Dünden Bugüne Faşizm (1)


“21. yüzyıl insanının yanılgısı, faşizmin tekrar Nazi üniformasıyla geleceğini sanmasıdır.”

Umberto Eco

Genel Unsurlar

Değerli İtalyan bilim insanı Umberto Eco’yu bir kez daha saygıyla anıyoruz. Eserleriyle insanlığa en büyük hizmeti sunmuştur. Eco’nun deyimiyle “faşizmi bir kalıba” sığdıramayız. Ülkelerin farklı toplumsal koşullarına göre faşizm, kendisini güncelleyen bir olgudur. Dolayısıyla yerinde saymıyor; toplumsal gelişmelere göre başkalaşım geçirebiliyor. Taktiklerini ve sloganlarını da değiştirebiliyor ve kendisini kamufle edebiliyor. Kaynağı değişmiyor: “Uluslararası finans kapitalizmi”!.. 

Faşizm, liberalizm ve sosyalizmin karşıtı olarak ortaya çıkan bir ideolojidir, diyebiliriz. Ancak faşizmin bir ideoloji olup olmadığına ilişkin geçmişten günümüze tartışmalar devam ediyor. Bazı ideologlar, faşizmi hala bir düşünce biçimi, bazıları eyleme dayalı bir yapı olarak görüyorlar. Oysa faşizm tutarlı ve sistematik bir düşünce tarzı değil; kapitalist sistemin krizlerinden beslenen bir ideolojidir. Hem de   otoriter devlet üzerine kurulu radikal milliyetçi, ırkçı ve politik formlardan beslenen bir ideolojidir. Faşizm, düşünme eylemini tamamen dışlar. Lidere itaati zorunlu kılar.

Mussolini, insanların bencil ve güvenilmez varlıklar olduğunu düşünmüştür. Yine aynı şekilde Hitler, insanları iktidar hırsı, kıskançlık, açgözlülük ve korku türü motivasyonları harekete geçirdiğini iddia etmiştir. Faşist teorisyenler ile faşist liderlere göre kitleler içgüdüsel ve hayvansıdır; kandırılabilir ve kullanılabilir. Bunlar elit bir azınlık tarafından rahatlıkla manipüle edilebilir.

Faşizm, faşist iktidarın dünya görüşünü ve lider ilkesini belirleyerek örgütlenir. Basın ve yayının mevcut ideolojiye göre yayınlar yapmasını zorunlu kılar. Hâkim görüşe karşıt görüş, düşünce ve muhalif seslerin çıkması çeşitli baskı unsurlarıyla önlenir. Aykırı yazılı ve görsel yayınlar sansürlenir, kapatılır ve engellenir. Böylece tek tip düşünce, toplumda baskın hale getirilir. Faşizmin boyutu, bu koşulların somut uygulamayasıyla doğru orantılıdır.

İster klasik faşizm olsun, ister küresel, isterse İslami faşizm olsun, tümünün kaynağı aynıdır. Beslendiği ve yayıldığı alanlar da toplumun yapısal sorunlarından oluşan krizlerdir. Sonucu da bellidir: Sermayenin kanlı diktatoryası… Yani uluslararası finans kapitalizmin en açık, en gerici en şovenist ve en terörist diktatörlüğüdür. Faşizm, ne Mussolini’nin, ne Hitler’in, ne Salazar’ın, ne Pinochet’in ve ne de Kenan Evren’in isteği ve keyfiyeti doğrultusunda ortaya çıkan bir yönetim biçimi değildir. Uluslararası finans sermayesinin krize girdiği dönemlerde ortaya çıkan bir olgudur. Mussolini, Hitler, Kenan Evren ve benzerleri sadece sahaya sürülen eli kanlı tetikçilerdir.

Günümüzde toplumsal krizlerinden beslenen faşizm, ne Almanların Gamalı Haçı, ne siyah SS forması, ne kahverengi SA forması ve ne İtalyan faşistlerin Siyah Gömlekli üniformalıları ve ne de İspanya iç savaşında Franco’nun yönettiği falanjist parti gruplarıdır. Toplumların sosyo-ekonomik yapısına, yerleşik toplumsal kültürlerine, gelenek ve göreneklerine göre farklılık gösteren, ama sonuçları aynı olan yönetim biçimleridir. Kaynağı genel anlamda değişmiyor.

İki bölüm halinde yayınlanacak bu yazımızda Faşizmin tarihsel süreci üzerinde kısaca durmaya çalışacağız. 21. yüzyılda küreselleşmeye bağlı olarak yansıyan yeni faşizmin yansımalarını irdelemeye çalışacağız. Bu yazımız, tarihi süreç içinde yaşanan klasik faşizm ile ilgili verileri özetlemeyle ilgilidir.

Faşizm Nedir?

Fransızcada “fascisme” veya İtalyancada “fascismo” deyimi, dışlanmış bir sosyalist olan Mussolini [1] tarafından kurulan “siyasi hareket” sözcüğünden alınmıştır. Bu sözcük İtalyanca fascio “demet, sıkıca birbirine bağlı grup, çete” sözcüğünün Latincede “fascis” sözcüğünden evrilmiştir. “Fascis” eski Roma’da otorite simgesi olarak “taşınan çubuk demetine sarılı balta” sözcüğünden alınmıştır [2]. Roma’daki geçit törenleri sırasında devletin birliğini ve otoritesini temsil etmek üzere hâkimlerin önü sıra sırıklardan oluşan kılıf içindeki “balta”ya verilen isimdir.

Faşizm salt bir kalıba sığdırılan bir yapı olmaktan çok, toplumsal yapıya işleyen, iliklerine kadar kemiren ve onu çürüten toplumsal krizlerden kaynaklanan olgudur. Lenin’in deyimiyle “faşizm, çürümekte olan kapitalizm”dir. Clara Zetkin de “faşizm, sermayenin terörist egemenliğidir, demişti. Georgi Dimitrov’un Komintern’in 7. Kongresi’nde faşizmi “finans kapitalin en gerici, en şovenist, en emperyalist unsurlarının açık terörcü diktatörlüğü” olarak tanımlanmıştır. Faşizm, kapitalist sistem tarafından üretilen katliamcı bir ideolojidir. Dolayısıyla kapitalist sistem faşizmi dışardan getirtmez, bizzat kendi içinde barındırır. Faşizm, dışardan müdahale ile gelen bir tehlike değil, toplumun yapısal sorunlarından oluşan bir olgudur. İster postallı faşizm olsun, isterse çember sakallı; toplumun yapısal sorunlarından oluşan krizlerden beslenir. Bu krizi besleyen de uluslararası finans kapitalizmidir. Tanımları bir araya getirdiğimiz zaman “Faşizmin “Finans-kapitalin en şoven, en zorba unsurlarının açıktan kanlı katliamcı yönetim biçimi”dir, diyebiliriz.

Faşizm, milliyetçilik, din ve ırkçılık formunu kendi içinde barındırır. Toplumların yapısına göre değişik karakter gösterebilir. Bu bağlamda Doğu Akdeniz Havzası ülkeleri başta olmak üzere, Latin Amerika, Asya, Afrika, Uzakdoğu’da diğer bir deyişle emperyalizmle göbek bağı ile bağlı bulunan sömürge tipi ülkelerde askeri darbelerin kaynağı, salt dışardan verilen bir direktifle değil, aynı zamanda toplumsal yapının bu form ile uyumu aranır. Din formu, her zaman faşist yapının destekçisi olmuştur, çünkü gücünü maneviyattan değil, kapitalist üretim ilişkilerinden alan bir yapıyı yansıtmaktadır. Faşizm, bir ulusu, milliyeti ya da ırkı, bir birlik içinde yüceltip, diğer tüm ulus, milliyet ve ırklardan üstün tutan bir sağ ideolojidir. Faşizm, bir ırkın başka ırklara dayanan zulmünü emperyalist genişlemeyi, katliamı ve soykırımı teşvik eder. Faşizm ile ilgili geçmiş yazılarımızda anlattığımız gibi halk deyimi ile “faşizm, egemen sınıfların güdümünde asker, polis ve sivil bürokrasinin, emekçi, işçi, köylü, aydın ve ilericiler üzerindeki en azgın baskı rejimi”dir.  Bu baskı rejimi genel anlamda kanlıdır. Faşizm, emperyalist çağın bir olgusudur. Banka ve sanayi sermayesinin bütünleştiği finans sermayenin egemenlik kurduğu kapitalist aşamadır. Sermaye ihracı zora girdiği durumlarda klasik faşizm yöntemi ortaya çıkar. Lenin’in deyimiyle “Sermayenin ihraç zorunluluğu, kapitalizmin birkaç ülkede fazla olgunlaşmış olması olgusundan ve (tarımın geri kalmış olması ve yığınların yoksulluğu nedeniyle) sermayenin kârlı yatırım alanı bulamaması olgusundan ileri gelir.”

Faşizm tüm ilerici hareketlerin, devrimlerin, hatta burjuva devrimlerinin düşmanıdır. Faşizm modernitenin karanlık yüzünün bir parçasıydı ve hala öyledir. [3]

Faşizmin modernite ile ilişkisi paradoksaldır: Bir yandan “teknolojik modernleşme”den (teknik ilerleme, uçak, tank, yeni teknoloji ürünü medya, tıbbi keşifler vb.) yanadır, [4] diğer yandan ideolojik olarak irrasyonalist, “muhafazakâr devrimci” gericiliğin mirasçısı, politik olarak ultra-sağcıdır [5] ve modernite karşıtıdır.

Faşizmin Doğuşu ve Yükselişi

Faşizm, emperyalist çağın kanlı bir olgusudur. Banka ve sanayi sermayesinin bütünleştiği finans kapitalin, egemenlik kurduğu kapitalist aşama, bilindiği gibi emperyalizm diye adlandırılır. Ancak faşizmin tarih sahnesine ilk çıkışı hiç şüphesiz ki emperyalist çağla birlikte olmuştur. Sosyalizmin ortaya çıkışından sonra faşizm olgusu kendisini tarih sahnesinde göstermiştir. Bilindiği gibi önce Avrupa’da, tekelci sermayenin işçi sınıfına ve emekçilere karşı kendi siyasal iktidarlarını pekiştirmek amacıyla kurduğu kanlı ve katliamcı bir rejim olmuştur.

Faşizm, önceleri siyasi bir hareket, sonra da rejim olarak ortaya çıktı. 1920’lerin başında siyasi bir rejime dönüştü, 1930’lardan itibaren dünya halklarını tehdit eden bir yapıya büründü. Faşizmin iktidara gelmesi ve yükselmesi, gerek egemen sınıfların kendi aralarında ve gerekse sınıflar arasında mevcut iç çelişkilerin keskinleşmesi ve derinleşmesi dönemine denk geldiğini söylersek yanlış olmaz. Sosyalizm korkusunun kapitalist-emperyalist devletlerin egemen sınıflarını kuşattığını da buna eklersek krizlerle birlikte faşizmin nasıl ortaya çıktığını görebiliyoruz. 

Birinci Paylaşım Savaşının başladığı 1914 yılı emperyalist ülkelerde siyasi ve ekonomik krizler baş göstermişti. Savaş dönemi ile savaş sonrasında 1917-1921 tarihleri arasındaki derin krizle birlikte milliyetçi işçi hareketinden esinlenen faşist hareket, İtalya’da sol görüşleri etkisizleştirerek sosyalizme, komünizme, liberalizme ve burjuva demokrasisi ile geleneksel sağcı muhafazakârlığa karşı bir hareket olarak ortaya çıktı. Sosyalist sistemin inşasının korkusu aynı zamanda faşizm için ayrı bir gerekçe olmuştur. Faşizmi bir dünya görüşü olarak benimseyen Benito Mussolini, İtalyan milliyetçiliğini temsil eden bir ideoloji olarak ortaya attığı 1922 tarihinden itibaren bu rejimin en kanlı ve katliamcı yüzünü İtalyanlara göstermiş ve yaşatmıştır. Ekonomik durgunluğu izleyen kaos ortamı, iflaslar, işsizlik ve yoksulluğun çatışmaları körükleyen sınıflar arası çelişkilerin şiddetlendiği 1929-1933 büyük buhranın yaşanmasına, ekonomik krizlerin siyasi krizlerle bütünleştiği ve toplumsal çelişkilerin üst düzeye çıktığı, sol hareketlerin eksik ve etkisiz kaldığı ortam, faşizmin nesnel koşullarını fazlasıyla hazırlamıştı. Gerek 1922 İtalya’sında ve gerekse 1933 Almanya’sında faşizm, Sovyet devrimine karşı kapitalizmin kurtarıcısı olarak sahne almıştır. 

Faşizm I. Paylaşım Savaşı sonrasında Avrupa’da savaştan beklentilerini kaybetmiş ülkelerde ortaya çıkmış, II. Paylaşım Savaşı sonuna kadar devam etmiştir. Bu beklentilerini kaybeden ülkelerin başında Almanya ve Osmanlılarla birlikte İttifak Devletleri arasında yer alan ve savaşın başlamasından bir yıl sonra konumunu değiştirerek İtilaf devletleri tarafına geçen İtalya idi. İtalya, savaşın bitiminden sonra beklentilerini hem karşılayamamış ve hem de Ege Adalarını Yunanistan’a kaptırmıştı. Almanya ise, İttifak devletleri arasında yer alan, sömürgelerini kaybeden, Osmanlı devleti gibi yağmalanan bir ülkeydi. I. Paylaşım Savaşı sonrasında işgal edilmiş, ekonomisi çökmüş, sanayi tesisleri yıkılmış, aç ve sefil bir ülke durumuna düşmüştü. 

Avrupa’da Yugoslavya, Macaristan, Romanya, Belçika, Polonya, Avusturya, Yunanistan, Bulgaristan, Finlandiya gibi ülkelerde faşist hareketlerin yükselmiş olması, bunun dışında kalan “demokratik” Avrupa toplumlarında yönetime egemen olmamakla birlikte güçlü faşist hareketlerin ortaya çıktığını görüyoruz. İtalya, Almanya, İspanya, Portekiz’de faşist hareketler yükselerek iktidarı ele geçirdiğine tanıklık ettik. Japonya’da militarizmin hâkim olduğu dönemlerde Kore’nin ilhakı, Çin’in işgali ve sonrasında faşist rejimin inşası ve en son II. Paylaşım Savaşı ile biten militarizm… Savaş sonrasında faşizmin hem Japonya’da, hem de Avrupa’da ortadan kalktığını görüyoruz. 1950-1990 yılları arasında Türkiye, Paraguay, Guatemala, Bolivya, Brezilya, Şili, Arjantin, Uganda, Pakistan ve diğer coğrafyalarda faşizmi iktidara getiren insan hak ve özgürlüklerini hiçe sayan katliamcı askeri darbelerin ABD kaynaklı olduğunu ve bazı ülkelerde bu tür darbelerin hala devam ettiğini görüyoruz.

Burjuva devrimini tamamlamış ülkelerde faşist hareketlere bağlı rejimler tabanda yayılma özelliğini gösterir, tavana doğru yükselir ve halkın büyük kesimi tarafından desteklemeye zorlanır. Bunun en belirgin örneğini I. Paylaşım Savaşı sonrasında İtalya’da ve II. Paylaşım Savaşı öncesinde Almanya’da görüyoruz. Ancak geri kalmış, sömürge ve yarı sömürge tipi ülkelerde faşizm, tavandan başlar, ancak tabana doğru yayılma eğilimini göstermez. Diğer bir deyişle geri kalmış ülkelerde faşizm, toplumsal bir olgu olarak benimsenmez. Çoğunlukla askeri darbelerle iktidarı ele geçirir ve uluslararası sermayenin isteklerine bağlı uygulamaları devreye sokar. Bu tür toplumlarda askeri darbelere bağlı yönetimler süreklidir. Bu bakımdan Türkiye vb. ülkelerde askeri darbelerin eksik olmadığını görüyoruz. Her iki tip faşizmde ortak uygulama, karşıt düşünce ve muhalif seslerin çeşitli baskı araçlarıyla kıstırılmasıdır. Aykırı yayın yapanlar sansürlenir, yasaklanır, kapatılır ya da başta türlü yöntemlerle önlenir. Burjuvaziye dokunmaz, hedefi işçi sınıfı ve yoksul halktır. Faşizmin boyutu uygulama alanını bulduğu somut koşullarla doğru orantılıdır. Lidere bağlılık, milliyetçilik, militarizm, ırkçılık ve popülizm ön plandadır. Burjuva demokrasisini, tüm ilerici hareketleri, liberalizmi, komünizmi reddeder. Ekonomi politikası korporatizm adlı sistemdir. Yani topluma organizmacı bir gözle bakması ve tüm kesimlerin faaliyetlerinin ortak çıkara indirgeyen bir politik yaklaşım sergilemesidir. Bunun en tipik örneğini Mussolini döneminin İtalya’sında gördük. 1922 tarihinden itibaren faşist bir rejim olarak ortaya çıktığı İtalya’da Korporatif ekonomi uygulaması ile işsizlik azalmış ve milli gelir, burjuvazi lehine belirgin bir artış göstermiştir. İşçi ile işveren arasındaki ihtilaflarda faşist devlet uzlaşmacı bir yol izleyerek, işverenden yana tavır sergilemiştir. Benzer uygulamaları 1933 yılından itibaren Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi’nde (NSDAP) de görüyoruz.

Özelliklerine gelince; milliyetçilik, vatanseverlik, ırkçılık ve lidere biat ön plandadır. Hukuk, rejime göre yeniden dizayn edilir. Rejim karşıtlarının, etnisite gruplarının ve muhalefetin susturulması, muhaliflerin öldürülmesinin haklı gösterilmesi kanunlarla meşrulaştırılır. Popülizm başta gelen özelliktir. Yalan vaatler, toplumu galeyana getiren ateşli konuşma türü propaganda ve ajitasyonlar rejimin olmazsa olmazıdır. Otoriter ya da totaliter yapı kaçınılmazdır. Devlet ve iktidar, liderin benimsediği ilkelere göre yapılandırılır. Basın, yayın, yazılı ve görsel medya mevcut ideolojiye göre yayın yapmak zorundadır. Karşıt görüşler ve düşünceler baskı unsurlarıyla önlenir, zıt görüşleri içeren yayınlar sansürlenir, kapatılır veya başka türlü yollarla engellenmeye çalışılır. Bu yolla liderin mensup olduğu partinin veya kendi görüşünün karşısına çıkan farklı görüş ve düşünceler önlenir. Lider, kendisine iktidar yolunu açan, destekleyen büyük güçlerin emrindedir. Yukarıda belirttiğimiz gibi, faşizm liderin isteği doğrultusunda tesis edilen bir rejim değildir. Lider, sahaya sürülen bir aktördür, piyondur. 

Örgütsel özelliklerine gelince; militarizm kaçınılmazdır. Kitle iletişim araçlarının tekelleşmesine çalışılır, toplumsal coşku esastır. Büyük gösterilere hazır tutulmaya çalışılır. Rejimin lehine büyük gösteriler ve yürüyüşler önemli yer tutar. Bilim, rejime hizmet etmek zorundadır. Karşıt demek düşman demektir, yok edilmelidir. Politik karşıt ya biat eder, ya da yok edilir. Bu söylemler, kitlenin örgütlenmesi amacıyla yapılmaktadır. Partiye mensup milisler ile paramiliter çeteler, kitleleri sürekli kontrol eder. Yiğitlik ve kahramanlık formları marşlarla, şarkılar ve gösterilerle gündemde tutulur. Gençliğin dinamizmi savaş taraftarlığıyla ilişkilendirilir. Yiğitliğe, kahramanlık ve savaşçılığa sürekli vurgu yapılır. Ataerkil yapılar yüceltilir. Din kurumu faşizmin emrine girmiştir. Bu tür örgütsel ve biçimsel özellikler zaman zaman milliyetçilik, şovenizm ve militarizmden oluşan [6] “Üç Sütun Modeli” olarak özetlenir. Ancak “Üç Sütundan Modeli”nden ibaret sanmak, faşist ideolojinin temel özelliklerini göz ardı etmek gibi bir yanılgıya sebep olur.

Avusturyalı sosyal demokrat politikacı ve Marksizm’in teorisyenlerinden Otto Bauer, faşizmin dünya çapında yükselişi ile ilgili nedenleri şöyle sıralamıştır.

  • Birinci Paylaşım Savaşı sonrasında büyük grupların burjuva düzende toplumsal yaşamdan dışlanması, yoksullaşarak alt sınıflara düşmesi sonucu faşist milislerin tabanını oluşturması,
  • Savaş sonrasında yaşanan ekonomik bunalım sonucunda orta sınıfların ve köylü kesimin yoksullaşması ve bu unsurların burjuva partilerini terk ederek faşist partilere yönelmesi,
  • Ekonomik kriz sonucu kapitalist sınıfın kazancının azalması, sömürü düzeninin yükselmesini ve işçi sınıfının direncinin kırılması olarak gösterilmiştir.

Türkiye, yakın geçmişinde proto-faşist bir hareketin siyasal hayatında boy gösterdiği, faşist hareketlerin iktidara ulaşmak için devletin baskı aygıtı dışında paramiliter örgütler kanalında belirli toplumsal kategoriler üzerinde baskı ve şiddet uygulama stratejilerine başvurduğu bir toplumdur. 1970’li yılların karmaşık, ekonomik, siyasi ve ideolojik kriz ortamında siyasi iktidarı ele geçirebilecek gücü bulunmayan bu hareket [7], koalisyon hükümetlerinde yer almaya başladı. Türkiye’de MHP’nin başını çektiği faşist hareketler, egemen sınıfların direktifleriyle Sivas’ta, Çorum’da, Malatya’da, Maraş’ta, Gazi Mahallesi’nde kahvehane taramaları, din formunu kullanarak Aleviler üzerinde şiddet uyguladığı, kitleleri kontrol ederek katliamlar yaptığı, muhaliftir diye bilim insanlarını, gazetecileri, işçi ve öğrencileri katlettiği bir dönemi yaşatmıştır. Türkiye ile ilgili faşist hareketleri ve askeri darbeleri bir başka makalede ele almaya çalışacağız.

Faşizmin Sınıfsal Karakteri

Faşizm;

  • Ekonomik çöküntülerde, geçim sıkıntılarının yoğun olduğu dönemlerde ve enflasyonla baş edilmediği, sol muhalefetin güçlenmeye başladığı, işçi grevlerinin, gösteri ve eylemlerin yoğun olduğu dönemlerde ortaya çıkan baskıcı bir rejimdir.
  •  Toplum içinde belli bir grubun, diğerlerinden üstün tutulması, hor görülen gruba fiziki saldırılar düzenlenmesi, zulmedilmesi temeline dayanır. 
  • Toplumda belirli kesimler düşman ilan edilen, başarısızlıkların tüm suçu onlar üzerinde yığılan ve komplo teorileri üretilen bir yapıdır.
  • Faşizm, emek karşıtı, sermaye yanlısı bir rejimdir. Amacı işçi sınıfı örgütlerini bölmek ve parçalamaktır. Bu amaca ulaşmak için İtalya’da ve Almanya’da işçi sendikalarına saldırılar düzenlenmiş, örgütlenmeler yasaklanmıştı.
  • Düşman olarak ilan edilen kesimin temizlenmesinden sonra ülkenin eski günlerine kavuşacağı iddia ve inancının hâkim olacağı kanısı yaygındır. 

Salt bu iddia ve inançlara odaklanan liberaller, faşizmi sadece burjuva demokrasisinin asgari özelliklerini ortadan kaldıran bir rejim gibi görmüştür. Büyük tehlikeden habersizdirler. Onların nazarında faşizm, sadece anayasayı askıya alan, temel insan hak ve özgürlüklerini kısmen kısıtlayan bir rejimdir. Oysa bu rejim hafife alınamayacak boyuttadır. 

Faşizm, burjuva iktidarların yolsuzluklara dayalı yozlaşan sistemine karşı yeni bir iktidar alternatifi olarak ortaya çıkacağını iddia ederek mevcut iktidar ile parlamento içindeki partilerle arasına mesafe koymayı ilke edinmiştir. 

“İktidarla uzlaşı sağlanmaz tezini” ileri sürerek kitleleri türlü yalan propaganda mekanizmalarıyla ikna etmeye yönelik -önceki iktidarı- ötekileştirme ve terörize etme yöntemlerine başvurabiliyor. Örneğin, Almanya’da 1930’lu yıllarda yolsuzluklar için açılan davalar propaganda malzemesi yapılarak, Weimar Cumhuriyeti’ni “Yahudiler ve karaborsacılar cumhuriyeti” olarak ilan etmişti.

Faşizmin sınıfsal karakterini iki düzlemde görüyoruz. Birincisi faşist devletin emek karşıtı sınıfsal içeriği ile ilgilidir. Emekçiden yana olduğunu, ücretleri iyileştireceğinin ilanı ile ilgili… Yüksek enflasyon, geçim sıkıntısı, yoksulluk, işsizlik, savaş ve bunalımlar karşısında bankalara, finans devletine duyulan nefretin propagandasını yapar. İkincisi işçi sınıfının çalışma ve örgütlenmesine yönelik hukuki ve idari baskılardır. İktidara geldikten sonra da ücretleri budar, grevleri yasaklatır, işçi sınıfını egemen sınıfların kurduğu sendikaya üye olmaya zorlar. Örneğin İtalya’da faşizm iktidarı ele geçirdikten sonra işçi sınıfının örgütlü olduğu sendikaları lağvederek bağımsız sendikalar üzerinde baskılar kurmaya yönelmişti. 

İşe başvuranlarda aranan koşullardan biri de İtalya’da “faşist sendika kartı” gösterme zorunluğuydu. Grev çağrısı yapanlara 3 yıla kadar hapis cezası veriliyordu. Savaş döneminde işçilere askeri sisteme benzer kışla düzeni öngörülmüş; işçi sınıfı üzerindeki tahakkümü arttırmak için de patronlar ve devlet görevlileri tarafından işçilere ait notların alındığı “fişleme kartları” hazırlanmıştı.

Almanya’da da İtalya’dakine benzer uygulamalar görüyoruz. Çalışan işçiler arasında propaganda yapanlar ve toplumsal barışı bozanlar, “Haysiyet Divanları”nın önüne çıkartılarak “toplumsal haysiyeti ihlalden” yargılanma yöntemi getirilmiş, grev girişimleri “topluluğa karşı suç” biçiminde değerlendirilmişti. [8] Tüm bunlar yetmiyormuş gibi bu iki ülkede işçilerin ücretleri büyük oranda düşürülerek, çalışma koşulları ağırlaştırılmıştı. İşverenlerin verdiği ücreti az bulan işçiler, devlet düşmanı olarak ilan edilerek hapis cezası ile cezalandırılıyordu. 

İşçi ücretleri işletmeden işletmeye, bölgeden bölgeye büyük farklılıklar göstermiş, ücretlerde eşitlik ve adalet ilkesi tamamen devre dışı bırakılarak sözleşmelerde ücret düzenlemesi ile ilgili boş bırakılan alan işçiler tarafından imzalatılırdı. 

Bulgaristan’da sosyalist yönetim kurucusu ve ilk başbakanı Georgi Dimitrov’un dediği gibi “anayasal hakları ortadan kaldıran, grevleri yasaklatan, etnik şiddet uygulayan faşizmin odağında sınıf iktidarını korumak dürtüsü” yatmaktadır. Sınıf egemenliğinin politik sürekliliği için gerektiğinde ihbarcılık, jurnalcilik türü pratikler kaçınılmazdı. Polisiye önlemler, istihbarat tedbirleri ön plandaydı. Kısıtlama ve yasaklamalar adım başı uygulanırdı.

Almanya Komünist Partisi Komintern temsilcisi Clara Zetkin, Komitern’de yaptığı konuşmada İtalya’da faşizmin iktidara gelmesine ilişkin “Proletaryanın ilerleyişine karşı burjuvazinin intikamı değil”, “proleter devrimi gerçekleştirememiş proletaryanın çekmeğe mahkûm olduğu ceza” olarak vurgulamıştı.

Faşist Hareketlerin Ortak Özellikleri [9]

Avrupa ülkelerinden başlayan ve sömürge tipi ülkelere askeri darbeler şeklinde kanlı yüzünü gösteren faşizmin temelde taşıdığı ortak özellikler bazı niteliklerde benzerlik göstermiştir. Bunlar;

  • İnsan haklarını askıya alır, işkenceyi, idamı, suikastı, uzun süreli hapis cezasını onaylar.
  • Faşist düzende milliyetçilik ve sloganları, şarkıları, sembol ve işaretleri ile sair donatıları kullanır. 
  • Askerlik görevinin en kutsal görev olduğunu öne sürerek militarizm ön planda tutulur. Militarizmin fiziksel gücü kutsanır.
  • Gruplar, milliyetçi duygularla düşman gördükleri uluslara, ırklara, azınlıklara ve muhalif gördükleri liberallere, sosyalist ve diğer görüşlere karşı açık ve kanlı baskınlar düzenler.
  • Eğitime ve akademisyenlere karşı düşmanlık körüklenir. Hâkim görüşü benimsemeyen bilim insanları ve eğitim elemanlarına karşı suikastlar düzenlenir ya da keyfi tutuklanmalar baş gösterir.
  • Organize işçi hareketini burjuva düzenine karşı bir tehdit görerek işçi örgütlerini, sendikaları ortadan kaldırmayı ya da pasifize etmesini sağlar.
  • Faşizmde geleneksel cinsiyet ayırımı ön plandadır, dolayısıyla erkek egemenliğine ve eril şiddetine dayanan bir yapının savunucusudur.
  • Faşizm, gerektiğinde dinsel inançları kullanır. Dinsel prensipler liderin eylemlerine karşı olsa da dinsel terimler ve deyimler faşist liderlerin dilinden eksik olmaz.
  • Faşizmde korku ve sindirme eylemi ön plandadır. Gerektiğinde korku, motive edici bir araç olarak kitleleri kontrol amacıyla kullanır.
  • Faşizmde polisin, jandarmanın ve gerektiğinde paramiliter güçlerin yetkileri sınırsız bir şekilde genişletilir. Olağanüstü güce sahip bir ulusal polis teşkilatı oluşturulur.
  • Faşizmde sermaye şirketleri, sanayi ve iş aristokrasisi devletin koruması altına alınır. İşçilerin temel hakkı olan grevler yasaklanır, lokavt gibi insanlık suçu uygulamalar serbest hale getirilir. 
  • Faşizan uygulamalarda akraba, yakınlar ve dostlar yetkilendirilir. İktidar olunca da bu zevat ülke yönetimine getirilir. Dolayısıyla doğal kaynakların ve hazinenin kullanım yetkisi bu gruba verilir. Yolsuzluk, rüşvet, hırsızlık, suiistimal ve talan meşrulaştırılmış olur.
  • Hukuk tamamen işlevsizleştirilir. Güçler ayırımında yargı, tamamen bir liderin ya da bir grubun emri altına alınır. Haklı, haksız ayırımı yapılmaksızın tüm muhalifler, sosyal demokratlar, ilericiler, devrimci, solcu ve liberallere karşı yargı terörizmi devreye girer.
  • Basın ve yayın kuruluşlarının mevcut ideolojiye göre yayınlar yapması zorunludur. Mevcut yönetim görüşüne karşıt düşünceler ve muhalif seslerin çıkması çeşitli baskı unsurlarıyla önlenir [10].

Faşizmin gelişmesinde en büyük tehlike, serbest rekabetten doğan sermayenin değil, mali sermayenin gerici kesimlerinden kaynaklanır. Faşizm, demokrasinin karşıtıdır.

Liberalizme, demokrasiye, sosyalizme ve komünizme muhalif faşist eylemler; devlete saygı, güçlü bir lidere bağlılık ve aşırı milliyetçilik ile militarizme verilen önem gibi ortak özelliklere sahiptir. Faşizm, siyasal şiddeti, savaşı ve emperyalizmi, ulusal mutluluğa ulaşmak için bir araç olarak görür [11].

Avrupa’da Faşizm

Avrupa’da faşist dönem, uluslararası tekelci sermaye kontrolündeki milliyetçilik ve ırkçılığın doğasının gerçek yüzünü gösterdiği dönemdir dersek, abartı sayılmamalıdır. 

Bilindiği gibi Faşizm, ilk kez İtalya’da ortaya çıktı, onu Almanya takip etti. Faşizmin bu iki ülkede birbirine yakın sürede ortaya çıkması tesadüfi değildir. İki ülkenin de gelişim süreçleri birbirine paraleldir. Bu ülkelerde burjuva demokratik devrimleri, diğer Avrupa ülkelerine göre daha geç gerçekleşmiştir. Feodal ilişkilerin tasfiyesi, uluslaşma ve üniter devlet olma süreci tepeden inmeci bir şekilde gerçekleşmiştir. Daha geç kapitalistleşen bu iki ülke, burjuva siyasal kurumlarını ve toplum düzenini ancak devlet despotizmini kullanarak gerçekleştirmiştir. Bu durum aynı zamanda hammadde ve pazar ihtiyacını karşılamak için daha saldırgan bir emperyalist yönetimi de beraberinde getirmiştir. Bu ülkeler hiç şüphesiz ki sömürge elde etme mücadelesinde diğer emperyalist ülkelere göre bir hayli geride [12] kalmışlardır.

Birinci Paylaşım Savaşı’nda Almanya “Müttefik Devletler” arasındaydı ve savaşı kaybetti. İtalya ise önceleri “Müttefik Devletler” arasında yer almakla birlikte 1915 ve 1917 tarihinde imzaladığı anlaşmalarla “İtilaf Devletleri” arasına girmekle savaşı kazanan taraftı. Ancak İtalya’da gerek savaş sırasında ve gerekse savaş sonrasında iç düzende yaşanan kaos ortamı, ekonomik darboğaz, siyasi partilerin etkisizliği ve diğer nedenler ülkeyi iç karışıklıkların odağına çekmişti. 1912 tarihinde Trablusgarp Savaşı’nda Osmanlının mağlubiyeti ile Trablusgarp İtalyanlara verildi. Daha sonra başlayan Paylaşım Savaşı’nı kaybeden Osmanlı Devleti, 400 yıldan beri egemenliği altındaki 12 adayı kaybetti. Adalar İtalyanlara verildi. II. Paylaşım Savaşı’nda ise İtalya ve Almanya savaşı kaybetti. Ege Denizi’ndeki 12 ada 1946 tarihinde Paris’te yapılan Barış görüşmeleri sonucunda Yunanistan’ın egemenliğine girdi.

Faşizmle İlk Tanışan Ülke: İtalya

Birinci Paylaşım Savaşı’nda aradığını bulamayan ve payına sömürge ülke düşmeyen İtalya’da büyük yığınlar daha da yoksullaşmıştı. Rusya’da 1917 tarihinde gerçekleşen Ekim Devrimi ile birlikte Avrupa’da işçi sınıfı hareketleri hız kazanmıştı. İtalya’da sanayi de bu tarihlerde can çekişiyordu.

İşçilerin, olup bitenlere karşı tepkileri oldukça sert olmuştu. Sendikaların öncülüğünde genel grevler alışılmadık boyutlara ulaştı. İşçiler, fabrikaları ele geçirdi. Ocak 1920’de posta ve demiryolu grevlerini diğer grevler izledi; fabrika işgalleri başladı.

Bununla birlikte kırsal kesimde tarım alanında önemli değişiklikler meydana geldi. Büyük toprak sahiplerine karşı ayaklanan tarım işçileri ve köylüler, mevcut toprak düzeninin değişmesine sebep oldu. Büyük toprak sahiplerinin arazileri işgal edilerek topraklarına el konuldu. Mevcut siyasal iktidar köylülerin isteklerini kabul ederek kararnameler yayınladı. Bir bakıma topraklar toprak sahiplerinden kiralandı. Tohum, gübre ve ilaçlar toprak sahibi tarafından sağlandı. Kiracılık hakkı ile ilgili sisteme son verilerek tarım komisyonlarına devredildi. 

Sosyalist bir küçük esnafın oğlu olan ve geçmişi orduda onbaşı rütbesinde askerlik yapmış Benito Mussolini, kurucusu olduğu Ulusal Faşist Parti’nin iktidara gelmesinin ardından faşizm, 1920 tarihinden itibaren de bir kitle hareketine dönüştü. Taraftarlar arasında toprak sahipleri, küçük ve orta sınıf burjuvazi vardı. 1921 yılında da Ulusal Faşist Parti kuruldu.  Kilise ve ordu, partiyi destekleyenler arasındaydı. 

29 Ekim 1922 tarihinde başlarında Mussolini olmak üzere 50.000 kişilik faşist milisler Roma’ya yürüdü. Bu güç gösterisi sonucunda kral hükümeti kurma yetkisini Mussolini’ye verdi. Mussolini, imparatorluğu geri getirme sloganıyla yandaşlarını “Kara Gömlekliler” olarak bilinen “yarı askeri militarist” bir şekilde örgütledi. Kara Gömlekliler’in sloganları şiddet içerikliydi. Muhalif gruplara karşı sokak saldırıları düzenlendi. Eski Roma yöntemi selamlarıyla, şarkılarıyla, üniformalarıyla, resmigeçitlerle büyük yığınlar üzerinde önemli etkiler bırakıyordu.

İtalyan gazetelerinin ortak özelliği içinde bulunulan krizde faşist rejimin yayında yer almalarıydı. Mussolini’yi başbakan sıfatıyla parlamentoya hesap veren bir yetkili olmaktan çıkararak sadece krala formalite gereği hesap veren yetkilere sahip kılan OHAL yasalarını onayladı. Kanun Hükmünde Kararnameleri için parlamentodan onay alması gerekmiyordu [13]. Yargıyı işlevsiz hale getirtti. Tarafsızlık içinde karar veren hâkim ve savcıların ‘bugün Türkiye’de görüldüğü gibi’ görevlerine son verildi. Sekiz saatlik iş günü iptal edilerek patronlara çalışma saatinin ihtiyaçlarına göre belirleme hakkı verildi. İşçi ücretleri düşürülerek sabit hale getirildi. Topraksız köylülerin işgal sonrası ele geçirdikleri toprakların ve işgal altındaki fabrikaların sahiplerine geri verilmesi sağlandı. Mussolini’nin yaptıkları işlemleri tarihi kronoloji içinde kısaca özetlersek;

  • 3 Nisan 1926 tarihinde grev hakkı tamamen kaldırıldı.
  • 6 Nisan’da valilere geniş yetkiler verilerek ülkenin faşist yönetimi taşrada da pekiştirilmek istendi.
  • 1 Kasım 1926 tarihinden itibaren de komünist, sosyalist ve antifaşist yayın yaptıkları iddiasıyla muhalif medya organlarını yasaklayarak açık terör diktatörlüğü dönemini başlattı. Yasaklanan gazete ve dergiler arasında Komünist Parti’nin yayın organı Unita, Sosyalist Parti’nin yayın organı Avanti, sendikal gazete Battaglia Sindacali, Turin’de çıkan Stapma ve Milano’da yayınlanan Corriere della Sera gibi tanınmış burjuva gazeteleri de vardı [14].
  • 5 Kasım’da muhalif gazeteler kapatıldı, Nasyonal Faşist Parti dışında tüm parti örgütleri dağıtıldı. Sisteme karşı tüm demokratik kitle örgütleri ile faşist olmayan sendikaların faaliyetine son verildi. Tüm pasaportlara el konuldu.
  • 8 Kasım’da aralarında İtalyan Komünist Partisi Genel Sekreteri Antonio Gramsci’nin de olduğu komünist ve sosyalist partilere mensup milletvekillerini tutuklattı. Bir kısmı yurt dışına kaçmayı başardı.
  • 9 Kasım tarihinde 120 muhalefet milletvekillerinin vekillikleri düşürüldü. Devlete karşı gelmekle suçlandılar.
  • 25 Kasım 1926 tarihinde kabul edilen bir kanun ile İtalya’da faşizm koruyucu bir sistem olarak kabul edildi ve faşist sistem resmen yerleştirilmiş oldu.
  • 1932 tarihinde Dottrina del fascismo (faşizmin doktrini) “faşist ideolojinin taslağı”nı yayınladı. Ekonomik hayatı yeniden kurmak ve sosyal adaleti tesis etmek amacıyla 1932 sendikalizme dayanan korporatizm ile sınıf karşıtlıklarının aşılacağını düşünüyordu.  Ancak ardı ardına gelen askeri başarısızlıklar sonucunda 1943 tarihinde Büyük Meclis tarafından görevinden alındı. II. Paylaşım Savaşı’nda mağlup ayrılan İtalya’da Mussolini, 28 Nisan 1945 tarihinde İtalyan komünistleri tarafından idam edildi. 

İtalyan Faşizminin Özellikleri

  • İtalyan faşizminin temel argümanı aşırı milliyetçilik ilkesi üzerine kuruluydu.
  • Şiddet politikalarının kutsanması tüm kurumlarda geçerliydi.
  • Gelenekçilik ilkesine bağlılıkta taviz söz konusu değildi. 
  • Bayrak ve üniforma türü semboller abartılı kullanılıyordu.
  • Kalkınmanın ekonomiye verilen önemle doğru orantılı olacağı inancı hâkimdi.
  • Ekonomik hayatın yeniden kurulması ve sosyal adaletin tesisi amacıyla korporatizme önem verilmesi, “faşist devlet, kooperatiftir,” modeli ile işsizlik azaltılacaktı. 
  • Sermaye ile emek çatışmasının bir uzlaşmacı politika ile devlet otoritesi altında birleştirilmesi gerekliydi.
  • Egemenliğin salt üstün nitelikli insanlara ait olduğu görüşünün benimsenmesi inancı hâkimdi.
  • Devletin yüce bir organ olduğu kabul edilerek devlet karşısında insan hak ve özgürlüklerinin hiçbir değerinin olmadığı görüşü benimsendi.
  • Faşizmin, tek partiye dayanması ve faşizmde çoğulcu bir siyasal hayat asla kabul edilemez ilkesinin benimsenmesi adeta bir zorunluluktu. 
  • Faşist partinin, devletin en yüksek organı olduğu görüşü benimsendi.
  • Demokratik seçimlerin birer oyundan ibaret olduğu görüşü hâkimdi. Önder, halktan asla oy istemez. İcraatlarının kabul edilip edilmemesi için evet veya hayır cevabı yeterliydi.
  • Faşizm, batı demokrasisine ve Marksist-Leninist rejimlere karşıydı. Kapalı bir rejimi esas almalıydı.

Mussolini yönetimindeki Ulusal Faşist Parti, 400.000 insanın ölümünden sorumludur.


[1] Mussolini İtalyan Sosyalist Partisi’nin devrimci kanadına mensuptu. Reformizme karşıydı. Sosyalist Parti’nin parlamenter sisteme yakın kanadıyla araya mesafe koymuştu. 29 yaşlarında parti gazetesi “Avanti”nin editörü oldu. 1914 yılında İtalya’nın I. Paylaşım Savaşı’na girmesini desteklemiş ve çoğunluk tarafından partiden ihraç edilmişti. 

[2] Faşizm kelime kökeni, Etimoloji Türkçe

[3] Michael Mann, Faşistler, İletişim Yayınları, 2015-İstanbul, s.305

[4] Yaşar Ayaşlı, Dün ve bugün faşizm: Faşizm fenomeni (1) (sendika.org, 28 Ocak 2021)

[5] Tanıl Bora, Türk Sağının Üç Hali (Birikim Yayınları, İstanbul, 2010, s.305)

[6] https://tr.wikipedia.org/wiki/Faşizm  

[7] Şirin Tekeli, Faşizm ve Kadınlar (İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Dergisi, s.406 – 407, 7 Ekim 2011)

[8] Kansu Yıldırım, Faşist diktatörlerin sınıfsal karakteri üzerine (Bir Gün gazetesi, 14.10.2018)

[9] http://www.paganx.org/fasizm-nedir.html.

[10] Filozof net 2018

[11] Jackson J. Spielvogel. Western Civilization. Wadsworth, Cengage Learning, 2012. P. 935 (wikipedia).

 [12] İsmail Bostancıoğlu, Üçüncü Dünyada Faşizm (Türksolu.com.tr).

 [13] https://tr.wikipedia.org/wiki/Faşizm

 [14] Evrensel Gazetesi, Gerhard Feldbauer, çeviri Semra Çelik, İtalya’ya faşizm nasıl geldi (20 Kasım 2016).

Mazhar ÖZSARUHAN
Latest posts by Mazhar ÖZSARUHAN (see all)