Çar Petro, Vladimir Putin ve Çağdaş Dünya

Siyaset dilinde bazen tek bir sözcük, bütün bir program yerine geçer. Örneğin “faşizm” derseniz artık bunun ne olduğunu uzun uzun anlatmanıza gerek kalmaz. Bu terminolojiye aşina olan herkes ne demek istediğinizi hemen anlayacaktır.

Öyle görünüyor ki Putin’in yakınlarda kullandığı bir sözcük de böyle bir rol oynadı. Rusya Devlet Başkanı kendisine en çok beğendiği, örnek almaya çalıştığı devlet adamının kim olduğu sorulunca “Çar Petro” diye yanıt vermişti. Buna şaşıran ve “bugünkü dünya için soruyorum” diyen İngiliz gazeteciye de “ben de bugünler için konuşuyorum” demişti. Aslında onun dilinde “Petro” sözcüğü sadece bir “çar”ı değil, aynı zamanda ayrıntılı bir programı ifade ediyordu.

***

Çar I. Petro (1672-1725), tarihe Rusya’da modernizasyonu başlatan devlet adamı olarak geçmiştir. Ama aynı zamanda acımasız bir otokrattı. Reform amacıyla Avrupa’yı ziyaret etmiş, tebdili kıyafetle tersanelerde çalışmış ve sonra da ülkesinde Batı bilim ve teknolojisine dayanan kurumlar kurmuştu. Osmanlı savaşlarında Kırım’da Azov kalesini alarak Karadeniz’e ilk kapıyı aralayan da o oldu.

Petro’nun bu ilk adımlarını II. Katerina tamamladı. Rus Çariçe üstelik Osmanlıları da yenerek onlara Küçük Kaynarca anlaşmasını (1774) imzalatmıştı. Bu anlaşmayla Osmanlılar Rus tehlikesine karşı Batı yardımına mahkûm oluyor ve bu teslimiyet de “Doğu Sorunu”nu başlatıyordu. III. Selim ile başlayan, Reşit Paşa ve Tanzimat’la devam eden “ıslahat” hareketlerimize de bu bağımlılık ilişkileri damgasını vurdu.

***

Tüm 19. Yüzyıl diplomasisine damgasını vuran “Doğu Sorunu” aslında neydi?

Bu sorunun en özlü tanımını Fransız tarihçi François Guizot yapmıştır. Rusya’daki reformist hareketi Osmanlı Tanzimatçılığı ile karşılaştıran tarihçi yüz elli yıl kadar önce şunları yazmıştı:

“Reşit Paşa, ülkesinde giriştiği hareketin başarıya ulaşması için en gerekli niteliklerin birinden yoksundu. Türkiye’de güçlü bir reformcu olamayacak kadar az Türk’tü. Büyük Petro Rusya’yı Avrupa uygarlığına sokma girişiminde derin bir şekilde Rus’tu ve Rus kaldı (…) Genç yaşlarından itibaren Türkiye ile Avrupa ilişkileri içinde yetişmiş ve bu konularda angaje olan Reşit Paşa, özellikle bir Avrupa diplomatı oldu. Türk Hükümeti’nin Avrupa hükümetleri içinde bir çeşit özümlenmesini, ülkesinin ve sultanın Avrupa politikası içindeki yerini ve ağırlığını koruyabilmesi için tek çare olarak görüyordu. Türkiye’yi Avrupa’da tutabilmek için, Avrupa’yı Türkiye’de tatmin etmek: devamlı hâkim düşüncesi bu oldu!”. (Memoirs; cilt. VII. s. 244-245).

***

Kısaca, cemaat yapılarından ulusallığa geçiş döneminde, Osmanlılar imparatorluğu korumak hayaliyle “cemaatçi” kalmıştı ve yönetici zümre, kurucu unsurun “Türkler” olduğunu ancak tüm halklar ayaklanarak bağımsızlıklarına kavuştuktan sonra anladı. Son döneme damgasını vuran Abdülhamit de devletin varlığını Rusya ile İngiltere arasında dengeli bir politikaya dayandırmaya çalışmıştı. Nitekim 1908’de, Reval’de (bugünkü Talinn), Rus İmparatoru II. Nikola ile İngiltere Kralı VII. Edward görüşüp anlaşınca, bu politikanın da sonu geldi. Artık Osmanlılar için “dengeci” bir politika olanağı kalmamıştı!

***

Gerisini uzun uzun anlatmaya gerek yok: Balkan Savaşları; I. Dünya Savaşı; çöken imparatorluklar, ulusal ve enternasyonal boyutlu devrimler. Türkiye Cumhuriyeti de bu çalkantıların yarattığı enkaz üzerine kuruldu. Aynı depremin ürünü olan Sovyet Rusya ise yetmiş iki yıl sonra çökmüş ve yerini eski çarist hayallere kapılan yöneticilere bırakmıştı. Bunlardan en ustası da eski komünist istihbaratçı Putin oldu. Bu gözü pek taktiysen Rasputin’e özgü metotlarla adım adım mutlak iktidarını kurmayı da başardı.

***

Yıl 2022; yeni Çar, “taht”ında, artık “Rusya’nın sınırları yoktur” diyor; Petro’yu övüyor ve her şeye yeniden başlamak istiyor. Anlaşılan “Doğu Sorunu” perdesi özel koşullarda yeniden açılıyor ve bütün bu “açıklamalar” da Putin’in, kendisinden hep “Dostum Putin!” diye söz eden Erdoğan hakkında neler düşündüğünü açıkça ortaya koyuyor.

Son günlerde Ukrayna operasyonu ise bardağı taşıran damla oldu; takke düşmüş, kel görünmüştü. Reel gelişmeler hayallere dayanan siyaseti çürütmüş; dost, düşman olmuş ve denge diplomasisi çökmüştü. Artık bu koşullarda Tayyip Bey de “denize düşen yılana sarılır” esprisiyle sadık bir NATO üyesi olduğunu hatırlatıyor ve daha düne kadar topa tuttuğu NATO’yu Rusya’ya karşı sert önlemler için teşvike başlıyordu.

Yoksa yıllarca beslenen Abdülhamid özleminden ve bu yönde uygulanan politikalardan sonra, bu da Tayyip Bey’in “denge” politikasını rafa kaldıran, bugünlere özgü bir “Reval” mıydı?