Taşrada devrimci olmak

Türkiye’de kapitalist değişim/dönüşüm o kadar hızlı ve çarpık gerçekleşiyor ki, dönemsel olarak her şey değişebiliyor. Yıllar önce doğup büyüdüğünüz veya bir şekilde bildiğiniz bir kenti yeniden gördüğünüzde tanımakta güçlük çekiyorsunuz. Kapitalizmin ve buna bağlı olarak rant ekonomisinin geliştiği her yerde, önce hızlı ve çarpık bir yapılaşma dikkat çekiyor. Beton yığınları halinde yapılmış yeni binalar, geniş asfalt yollar, yüksek minareli ve çarşılı camiler, çok sayıda ve hareket halinde değişik marka otomobiller vb. Kısacası bir bütün olarak baktığınızda büyük bir şantiye görünümündeki çarpık kent manzaralarıyla karşılaşıyorsunuz.

Bunların yaşadığınız kente benzerliğinden dolayı artık her yerde aynı özelliği taşıdığını fark ediyorsunuz. Bu panoramik yapıya biraz daha dikkatli bakınca dev süpermarketleri, İslami sermayenin holdinglerini, tekelci sermayenin otomobilden dayanıklı tüketim mallarına kadar olan renkli ve büyük tabelalı temsilciliklerini, çirkinlik abidesi iş merkezlerini filan görüyorsunuz.

Ya insanların değişen kıyafetlerine ne demeli? Nasıl olup da kadınların tek tip halde giyinir hale geldiğini, sakallı erkeklerin çoğaldığını düşünmeye başlarken; içkisiz aile lokantaları, aile çay bahçeleri, aile bilardo salonları ve tesettür mağazaları dikkatinizi çekiyor. Dahası sinemalarda, yüzme havuzlarında kadın günleri olduğunu, gençlerin sokaklarda sarmaş dolaş yürüyemediklerini, içki içilen ve canlı müzik olan çok az yer kaldığını ve bunların da kentlerin dışına çıkarıldığını görüyorsunuz.

Derken kentteki insan ilişkileri dikkatinizi çekiyor. İlk karşılaşmalarda sıcaklıktan ve sevecenlikten etkileniyorsunuz. Ama kısa bir sohbetten sonra, “Ne var ne yok?”, “Ne iş yapıyorsun?” gibi soruların ardından (bazen senden daha aceleci davranıp bu soruları onlar soruyor) şaşırmaya başlıyorsunuz. Eskiden ilişki halinde olduğunuz eski devrimcilerin, solcuların bu kentlerde hep aynı ve daha çok da marjinal işleri yaptıklarını anlıyorsunuz. Yani, lokantacılık, meyhanecilik, tekel bayiliği, kahvehane, bilardo, atari salonu, internet kafe vb. işler genellikle solcular tarafından yapılıyor.

Kentteki eski devrimcilerin bir kısmının aile imkanlarıyla zenginleşerek geleneksel bir yaşam biçimi kurduğunu ve bunların ekonomik çıkarlarına dayalı olarak CHP’den AKP’ye kadar geniş bir yelpazede düzen partilerinde siyaset yaptıklarını öğreniyorsunuz. Bir şekilde eski siyasal ve örgütsel faaliyetinden uzaklaştığını, marjinalleştiğini, bir kısmının alkolün esiri haline gelerek eski güzel günlerin özlemiyle avunduklarını görüyorsunuz. Taşrada devrimciliğin eskiden beri büyük kent devrimciliğine benzemediğini bildiğiniz için bunların hiçbiri size şaşırtıcı gelmiyor. Bir ucunuz taşralı olduğu için eskiden beri bildiğiniz bazı olgular sizi yeniden düşündürüyor:

Taşradaki devrimcilerin hepsi birbirini iyi tanıyor. Herkes birbirinin geçmişini, alışkanlıklarını, zaaflarını, yerel niteliklerini; dinsel, kültürel ve etnik özelliklerini; aile, çevre ve örgütsel ilişkilerini vb. biliyor. Bu nedenle herkes birbirine karşı farklı bir insani duyarlılık, titizlik ve sosyallik gösteriyor. Arkadaşlık, dostluk, akrabalık adına şu ya da bu türden kurulan kendine özgü ilişkiler de sosyal dayanışmanın tipik biçimlerini oluşturuyor. Ancak herkes birbirini çekiştirmekten, birbiri hakkında dedikodu ve spekülasyon yapmaktan çekinmiyor. Bu süreci değiştirebilecek ve geleceğe umutla bakmamızı sağlayabilecek yeni bir nesil ortalıkta görünmüyor.

Siyasal ve örgütsel ilişkilerin kendine özgü bir şekilde sürdürülebildiği taşrada, toplumsal geleneklere bağlılık herkes için geçerliliğini koruyor. Bu bazen muhafazakârlığın sınırlarını aşsa bile, bir şekilde her siyasal kesimden ilişkiler sürdürülebiliyor. Bu ilişkiler biçimi o kentin tarihi, sosyal, siyasal ve kültürel özelliklerini taşımakla birlikte, bunlar aslında karşılıklı rızaya dayanan toplumsal uzlaşmalara dönüşüyor.

Kemalist laiklik ile Kemalist milliyetçilikte CHP ile MHP ve İP birbirleriyle yarışıyor. Devrimci güçlerin bölünmüşlüğünün, dağınıklığının ve güçsüzlüğünün yarattığı bir tür yalnızlık ve korunaksızlık hissi, bu uzlaşmanın sosyopsikolojik temelini oluşturuyor. AKP iktidarı eliyle ve diğer düzen partilerinin desteğiyle gerçekleşen ideolojik, siyasal ve toplumsal değişiminin/dönüşümünün yarattığı yeni muhafazakârlık ve milliyetçilik, eski devrimci ve demokrat kesimleri olağanüstü düzeyde etkilemiş durumda.

Kimilerinin “Mahalle baskısına boyun eğmek” diye ifade ettiği; egemen ulus ve devlet şovenizmine seyirci kalanlar, Ramazan’da içki içmeyenler, açık yerlerde sigara içmekten ve yemekten kaçınanlar, içkisini evinde veya gözden uzak mekanlarda içenler, giyim ve kuşamlarını yeni modaya uyduranlar, Cuma, Cenaze ve Bayram namazlarına katılanlar, sünnet ve evlenme düğünlerinde Kur’an ve Mevlüd okutanlar vb. davranışlar, kuşkusuz sadece taşraya özgü değil. Türk İslam milliyetçiliğinin toplumsal yankısını gösteren bu ve benzeri somut örnekler Türkiye’nin tüm kentlerinde ve kasabalarında geçerlidir.

Şaban İBA

1948 yılında Develi’de doğdu. Üniversiteyi Ankara’da okudu. FKF ve TİP’te çalıştı. Dev-Genç’te MYK üyeliği yaptı. THKP-C içinde yer aldı.
12 Mart’ta Dev-Genç ve 15-16 Haziran Olayları’ndan yargılandı. 1975’ten sonra Kurtuluş hareketinin kurucularındadı. 12 Eylül darbesinden sonra TKKKÖ kurucusu ve yöneticisi olmaktan yargılandı. 12 Mart ve 12 Eylül dönemlerinde iki kez idam cezası istemiyle İba, toplam 11 yıl cezaevinde yattı.

Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları