Abdülhamit monarşisi ve İslam Birliği politikası-1

İttihat ve Terakki geleneğini sürdüren Kemalist tarihçiler ile Osmanlı mirasını sahiplenen Türk-İslamcı tarihçiler, Abdülhamit dönemini, gerek padişahın kişiliği ve gerekse yaptığı işler bağlamında özgün bir dönem olarak ele alıyorlar. Her iki kesimde Abdülhamit’in kişiliğini, siyasi, askeri ve dini politikalarına özel bir anlam yüklüyorlar. Abdülhamit için kullanılan “Ulu Hakan” ya da “Kızıl Sultan” gibi tanımlamalar hiçbir bilimsel araştırmaya dayanmayan duygusal tepkileri yansıtıyor. AKP ise, yeni Osmanlıcılık politikası ile Abdülhamit’in kişiliğini ve onun iktidar dönemini yücelterek İslam Birliği politikasını güncelleştirerek Osmanlı’nın etnik, kültürel, dinsel ve mezhepsel tarihsel ayak izleri takip ediyor. AKP-MHP iktidarı Abdülhamit monarşisinin siyasi, dini, etnik ve kültürel politikalarını sahiplenerek onun devamı gibi davranıyor.  Türkiye siyasi tarihinin yeni bir dönemine işaret eden bu dönemde Osmanlı’nın hanedanlık, padişahlık ve saray politikaları başkanlık rejiminin temel taşlarını oluşturuyor. Bu nedenle Abdülhamit dönemini ana hatlarıyla irdelememiz gerekiyor.

1861’de babasının ölümünden sonra saraydan ayrılarak Maslak’taki köşkü ve Tarabya’daki yazlığı ve Kağıthane’deki çiftliği arasında geçen bir hayat yaşamaya başladı. Abdülhamit kendisine tahsis edilen şehzade aylığını ve çiftliğini işleterek önemli bir servet edindi. Servetini para ve borsa piyasalarına yatırarak kapitalist bir işletmeci ve ticaret erbabı gibi işler yaptı. Galata Bankerleri ile kurduğu ilişkiler nedeniyle sermaye piyasasında ünlenmiş ve doğal olarak Avrupa’nın sanayi ve ticaret burjuvazisinin dikkatini çekmeye başlamıştı. Abdülmecit’in reformlarını sürdüren amcası Abdülaziz ile yakın ilişkileri vardı. Abdülaziz Abdülhamit’i yanından ayırmıyor, gittiği her yere onu da yanında götürerek devlet işlerinde eğitiyordu. Bu bakımdan Abdülhamit dönemini 1839’da başlayan Tanzimat ve 1856 Islahat Fermanlarının bir devamı niteliğinde ele alıp değerlendirmek gerekir. Abdülhamit, babası Abdülmecit’in (1839-1861) ve ondan sonra padişah olan amcası Abdülaziz’in (1861-1876) Islahat çizgisini sürdürerek siyasi, askeri ve dini politikalar izledi. Kendi döneminde ön plana çıkan ya da çıkarılan dini politikaları ise, tahta çıkmadan önce yakın ilişki içinde olduğu ve ondan çok şey öğrendiği amcası Abdülaziz döneminde başlamıştı.

Abdülaziz, halka yönelik fermanlarını “Cümle ümmet-i Muhammed’e malumdur ki, cümleye malumdur ki ümmet-i Muhammed’denim diyen kâffe-i ehl-i İslâm” ifadeleriyle başlatarak çoğunluğu Müslüman olan imparatorluk sınırları içerisindeki Müslüman halkın aidiyet duygusuna hitap ediyordu. Tekke, cami, hastane, yol, menzilgâh, namazgâh, kütüphane gibi vakıf binaları yaptıran Abdülaziz, her Cuma namazını başka bir camide kılarak, şehirlere geziler yaparak, türbeleri ve camileri ziyaret ederek halkla ilişkilerini dini aidiyetler üzerinden canlı tutmuştu. Arapların yaşadığı bölgelerdeki milliyetçi ve batılı devletlerle ilişkilerinin farkında olan Abdülaziz, hanedanın etkisini artırmak için Mısır’a ve Fransa’ya geziler yapmıştı. Tekke ve zaviyeleri imar ettiren, türbeler, camiler, mektepler inşa ettiren Abdülaziz, Arap şeyhlerin ve aşiretlerin bir dediğini ikilemeden her türlü yardımı esirgemiyordu. Türkistan’daki Hanlara maddi yardımlarda bulunuyordu. (1)

Abdülhamit kendisinden önceki ıslahat hareketlerinin takipçisi olan ve öncekilerden biraz farklı kişilikte bir padişahtı. Abdülmecit (1839-1961)’in ikinci oğlu olan Abdülhamit 1842’de doğdu. Babası 1861’de öldüğünde 21 yaşındaydı. Abdülmecit’in yerine tahta geçen Abdülaziz, Abdülhamit’in amcası ve onun ardından tahta çıkan V.Murat, Abdülhamit’in ağabeyiydi. Amcası Abdülaziz ve ağabeyi V. Murat’ın ardından tahtın üçüncü varisiydi. Abdülhamit, o zamanın bütün şehzadeleri gibi sarayda gördüğü özel ve geleneksel eğitimin yanında, Avrupa kültürünün saraya giren etkisiyle Fransızca ve Batı Müziği dersleri aldı. Gençlik yıllarında tasavvufa merak saran Abdülhamit, bir ara Kadiri Tarikatı’na girdi, daha sonra da birçok tarikatla ve dergahla ilişkiler kurdu. Tahta geçince din ve tasavvufa yöneldi. Müslüman unsurun yoğun olduğu Anadolu, Arap ve Balkan vilayetlerinde eğitime önem verdi ve dini önderlerle yakın ilişkiler kurdu. İmparatorluğun kurtuluşunu Müslüman halkın eğitiminin ve onların yaşadığı bölgelerin kalkınmasında ve Halife olarak kendisine bağlı kalmasında görüyordu. (2)

Babası ve amcasının siyasi, dini ve askeri politikalarının takipçisi olan ve meşruti monarşi taraftarı olmayan Abdülhamit zoraki bir durumla karşılaştığı için Kanun-ı Esasi’yi ilan etmiş, ama bunu gerçekleştiren asker, sivil ve sivil bürokratik elite hiçbir zaman güven duymamıştı. Bu nedenle Rusların ve Bulgarların İstanbul üzerine doğru yürüyüşünü (payitahtın Kadıköy’e taşınması gibi tedbirler alınmaya başlanmıştı), milletvekillerinin eleştirilerini (özellikle Hıristiyan milletvekilerinin) bahane ederek önce 5 Şubat 1877’de Sadrazam Mithat Paşa’yı görevden alıp sürgüne gönderdi. Hemen ardından 13 Şubat 1878’de Kanun-ı Esasi’yi askıya aldı ve Meclis-i Mebusan’ı süresiz olarak tatil etti. 1 Eylül 1876’da Kanun-ı Esasi’yi ilan etme koşuluyla tahta çıkan ve başından beri içtenlikle benimsemediği Meşruti Monarşi’den vazgeçerek monarşi yönetimine geri döndü ve tarihsel geleneğe uygun olarak Osmanlı sultanlığı ve hanedanlığını tek başına yönetmeye başladı. Kanun-ı Esasi’nin 7. Maddesinde padişaha meclisi dağıtma yetkisi verilmişti. 7. Madde şöyleydi: “Bakanların atanması; azil, rütbe ve nişan verilmesi, antlaşmaların akdi, savaş ve barış ilanı, ordunun kumandası, yönetmeliklerin düzenlenmesi, kanunlar gereğince verilmiş bulunan cezaların hafifletilmesi veya affedilmesi, meclisin toplantıya çağrılması veya dağıtılması Padişahın kutsal haklarındandır”. (3) Abdülhamit, Meşruti Monarşi rejiminin kendisine verdiği bu yetkiye dayanmıştı.

Abdülhamit’in bu kararına karşı milletvekillerinden,  saray bürokrasisinden, halktan ve ordudan bir tepki gelmedi. Kendisine karşı bir kalkışma için her türle tedbiri aldığı anlaşılan Abdülhamit’in zamanlamayı iyi seçtiği anlaşılıyordu. Gerçekte Abdülhamit bu adımıyla amcasına karşı darbe yapanlara bir tür karşı darbe yapmış ve kendisine darbe yaşanlardan bunun hesabını da sormuştu.  Amcası Abdülaziz’in “intihar edip etmediğini” tespit etmek için 27 Haziran 1881’de “Yıldız Mahkemesi” kurdurdu. Yapılan tahkikatlar sonrasında Abdülaziz’in katlinde rol oynadıkları ortaya çıkan ve aralarında Mithat Paşa’nın da bulunduğu dokuz sanık hakkında verilen idam kararları Abdülhamit tarafından müebbet hapse çevrilerek Libya’nın Taif kentine sürgüne gönderildi. Mithat Paşa 1884’de zindanda boğdurularak öldürüldü ve bu olay Abdülhamit’in intikamı olarak değerlendirildi.

Abdülhamit, kendi adına mülk sahibi olan ilk Osmanlı padişahıydı. Musul, Kerkük, Filistin, Doğu Anadolu, Çukurova ve Balkanlar’da kimi “Çiftlikat-ı Humayun” olarak adlandırılan Osmanlı Hanedanı’nın özel mülkiyetine geçirilen çiftliklerin büyük kısmı, devlet otoritesini temsilen ve bedelsiz olarak tesis edilmişti. 1892 tarihli tapu kayıtlarında görüldüğü gibi “erkek ve kız evlatlarına eşit olarak” miras kalmak koşuluyla kendi üzerine geçirdi. Şehzadeliğinde koyun ticareti, hububat üreticiliği, boya hammaddesi ticareti, menkul kıymetler borsasında tahvil ve hisse senedi yatırımları, Musul’da petrol kuyuları, satın alınan çeşitli fabrikaları vardı.  Anadolu, Trakya, Balkanlar, Irak, Filistin, Mısır ve Libya’da çok sayıda çiftlikleri, Avrupa bankalarında tahvil ve hisse senedi yatırımları, Anadolu Şimendifer tahvilleri, maden imtiyazları, tramvay ve vapur işletmesi imtiyazları vardı. Hamam, apartman, çiftlik, tarla, arsa, dükkan, bağ, mera vb gayrimenkullerin sayıları on binleri geçiyordu. Nitekim 1930’larda Musul ve Kerkük’teki arazileri için hukuk mücadelesi başlatan Osmanlı hanedan üyelerinin elinde bazı kaynaklara göre 50 bin adet tapu bulunuyordu. (4)

Bu yıllar aynı zamanda “en uzun depresyon” olarak tanımlanan ve 1914 Birinci Dünya Emperyalist Paylaşım Savaşı’na kadar süren kapitalizmin ilk büyük krizinin yaşandığı dönemdi. 1873’de başlayarak 1900’e kadar devam eden kapitalizmin bu büyük krizi, 1873 yılının 9 Mayıs’ında Viyana Borsası’nın çöküşüyle başlamış ve kısa sürede bir sistem krizine dönüşmüştü. Bazı ekonomistler krizin çıkış nedenini Fransa ile Almanya arasındaki Prusya Savaşı’nın ardından Fransa’nın Almanya’ya ödemek zorunda kaldığı büyük savaş tazminatının rol oynadığını öne sürmekle birlikte, nedeni ne olursa olsun bu kriz kapitalizmin yaşadığı ve sonraki yıllarda da yaşayacağı ilk büyük krizdi. Krizin Osmanlı İmparatorluğu’na yansıması, dışsatım ürünleri fiyatlarının ve ihracattaki rekabet gücünün olağanüstü düzeyde düşmesi şeklinde oldu. Avrupa’nın büyük kapitalist ülkeleri bu krizden gümrük duvarlarını yükselterek kurtulmaya çalışırken, tarımsal üretim ve buna bağlı olarak tarımdan alınan vergilerin düştüğü, demiryolu, karayolu, liman, sulama tesisleri, toprak geliştirme çalışmaları ve tarımsal kredilerin artırılmasına yönelik çabalar, dış borç yükü ve Kapitülasyonlar nedeniyle gerçekleştirilemedi.(5)


(1) (Yard. Doç. Hüseyin Dikme, Osmanlı’da Halkla İlişkiler: Sultan Abdülaziz Dönemi Örneği, Kocaeli Üniversitesi İletişim Fakültesi Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, sayı: 21 Bahar 2012, sayfa 294-305)

(2) (Engin Akarlı, II. Abdülhamit (1876-1909), Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye Ansiklopedisi-5, s.1292, İletişim Yayınları-1985)

(3) (Kemal Gözler, Türk Anayasa Hukuku, s.19-23, Ekin Kitabevi Yayınları-2000)

(4) (Cemil Koçak, Abdülhamit’in Mirası, s. 52-57, Arba Yayınları -1990)

(5) (Engin Akarlı, II. Abdülhamit (1876-1909), Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye Ansiklopedisi-5, s.1293, İletişim Yayınları-1985)

 

 

Şaban İBA
Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları