, Nejat, “Doğa, Çevre ve İnsan”, Felsefelogos, S:6, Mart 1999, 7-18.

Cangızbay, Kadir, Sosyalizm Ve Özyönetim, Ankara, Ütopya Yayınları, 2003.

Danek, David, “Söyleşi”, http://uk.geocities.com/anarsistbakis/makaleler/bookchin-roportaj.html/170402, (17.04.2002)

Des Jardin, Joseph R., Çevre Etiği, Çev. R. Keleş, İmge Kitabevi Ankara, 2006.

İdem, Şadi, “Toplumsal Ekoloji Nedir? Ne Değildir?”, Toplumsal Ekoloji,S:1,Bahar 2002,7-20.

Kılıç, Selim, Çevre Etiği, Orion Kitabevi Yayınları, Ankara, 2008.

Merchant, Carolyn, Radical Ecology, New York, London: Routledge.

Moore, John, “Prophets Of The New World: Noam Chomsky, Murray Bookchin, And Fredy Perlman”, Http://www.socialanarchism.org/sa20/20moore.html, (20.12.2004).

Pepper, David, Modern Environmentalism: An Introduction, London, Routledge, 1999.

Pilger, John, Dünyanın Yeni Efendileri, Çev. A.Çimen, İstanbul, Timaş Yayınları, 2003.

Simonnet, Dominique, Çevrecilik, Çev. M. Selami, İstanbul, İletişim Yayınları, 1990.

Tanilli, Servet, “Çevre, Teknik ve Felsefe”, Felsefelogos, S:6, Mart 1999, 35-40.

[1]  “Birinci doğa”, insani olmayan doğa, yani vahşi doğa olarak tanımlanabilir.  Vahşi doğaya diğer ekolojik ve çevreci yaklaşımlarda yakıştırılan “insansı özellik ve değerler -“inatçı”, “cimri” , “zalim”, “nazik”, “iyi” ya da “kötü” gibi nitelikler-” Toplumsal Ekoloji’de reddedilir (Bookchin, 1994: 40). Benzer şekilde, birinci doğa “kendinden etik” değildir. Çünkü -iyi ya da kötü- tek etik özne insandır (Bookchin,1994: 46-47). Dolayısıyla, “kötü kurt” ya da “yardımsever yunus” olamayacağı gibi aslan karşısında ceylanın “zavallı” olduğundan da söz edilemez.

[2] Toplumsal Ekoloji’de “politika” ve “yurttaş” kavramları, günümüzdeki içeriklerinden ve işlevlerinden farklıdır. Toplumsal Ekoloji’de bu kavramların, Antik Yunan’daki “gerçek anlamlarına kavuşturulması” amaçlanır. Bu konuda Bookchin şöyle der (2014): “ Politika ve yurttaşlık kavramlarının halihazırdaki anlamlarını(n) …

ne olmadıkları açıkça belirtmelidir. Politika, yönetme becerisi değildir ve yurttaşlar da seçmen ya da vergi mükellefi değildir…”