Desim’de neden ormanlar yakılır…

Ötekileştirme Kültürü ve Işık Çiçekleri

İnsan denilen canlı henüz yaratılmamışken, Tanrı denilen kavram henüz kendi bilincinde kendini keşfedememişken, insan beyni kendi bedenine ve nefsine ulaşabilmek için peygamber tanımazken; evrendeki hiçbir enerji, maddeye bürünmemişken, sadece ışığın ve ruhun güzellikleri ile bezeli bir mekansızlıkta ve zamansızlıkta boşluk iken, bir gün tanrı kendine aşık olmak istedi. İşte o anda başladı aşık olanı araştırmaya. Oysa aşk, onun boşluğunda sonu olmayan güzellikler içinde yüzmek ve her an onu anımsama ve gülümsemenin ışıktaki halesiydi. Ama o illaki gizleneni aramak ve bulmak istedi. Oysa giz olan kendisiydi… Ve kendini görebilmek için insanlar denilen garip yaratılmışı bir enerjinin etrafına elbise olarak bezedi. Sonra onun gözlerine baktı ve kendini gördü ve aşık oldu. Tanrıya aşık olmak yetmedi yeni duyguları da aynasında görmek istedi, ihaneti, kini, öfkeyi, utanmayı, utanmamayı, arsızlığı, öfkeyi, aşağılanmayı, ötekileştirmeyi vs vs… Ve ışığın etrafındaki madde bu özelliklerle bezendi, kendi ile savaştı, kendine öfkelendi, kendinden nefret etti ama her seferinde karşısındaki aynayı incitti. Sonsuz güzellikler ışığının bahçesinde aşktan meşk oluştururken bu sefer karanlık bir kuyu içinde buz sarkıkları oluşturdu tüm keskinliği ile. Ve çakılırken o kuyunun derinlerine, kesildi yalancı maddesi, aktı yalan kanı. Parçalanırken çakıldığında her bir ışığı farklı bir maddenin ışığına saplandı ve orada kaldı.

” Ve maddeler farklılığın utancı ile diğerlerini farklılaştırmayı öğrendi.” İnsanlar bu seferde giyinmeye başladı kat be kat. Her giysi onun ruhundaki açlığı ve çıplaklığı örtecekti oysa. Ama tam tersi oldu, o kendine yeni sıfatlar ve örtüler bulurken, nefreti ve utancı arttı. Kat be kat giysileri mikrop yuvasına dönüştü, asalaklar ve kan emicilerin besleneceği bir ortam yarattı. Kendi utancını, yarattığı tanrılara yükleyerek buna kader ve mukadderat deme yalanı üretti, oysa tüm kabahat kendisinindi, maddeyi ve ötekileştirmeyi yaratan kendisiydi. İşte bu hastalık bir süre sonra evrendeki diğer ışıklara bulaştı, çünkü onursuzluk, ihanet, ötekileştirme, korku, aşağılama bir hastalıktır ve bu hastalığı oluşturan virüs hiç fark edilmeden çok çabuk şekilde yayıldı. Ve öyle de oldu.

“”Evrende bunlar yaşanırken; Ne eski zamanlarda ne de yeni zamanlarda, tüm zamanların tam da ortasında korku ve karanlık tanrısının egemenliğinde bir orman ülkesi varmış. Orada kocaman ağaçlar yaşarmış. Bu ağaçların onlarca kabuğu yani giysisi varmış.”” Hiçlikten korkan bu ağaç, önce ağaç olma özelliklerini edinmeye başlamış. “”Dallanmış, budaklanmış ve köklenmiş. Sonra ağaç olma yetmemiş ona, birde sembollerden oluşan bir bayrak edinmiş, sonra sınırlar belirlemiş, yetmemiş inanç oluşturmuş, dil oluşturmuş, ırk oluşturmuş ve oluşturduğu her giysi üzerinde mikropların yaşaması için uygun ortam doğurmuş.”” Diğer ağaçları gölgesi altında bırakır, onların suyundan ve toprağından çalarak kendisi sürekli büyürmüş. Bu ormanın bir kıyısında da ince sarı kabuklu, yeşil yapraklı, kızıl meyveli ağaçlar yaşarmış. Bu ağaçların meyvesi de fidanları da çok ama çok güzelmiş. Meyvesiz koca ağaçların çoğunlukta olduğu bu ormanda sık sık karanlıklar tanrısının kasırgası olurmuş. Sık sık fırtına ve kasırgalar çıkararak büyük ağaçların gücünü pekiştirir, kendi gücünü onlara gösterirken, muhtaçlığı perçinlermiş. Fırtınada aşağı yukarı, sağa sola sallanan bu çok kabuklu ağaçlar, meyveli ağacın dallarına zarar verir, meyvelerinin yere düşmesini sağlarmış. Sürekli hırpalanan bu ağaçların büyümeleri gecikir, başlarını kaldırıp koca ağaca bakarken de şaşkınlıkları; gözlerinden okunurmuş. Hatta bazen gıpta ile bakar, onlara benzemek isterlermiş.

Meyveli ağaçların olduğu bölgede yüzyıllardır orada yaşayan ışık çiçekleri de varmış. Onlar hiçbir zaman korku ve karanlık tanrısından korkmazlarmış. Çünkü etraflarını aydınlatacak bir ışıktan beslenirlermiş. Başlarını sürekli güneşe çevirir ona niyaz ederlermiş. Çünkü onlar aynı zamanda aşkın, ateşin, (güneşin), toprağın, suyun ve havanın çocuklarıymış. “”Bu nedenden dolayı, korku tanrısını ve onun uşakları olan büyük, çok kabuklu ağaçlardan ürkmezlermiş. Korku tanrısı bir tek bu çiçeklerden çekinirmiş, çünkü onun beslendiği karanlıkları yok edebilme güçleri varmış.”” Sonra ne onun öfkesinden, ne cezasından, ne garip hayvanlarından, ne de onun ağzıyla konuşan kat kat giysiler giymiş ağaçlarından korkmazmış bu çiçekler. Koca ağaçlar zehirli yaprakları ile onların üzerlerini örter, havasız kalarak ölmelerini beklermiş. Ama her zaman bu çiçekler içlerindeki maddesizliğin ötesindeki yapıları nedeniyle ölmezmiş. Çünkü onların üzerlerini örten kat kat urbaları yokmuş, maddelerin ötesinde; enerjiden ve ışıktan yapıldıklarını kabul ederlermiş. Korku tanrısının yazmış olduğu yasaları, elçi olarak gördüğü çok giysili devasa ağacı ve onların kullarını tanımazmış bu çiçek. Hatta bazen kendi etrafında dönüp, kendini yok edince şöyle mırıldanırmış; “Tanrı benim, tüm kâinatı yaratan benim, çünkü ben aşkım, ışığım, sevgiyim, hem hepsiyim hem hiçbiriyim. Hem yaratanım hem yaratılanım ama ikisinin de anlamının dışındayım” Korku ve karanlığın tanrısı bu ışık çiçeklerini devasa ağaçlara göstererek; “Benden ve yaratandan bile korkmayan bu çiçekler, size kulluk etmez. Size biat etmedikleri gibi; diğer çiçeklerin aydınlanmasına ve özgürlük savaşına örnek olabilir.” İşte o zaman o kocaman devasa kabuklar içinde çürük beyinli ağaçların öfkesi kat be kat artar, korku tanrısının diliyle onlara lanetler yağdırırlarmış. “Ey ışık çiçeği; sen cehennemde cayır cayır yanacaksın derlermiş. Işık çiçeği gülerken “ben zaten ateşten yapılmışım. Ateş; maddeler arkasına, kabuklar arkasına saklanmayan ruhu yakamaz, ruhun canı acımaz, onu acıtan maddedir, sizin giysilerinizdir” diyerek onlara karşılık verirmiş.

Kızıl meyveli ağaç o kadar uzun süre meyvesiz ağaçlarla kalmış ki, zaman içinde onlara dönüştüğünün farkına bile varamamış. O narin sarı kabuğunun üzerine yeni elbiseler giyinmiş. Her geçen gün elbiselerinin sayısı çoğalıyor ve irileşiyormuş. Kat kat elbiseleri nedeniyle zaman içinde bünyesi hava alamaz olmuş, sarı kabuğu pula dönüşmüş, meyveleri küçülmüş ve dalı tutamaz olmuş. Hatta bu kabuklar öylesine kalınlaşmış ki artık çiçekler, o narin sarılıktaki kabuktan rahatça dışarıya çıkamaz olmuş. Yaprakları eski canlılığını kaybetmiş, kat kat elbiselerinin arasına parazitler ve kan emiciler dolmuş, yavaş yavaş o güzel ağacı yemeye başlamışlar. Dışarıdan devasa gözüken, korku tanrısının ağaçları da aslında öyleymiş. İçleri gittikçe boşalmasına rağmen, yine de devasa görüntüsünü koruyormuş. Çünkü diğer ağaçlar onu o şekilde görüyormuş.

Gel zaman git zaman meyveli ağaç gittikçe meyvesiz ağaca dönüşürken, ışık çiçeklerine zehirli yapraklarını savurmaya başlamış. Işık çiçekleri, defalarca meyveli ağacı uyarmışlar, “gel etme, bu senin özelliğin değil, sen onun gibi olma, sen farklı bir türsün, özelliğini koru ve kimseye de bu konuda baskı yapma, bırak her canlı olduğu gibi kalsın bu bizim çeşitliliğimiz, güzelliğimiz” demişler. Ama meyveli ağaç kendi doğrusunun dışında, kim farklı bir düşünce ortaya koysa, onu kendine düşman bellemiş, hakaretler ve aşağılamalarla onları küçümsemeye çalışmış. Korku tanrısının egemenliği altına girdiğini bir türlü fark edememiş. Işık çiçekleri bu birlikten ürktükleri için yavaş yavaş orayı terk etmeye başlamışlar. Korku tanrısının karanlığı artmış, artık göz gözü göremez olmuş. Ama ışık çiçekleri artık orada yokmuş.

Bir gece yarısı kafanızı kaldırın ve dağlara bakın. Dağların siluetinin hemen üstünde bir ışık süzmesi göreceksiniz, işte bu ışık çiçeklerinin parlaklığıdır. Karanlıkta görmesini öğrenenler muhakkak ki onların varlığını ve gerçekliğini fark edecektir. Ve bu çiçeklere saygı duymasını öğrenecektir…

Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları