Covid-19 üç yaşında: Yanıtsız kalan “Birkaç soru!*


Resmi tarih doğumu 2019 yılının 12.ayı olarak açıklıyor; bunu kabul ederek devam edelim.

Tarih devamını şöyle yazabilir: İnsanlardan, “insanlık adına insanlardan” ve dolayısıyla insanlıktan tümüyle ricat beklenen, beklenti ile kalmayan, emredilen, dayatılan yıllardı. Zor ve tahakküm meşrulaştırıldı, insanların kayıtsız şartsız boyun eğmesi istendi. Ve bu “saldırı” bilimin otoritesinde sahnelendi, bilim dayanak yapılarak durum meşrulaştırıldı.

Soru: Tarihin “karanlık yıllar” olarak damgalamakta sakınca görmediği Orta Çağ’da  “Avrupa’yı düzleyen” Kara Ölüm/Veba zamanları böyle miydi? Kilise/engizisyon otoritesinin çökmeye başladığı yıllarda  neredeyse nüfusun üçte birinin ölümüne yol açan veba, kilise otoritesinin yeniden tesisini sağlarken,  paradoksal olmayan bir biçimde rönesansın kapılarını açıyordu. İnsanın “yeniden” doğuşunun tarihinde çok önemli yeri olan vebaya benzetilen C-19, aradan geçen yüzlerce yıla  rağmen aksine insana ait birçok değerin feda edilmesini dayattı. Kilise yoz ideolojisini veba aracılığıyla güçlendirmeye çalışırken aslında yitirdiğinin de farkındaydı. (Çağların Boccacio’dan Bruegel’e Petrarca’dan VanDyck’ e yazılı-çizili sanat eserlerinde bunun doğrudan ya da metaforik kanıtına ulaşmak mümkündür.)  Oysa 21. Yüzyılda böyle olmadı!

Orta Çağ’da bir “hastalık” vesilesiyle otorite adına kaybedilen “şey”, 21. yüzyılda  “bilim” otoritesinin meşruluğuna sığınılarak yeniden kazanılmaya çalışıldı. (Neo-klerikalizm!) İnsana ait birçok değer “korunma” ve “hayatta kalma” içgüdüsü kışkırtılarak feda edilebilir kılındı. Her ikisinin de “insan tanımını” hiçleştirebilen kavramlar olduğunu anımsatalım.

Soru: Yeni bir insan tanımı mı?  Homo superesse… homo superstes ya da homo surviving’mi demek lazım… en iyisi işi antropologlara bırakalım. Herkesin birbirine uzaktan, çok uzaktan “yaşıyorum, ben yaşıyorum” dediği günlerden, aylardan, yıllardan geçtik; “yaşıyorum” diyebilmenin bir başarıymışcasına  pazarlandığı günler… ödülü buydu! Yaşıyor olmanın tanımı epeyce indirgendi: “henüz ölmemiş olmak”. Önce sağlığın “sağlık sadece hastalık ve sakatlık durumunun olmayışı değil kişinin bedenen, ruhen ve toplumsal yönden tam bir iyilik halidir” şeklindeki tanımındaki bütün temel unsurlar hiçlendi.  Sağlık tanımı “COVID-19 da sağlıklı kalma hali / hayatta kalma” olarak değiştirildi.  Tüm söylemler ve mesajlar açık ya da kapalı bir biçimde buna indirgendi. Yalnızca bedensel olarak “sağlıklı olma hali” – o da yalnızca COVID-19 özelinde- ve/veya pandemide hayatta kalmaya indirgenmiş bir yaşam ve insanlık durumu önerilmesi, insanla ilgili birçok kavrama ve duruma yönelik manipülasyonu önceleyen bir duruma aracılık etti.

İnsanın hayatta kalabilme dürtüsü ile –ne kadar ilkel!- var olabileceğini dayatan, onu hastalanmaktan korunmaya çalışan bir varlık olarak tanımlanmaya başlandığı yıllar. Küresel/yerel siyasi otıorite ile elele vermiş küresel/yerel bilimsel otoritenin bu tanımın inşası için emek harcadığı çağlardı. Yıllar sonra bugünler tanımlanırken böyle anlatılacak C-19 yılları; en iyisi bunu da antropologlara bırakalım…

Bugün itibarıyla, üç yılın, “hastalıklı” üç yılın ardından  insanlar “üç yılı hayatta kalmaya şartlanmış bir şekilde atlattım” derken kıvanç duyuyor olmalılar; ve bu öyle bir dürtü ile gerçekleşti ki insan olmanın, insan olabilmenin yüzlerce yıldan bu yana inşa edilegelen birçok koşulu çoktan unutuldu, yok sayıldı ya da hiçe indirgendi. Var olan bütün otorite araçlarıyla öyle bir ideolojik müdahale yapıldı ki insanlar bu bağlamda neyin fedakarlığını yaptığının bile farkına varamadı; neoliberalizmin kayıtsız şartsız bir zaferiydi bu. Pandemi süreci boyunca insanlardan beklenen, piyasa fonksiyonlarını yerine getirdikleri zamandan arta kalan  yaşamlarını “kendilerini dinleyerek” geçirmeleriydi.  Onlardan istenen düzenli ya da düzensiz aralıklarla yayınlanan ve bilim otoritesine sınırsız hareket olanağı tanıyan “sayılardan” biri olmamak için ellerinden geleni yapmalarıydı ve bunu sağlamalarının biricik koşulu otoritelere biat etmekti.

Salt “hayatta kalma dürtüsü” insanal bütün özelliklerin reddi, insanın “bitkileştirilmesi” anlamına gelir, mutluluk-esenlik-iyilik bu bağlamda özetlenir. Diğer taraftan “hayatta kalma toplumu ya da sadece hayatta kalmaya şartlandırılmış birey ya da biricik varoluş nedeni hayatta kalma olan birey” dayatmasının sosyal darwinizmi de meşru kıldığını unutmamalıyız. Salgın sürecinde yoksulların ve yoksunların hayatta kalma olasılığının ya da süreci hastalanmadan geçirme olasılığının üst sınıflara-varsıllara göre çok çok daha az olduğu ortada iken ve bunun nedenine yönelik toplumsal bir sorgulama yapılmadan sağlık yalnızca bir “bireysel beceri” işine dönüştürülmüş olmaktadır.

Unuttuk mu yoksa; salgının yerel ve küresel son derece benzer “sloganlarını” anımsayın; hepsi ne kadar da insandan uzak. “Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” derken otoritenin edimlerine sınırsız bir meşruiyet sağlanmış olmuyor muydu? “Her şeyin başı sağlık” insanal değerlerin hiçlenmesi, acze ve güçsüzlüğe övgü değil miydi? “Salgın eşitleyicidir!” Uzun uzun tartışmak yerine “hadi oradan” demeyi hak etmiyor mu? Tüm sloganlar ptoritelerin maniplasyonuna açık bir şekilde pazarlanıyordu.

Soru: Bilim/bilim insanı,  otoritesini “yeniden” inşa ederken bilim ile çelişti mi. Yanıtımız “evet” ya da “hayır” şeklinde olabilir ve kuşkusuz yanıt masanın hangi tarafında oturduğunuzla ya da meseleye nasıl baktığınız ile ilişkilidir.  Ancak görünen o ki bilim insanları bilim meşruiyetini  dayanak yaparak otoritelerini sağlamlaştırırken hazcılığın en düşkün örneklerini sergilemekten imtina etmediler. Nasıl mı? Yanıt yerine geçmeyecek bir soruyla devam edelim: Kanıta dayalı tıp ne demektir? Tıp fakültelerinin çoklukla ilk yılında okutulan bir iki saatlik dersin adı değildir bu kavram yalnızca; “tanı ve tedavi süreçlerinin saptanmasında ve uygulanmasında biriken bilimsel bilginin yol göstericiliğinin adıdır” bu. Soru: O halde değerli bilim insanlarmız ya da ünvanları satırlara sığmayan hocalarımız Covid-19 yıllarında siyasi otoriteye ve topluma sundukları önerileri ile verdikleri derslere ters düşmediler mi?  Yanıtımız bu sefer “kayıtsız şartsız evet” şeklinde olacaktır. Onları itirazını biliyoruz; “yeni bir hastalıktı, hakkında yeterince bilgi sahibi değildik vs, toplumu hastalıktan korumak için vs…” Yeni bir hastalık mıydı; hem evet hem de hayır, çünkü benzer virüsler hakkında onyıllardan beri birikmiş bilgiye sahiptiler ve onu kullanma pratiği göstermek yerine “yeniliğini” otoritenin inşasında kullanmak yolunu seçtiler.

[Bilim insanının iktidar/devletle  ilişkileri, ister sınıflı isterse sınıfsız olarak kurgulanmış olsun devletin olduğu her yerde sofistike bir sorun olarak varlığını sürdürecektir.  Bu türden bir var olma zorunluluğunun yarattığı sorunlar yanıtlanması zor –ideolojik göreceli yanıtlara sahip- soruları “ötekilerin” gündeminde tartışılmasına da neden olacaktır. Bu bağlamda ben basitinden bir soru  “bilim insanı iktidar kurgusunun neresindedir?” şeklinde oluşturulabilir ki, bu basitlikte bir soru bile yanıltıcı ve sorun’un niteliğini gizleyici özellikler içerebiliş. Öncelikle belirtilmesi gerekir ki, bu soruyla ifadesini bulan yaklaşım,  “bilim insanının” –bir kimlik olarak- sınıfsal niteliğini gizlemeye ve onu toplumsalmış gibi göstermeye yarayan açık uçlar içerir. İktidar devleti tanımlar. Örnek olsun “iktidarın üstünde” yanıtı bile bu bağlamda “sınıflar üstü toplum için” şeklinde özetleyebileceğimiz ideolojik bir saptırmanın ilkel bir söyleminden başka bir şey değildir.

“Bilim sınıflar/iktidarlar üstüdür” yaklaşımı sınıfların/devletin varlığını meşrulaştırır. Sınıflar üstüymüş gibi duruşta, aslında egemen sınıfın yanında duruşu gösterir. İyi niyetli bir yaklaşımla; bilim insanı, kendisini böylesine çetrefilli bir yolla tanımlamaya çalışıyorsa en azından durduğu yer konusundaki utancını gizlemeye çalışıyordur. Ne var ki o, bu haliyle bu konumlanışa zorunlu, bu konumlanışa muhtaçtır. Pandemi sürecinde “bilim kurullarının”, “bilim danışmanlarının” hallerini anımsayın. Örneklere bu türden soruları kolaylıkla yanıtlayacak zenginlik içerir!

Bilgiyi bir mülkiyete dönüştüren “bilim insanı” sadece kendisini topluma “bilimsel müdahalede bulunmakla zorunlu-sorumlu saymaz bunu bir zor aracı haline de dönüştürür. Pandemi sürecinde görülen budur; bilim insanlarının sosyolojik birer vakıa halini alan, evlere ekranlar aracılığıyla oluşan davetsiz konukluk hali, ürpertici ancak dayanaksız öyküleri çok değil birkaç yıl sonra sosyal psikiyatrinin konusunu oluşturacaktır. 2020 yılının fetiş –nesnesi değil- özneleri bilim insanları olmuştur. Fetişe edilen kendisini önemser. Ve kendisini önemseyen, seçkincilik psikozunun da eklenmesiyle, söz ettiğimiz bağımsızlaşma  döngüsünü alabildiğine daraltır. Artık o tek başına toplumun yol göstericisidir. her şeyi bilen, her şeyi önceden gören, giderek, toplumun kaderini elinde tuttuğuna inanan bir ermiştir o ! ]

En azından olmak kaydıyla –benzer- virüs hakkında bu kadar bilgi birikimi varken örneğin “ellerinizi yirmi saniye normal su ile yıkayın ancak çamaşırları  doksan derecede birbuçuk saat yıkayın” şeklindeki komik bile olamayan önerilerini hangi bilimsel kanıta dayandırıyorlardı acaba.  Suçu hemen siyaset insanlarına yüklemeyelim örnekleri anımsarsak -ya da saçmalıkları-  hastalığı gece 12 den sonra müzik aracılığıyla yayılacağını da pekala bilim insanları söylemiş ya da desteklemiş  olabilir. Ülkemiz koşullarında yadırgatıcı bir tutum değildir bu… (Bir yazımda bunu “Pol-Pot Varyantı olarak adlandırmıştım…) Bunlar piyasa biliminin iflasının mizahi örneğidir, başka bir şey değildir!

Acı bir örnek ise “kapanma” mevzuudur. “Zor” unsurunun net bir örneği olan 14, 24 ya da 42 günlük –bilim insanları hangisini beğenirse!- böylesine bir “kapanma” ya da tüm ülkeyi-ülkeleri birçok sosyal bilimcinin de dediği gibi Auswitch’e çeviren bir anlayış hangi bilimsel kanıta dayanarak bu öneriyi sunmuş ve zorla dayatılmasına aracılık etmiştir.  Bugün C-19 sonuçlarına dair bilgiler yavaş yavaş birikmeye başlamışken “kapanmanın-karantinanın”  “sonuçlara” ne kadar etkili olduğunun bilim insanlarmız tarafından açıklanmamış ya da “araştırılmamış” olması en azından ilginç. Ama kapanmanın bugünkü sonucu hakkında net bir bilgimiz-gözlemimiz var; kapanma  kalıcı bir sosyal zafiyet halinin oluşmasına yol açmıştır.  İlgili sloganlar nasıldı: “Sağlık için evde kal”, “Kendini izole et”… Korku yaratmaya insanlar arası iletişimi, güncel söylemle “sosyalleşmeyi” engellemeyi dayatan ifadeler… “Sokak” düşmanlaştırılırken kapanmanın kaybedeni yaşamlarında “sokaktan” başka çıkış olmayan yoksullar ve çalışanlar olmuştur.

Hastalanan ve hayatını kaybedenlerin oranlarının hangi sosyal sınıflarda, sosyo-ekonomik sınıflandırmalarda nasıl dağıldığı  ile ilgili bilimsel bir çalışmaya da henüz açıklıkla ulaşabilmiş değiliz. Ya sonradan hiçbir bilim insanının her nedense sahiplenmediği –ama birisi-birileri söylemiş olmalı değil mi?- şu 65 yaş meselesine ne demeli? Sakın 65 yaş ve üstündekilerin ölüm oranı “kapatıldıkları” için ya da tedavileri ertelenen kronik hastalıkları nedeniyle –piyasa refahı uğruna- COVİD’den daha yüksek olmasın. Bu bağlamda hiçbir komplocu söze-düşünceye prim vermeden  C-19’un “yaşlılar” için bir deneyim olarak planlanmamış olmakla birlikte, sonuçları itibarıyla bir gözlem fırsatı (!) yarattığını iddia etmek olanaklıdır. Onlarca yanıtsız soru bu bağlamda bir anda zihnimize üşüşüveriyor, tıpkı hiçbir kanıt olmadan uygulanan tedavi protokollerinde olduğu gibi; mucizevi formül gibi sunulan –altında hangi bilim insanlarının imzası olduğunu bilmediğimiz-öğrenemeyeceğimiz ancak birçoğu tarafından dile getiridiğini anımsadığımız  aylarca uygulanan  azitromisin+hidroksiklorokin “tedavisinin” iyileştirme –ya da kötüleştirme-  niteliği hakkında 3.yılın sonunda ulaştığımız bilgi bizlerle paylaşılabilir mi, böyle bir cesaret ve öz eleştiri halinden yoksunuz ne yazık ki… aynı soruyla devam edelim, bilim insanlarının önerdiği bu tedavi ile “diğer” bilim insanlarının önerdiği “kelle-paça çorbası” arasında sonuç itibariyle –ya da kanıta dayalı tıp yaklaşımıyla- bir fark görülmüş müdür… soruyu biraz daha “iç karartıcı” biçimde soralım: acaba yanlış, eksik ve daha önemlisi endikasyonu olmayan/gereksiz tedavi uygulamaları ve deneyimsizliğe bağlı müdahale zafiyetleri nedeniyle kaybedilen hastaların sayısı hakkında bir bilgi var mı?

Şimdiye kadar hep sayılar üzerinden konuşulduğu için insanın olduğu yerde soruyu sayı üzerinden kurgulamak ne kadar acı. Peki yaşamı 3 yıl boyunca sayı üzerinden niteleyen  otoritenin hastalık üzerinden restoratörlüğünü üstlenen, büyük bir şevk ve heyecan –ve hatta bilimsel ve insani sorumluluk duyguları- ile görevlerini ifa eden bilim insanları şimdi neredeler; “yandaşlardan” değil muhalif olanlardan söz ediyorum. Tarihin zaman zaman, Covid sürecinin ise gözümüze sokarak öğrettiği bilim insanlığının yandaş/muhalif olma halinin pek de iyi anımsanmayacak halinden. O halde bir soru daha: hastalık sürecinde yaşananlar “bilimin zaferini” örnekler mi? Kişisel son derece kişisel yanıtım “hayır” şeklindedir; “tam tersi”.  (Daniel Defoe’nun “veba yıllarını” anlattğı kitap okunursa yüzlerce yıl önce daha rasyonel uygulamalar yapıldığı görülebilir!)

[Gerek iktidar/devlet yanında gerekse karşısında konumlansın –bunun çoğu zaman öyle imiş gibi- olduğunu düşünürüm; kuşkusuz her zaman değil-  seçkinlik ve fetişe edilme hali onun ilişkilerini belirleyen unsurlar olagelecektir. Sınıflı toplumlarda ve bir devletin olduğu yerde bilim insanının devlete karşı konumlanışı ya da bu ilişkinin niteliği niceliği bir toplama çıkarma hasabından ötede değildir. Bilim insanı dayatmasının ve bilgi birikiminin bir egemenlik ilişkisine dönüşmesinin engellenebilmesi ve bilim insanının  toplumdaki üretim ilişkilerinde ki yerinin doğru tanımlanması gerektiğini düşünüyorum. Bu koşullarda “muhaliflik” yeniden gözden geçirilebilir. Pandemi sürecinde bu bağlamda gördüklerimiz, yaşadıklarımız ya da doğrudan şahit olduklarımız bizleri bu türden yargılara götürür. Sahip olduklarını düşündüğümüz bilginin dayatmaları zor kullanımları, sahip olmadıkları, gerçek ya da doğru olmayan, bilmedikleri bilgilerin dayatılmasına aracılık etmiştir. Bilim insanlarına karşı oluşan güvensizliğin temelinde yatan “maddi” gerçekler bunlar iken bu güvensizliğin ana nedeni onların devlet ile olan soyut ve somut ilişkileri iktidar kurumu ile olan gerek maddi “manevi” gerekse ideolojik doğrudan ya da dolaylı bağdaşıklık durumu olmalıdır. Pandemi sürecinin bugün geldiği yer itibariyle bilim insanlarının yaptıkları her türlü dayanaksız bilgi dayatmalarıyla, söyledikleri, söylemedikleri ya da söyleyemedikleriyle, söylediklerini bir süre sonra olumsuzlamaları ya da söylemediklerini iddia etmeleriyle, söylemediklerini ya da söyleyemediklerini itiraf edemeyişleriyle ya da ediyormuş gibi yapmalarıyla, miş mış gibi halleriyle, doğrudan veya dolaylı politik destekleri ya da muhalifmiş gibi görünmeleriyle neyin ve kimin yanında oldukları ve neden orada oldukları bir kez daha net bir şekilde görülmüştür. ]

Aslında yukarıda tanımlamaya çalıştığım sorunun/yanıtın olumsuzluğu piyasalaşmış bilim kadar ondan daha da piyasalaşmış bilim insanları ile ilgilidir. Piyasacılık muhaliflik kisvesi altında öyle haller alabilmiştir ki, ilaç ve aşı hakkında örnekle devam edelim;  örneğimiz özel muayenehane ve sermaye üniversitelerinde bilim yapmayı tercih eden bilim insanlarından olsun;  en bi muhalif bir bilim insanımız Hindistan’ın üreteceği bir ilaca “çakma” diyebilmiş, bir diğeri o da muhalif görünüyor, tüm ekran gücünü “Çin Aşısı” yaftalaması-olumsuzlaması için kullanarak “oyunu” Batının tekellerinden yana kullanmakta –üstelik firme ismi vererek/reklam ederek- sakınca görmemiştir. Çin aşısını ilk olanlardan biri olmasının yanında  daha ilginç olan –bu üç yılın kazananlarından kendisi- evvel zamanlarda önünden geçmeye korktuğu meslek örgütünde müstahkem bir mevki kapmış olduğu görülüyor. Neyse bunlar konu dışı!  Yanıtsız kalabilecek bir soru sorma hakkımız var ama; acaba aşı karşıtlığının oluşmasında bilim insanlarının da payı var mı?

PS: Dünya genelinde bir yılda 35 milyon kişinin açlıktan ve açlığın sebep olduğu durumlardan öldüğü bilgisini metin altı paylaşalım…


*(Covid-19’un 3.yaş gününü kutlamak amacıyla daha önce yayınlanan iki kitabımdan (Dr. Ali Tepe –mahlas-, Pandemi Polemikleri, Töz Yy., Mart 2021 ve Tolga Ersoy, Faşizm Pandemi Vesaire…, Sınırsız Yy., Mart 2022) derlenen bir metindir.