Büyük resim…

Bu yazımda yaşama marjinal ve anarşist bir pencereden bakarak, kalıplaşmış değer yargılarından, klişelerden, dogmalardan sıyrılmış sınırsız bir açıyla gördüğüm büyük resmi tasvir etmeye çalışacağım. Çoğu okura uzun, sıkıcı ve absürt geleceğini ve çok azının sonuna kadar hakkını vererek okuyacağını bilsem de bu pencereyi en azından aralama cesareti taşıyanlara feyz olmasını ümit ediyorum.

Tabii yurdumun hâlâ Marks’ın ve Stalin’in bağladığı yerde otlayan at gözlüklü solcuları da okusa ve üzerine iki dakika düşünse fena olmazdı.

Neyse, kendileri bilir; biz işimize bakalım.

Öncelikle ülkemiz bazında bir giriş yapıp, bu coğrafyanın halihazırda her şerrin faturasının kesildiği AKP’den önce de Türk ve sünnî müslüman olmayan bütün halklar ve marjinal kesimler için cehennem olduğu gerçeğini kesin ve net bir şekilde ortaya koyarak okuru gerçekle yüzleştirmek istiyorum.

Evet, Kürtler için, Ermeniler için, Rumlar için, Süryaniler için, Aleviler için, eşcinseller için, kadınlar için, anarşistler için, hayvanlar için, bütün azınlıklar ve ötekiler için ve hatta başörtülüler için bu ülke her zaman cehennemdi!

On yıllar boyunca o cehenneme gözlerini kapatıp kendi ahmak cennetlerinde sefa sürenler, sınırlı sorumlu devrim algılarıyla bütün bu acı çeken kesimleri gözardı ederek sözde sınıf mücadelesi verdiklerini sananlar, bugün cehennem kendilerini de kapsayıp alevler onları da sarınca bir anda mazlum kesiliverdi. Buna rağmen hâlâ durumlarına aymadan, üstelik de muhalif olduklarını iddia ederek zalimle aynı paydada buluşup ırkçılığı, cinsiyetçiliği, türcülüğü, yasakçılığı, otoriteseviciliği, klişe ideoloji ve değer yargılarını asla elden bırakmamak suretiyle sözde şikâyetçi oldukları sistemin devamlılığına hizmet etmeye devam ediyorlar.

Mütemadiyen etnik, dinî ve cinsel ayrımcılığa uğrayan kesimlerin karşısına, “Ülkemizin senelerdir içinde yandığı cehennemde en çok, hangi ırktan olursa olsun emekçiler, yoksullar kavruldu,” argümanıyla gelerek daima ‘sınıf sorununu’ önceliyor, bu sorun bugünden yarına çözülecek bir mevzu olmadığı için de acil müdahale gerektiren başta etnik kimlik kaynaklı olanlar olmak üzere sıcak sorunlara karşı tavırsız kalıyorlar.

Evet, doğrudur; her kesimin emekçisi öncelikli ezilendir; fakat ezildikleri için sürekli peşin peşin yüceltilen emekçi ve yoksulların çoğunun kendileri yanarken aynı zamanda kendilerinden olmayanları yakmaktan geri durmadığını da hepimiz sayısız kez deneyimledik.

On yıllardır süren bu aymazca duruşun kaçınılmaz sonucu olarak da her kesimin eşit sorumluluğuyla bu günlere geldik.

Bu yüzdendir ki insanlık için tek kurtuluş zihinsel olarak evrim geçirmek, verili olan her şeyi yerle bir edip, hayatı sıfırlayarak yeni baştan yorumlamak ve kurgulamaktır diyorum.

Başka yolu yok!

Varolan yaşama kurguları çerçevesinde en büyük sınıfsal devrimi de yapsanız, bütün kötülükler yeniden yeniden kendini üretecektir. En ufak bir kıvılcımla kendinden olmayanları linç eden sürünün çoğunluğunu ekonomik olarak ezilen ‘sözde mazlum’ sınıfa mensup insanların oluşturduğunu kim inkâr edebilir? Emekçi ve yoksul olmak, insanı insan yapmaya yetmiyor ne yazık ki.

Ben ‘önce zihinsel evrim’ dedikçe birileri ısrarla, “Devrim olunca herkes eğitim şansı bulup evrilecek,” diyor; ben de onlara, hayır efendim, o iş öyle olmuyor; hem ekonomik olarak hem de insan hakları açısından en gelişmiş ülkelerin insanlığın halihazırdaki modelleriyle eğitilmiş bireylerine bakın; onlar da kendilerinden olmayan diğer halkların faşisti diyorum. Irkçılık, mülteci düşmanlığı, homofobi, hayvan katliamları bütün dünyada çığ gibi büyüyor. İnsanın lüksleri ve uydurma ihtiyaçları uğruna yapılan endüstriyel ve teknolojik faaliyetler nedeniyle her gün sayısız canlı türü yok oluyor. İnsanlık son hızla bindiği dalı kesiyor.

Başta Küba olmak üzere var olan birkaç sosyalist gibi gözüken ülke ise, global kapitalist sistem tarafından sadece vitrin olarak tutuluyor. İnsanlar sistemin girdabında umutla devinebilsin, o mostralık ülkelerin varlığından feyz alarak kurtuluş mücadeleleri vermek için silah satın alsın, aynı silah fabrikalarından satın aldıkları silahlarla birbirlerini öldürerek sonuç itibariyle yine savaş baronlarının ve dünyanın sahibi olan birkaç sermaye devinin cebini doldurup kapitalizmi büyütsün diye…

Bu korkunç paradoks, insanlığın içinde çırpındığı en büyük ve hain tuzaktır.

Kaldı ki çok değil yirmi-otuz yıl içinde ortada işçi sınıfı falan kalmayayacak. Hepsinin yerini yapay zekâ, robotlar almaya başlayacak. Avukatlık, hatta doktorluk dahil bir çok mesleğin yerine bilgisayar programlarının geçmesi yüzünden orta sınıf bile yok olmaya yüz tutacak. Sınıf mınıf hikâyesi bitti; çoğunluk yoksullukta eşitlenecek, aç kalacak. Milyarlarca insan açlıktan birbirini kıracak. İnsanlık bambaşka ve bugüne kadarkilerin hiçbiriyle kıyaslanamayacak büyüklükte ve vahşette felaketlerin eşiğinde.

Kapitalist sitemin kodları değişti. Sistem varlığını sürdürebilmek için bugüne dek ‘tüketici’ sıfatıyla insana muhtaçken, artık yitik kitleyle işi bitti.

Kuru kalabalıkların yerini robotlar ve bilgisayar sistemleri alacak. Bu yeni sistemle kurulacak olan yeni dünya düzeni ise, sadece belli bir teknolojik bilgi düzeyinin ve ekonomik seviyenin üzerindeki mutlu azınlık ile devinecek.

Kodlar yeniden yazıldı. Yeni kodların yoksullarla ve orta sınıfla işi yok. Milyarlarca, evet milyarlarca insan işsiz kalacak. Çoğunluğun yaşamını sürdürebilmek için hiçbir gelir kaynağı olmayacak. Doğadan koptuğu, kendi kendini doyurabilme olanağını ve yetisini kaybettiği için de birbirini yiyecek.

Güç sahipleri belli yerleşim bölgelerinde konuşlanacak. Özel güvenlik sistemli residencelarında, korunaklı özel adalarında yaşayacaklar. Çoğunun hazırlıkları tamamlandı bile.

Kendilerine yaklaşanı gözlerini kırpmadan katledecekler.

Diğerleri milyon milyon birbirini öldürecek.

Bütün distopyalar gerçek olacak.

Bütün bunlar çok değil, en fazla yirmi otuz yıl içinde gerçekleşmeye başlayacak.

İnsanlar ve ülkeler çok keskin çizgilerle ayrışmak üzere: Paraya ve bilime, yani güce sahip olanlar ve olmayanlar!

Siz hâlâ en demodesinden bir sınıf mücadelesi teranesinin peşinde nal toplayıp, burnunuzun dikinin bir milim ötesine bakmamakta ısrar edin.

Bütün düşler çöptür artık!

Israrla altını çizerek tekrar ediyorum; kapitalizmin geçtiği bilişim teknolojisi ve yapay zekâ, yani “veri” odaklı yeni boyutta, daha önce tüketici olması sıfatıyla muhtaç olunan sıradan insana ihtiyaç kalmamıştır.

Artık herkes gözden çıkarılabilirdir ve hatta dünyanın bitmeye yüz tutan yaşamsal kaynakları bazında bakıldığında, böceklerden de hızlı üreyen ve doğaya hiçbir katkı sunmadığı gibi, onu kötücül bir virüs gibi yayılarak katleden bu yığınlar gözden çıkarılmak zorundadır da…

O yüzdendir ki en gelişmiş zannettiğimiz toplumlarda bile ırkçılık, cehalet ve nefret bilinçli olarak körüklenmekte ve yükseltilmektedir.

Kapitalizmin yeni hedefi, bugüne dek iliğine kemiğine kadar sömürdüğü ve artık işinin bittiği yitik kitleden kurtulmak için onları milyon milyon birbirine kırdırmaktır.

Bugün bütün insanlık olarak eşiğinde olduğumuz toplu katliamların ve soykırımların vahşeti, Nazi Almanyası’nda, Ruanda’da ya da bugüne kadar gerçekleştirilmiş herhangi bir katliam esnasında yaşananları solda sıfır bırakacak. Üstelik de bu kez bu kıyımları nefretten ve yoksulluktan gözü dönmüş yığınlar hayatta kalabilmek için mecburen, kimsenin kışkırtmasına gerek kalmadan kendi elleriyle ve istekleriyle yapacak.

Yeni bir oyun kuruldu ve başrolünü bu kez bilişim ve yapay zekâ teknolojisini, yani “verileri” elinde tutanların kaptığı bu VIP oyunda sıradan insana ve geri kalmış ülkelere figüran olarak bile rol verilmedi.

Bizimki gibi hâlâ hurafelerin peşinde koşan, bırakın bu yarışta en geriden de olsa bir kulvara sahip olmayı, bilimin b’sinin bile yanından geçmeyen çöplük ülkeler, bütün insanlarıyla birlikte oyun dışı bırakılarak vahşetlerin en büyüklerine terk edildi.

Bu nedenlerledir ki ulus veya üretim araçlarının el değiştirmesi ve sınıf merkezli demode devrim teorilerinin hepsi çöptür artık.

Yurdumun hâlâ Marks’ın ve Stalin’in bağladığı yerde otlayan at gözlüklü solcularına duyurulur.

Ömrü hayatınız boyunca boş beleş devrim nakaratları söyleyeceğinize, azıcık evrile ve yanınızdaki yörenizdekileri de ucundan da olsa evrilteydiniz eyiydi.

İddia ediyorum, Marks bile şayet yaşasaydı, yaşadığı dönem hayal bile edemeyeceği bu gelişmeler karşısında kendi elleriyle yazdığı Kapital’i yine kendi elleriyle yakar, sıfırdan yepyeni bir kitap kurgulardı.

Siz ise, yobazların yüzlerce yıl önceki karanlık çağlarda yazılmış bir kitaba 21’inci yüzyılın gerçeklerini hiçe sayarak gözü kapalı tapınmaya devam etmesinden farksız bir biatla kendi peygamberinize ve onun demode kitabına kul olmaya, hatta tıpkı onlar gibi, hakkıyla okuyup anlamaya bile zahmet etmediğiniz o kutsal kitabınızdan cımbızladığınız üç beş klişe cümleye tapınmaya devam ettiniz. Asla öngörülmemiş baş döndürücü bir hızla geldiğimiz konjonktürün yeni dengeleri doğrultusunda tek bir yeni fikir ve cümle üretmeyi aklınızın ucundan bile geçirmediniz, geçirmiyorsunuz, geçirmeyeceksiniz de… Tebrik ediyorum.

Eee, ne diyeceğiz bu durumda o zaman; akılsız solcuların cezasını halklar çeker. Ne yazık ki pek yakın gelecekte çekeceğimiz şey devrim halayları değil, bugüne dek görülmemiş acılar olacak.

Asla gerçekleşmeyecek bilim kurgu senaryoları olduğunu düşünerek geniş geniş izlediğimiz bazı filmlerdeki ve okuduğumuz bazı kitaplardaki birçok distopya, insanlığın çok büyük bir çoğunluğu için gerçek olmak üzere. Bizim anladığımız mânâda devrim beş harfli, içi boş bir sözcüktür artık sadece.

Yine de kendi adımıza olmasa bile soyumuz adına çok karamsar olmayalım; belki de asıl devrim, insanlık için hiçbir şekilde gelecek güzel günler vaad etmeyen halihazırdaki yaşama modellerinin tamamının bu aşamalardan da geçildikten sonra tamamen yıkılması ve hayatın yepyeni varoluş tahayyülleriyle sıfırdan kurgulanması olacaktır, kim bilir.

Tabii o zamana kadar Hawking’in öngörüleri gerçekleşip, dünya dışı varlıkların dokunuşlarının da katkısıyla yüz yıl içinde dünyadaki işimiz tamamen bitmezse.

Yani demem o ki, geçmiş olsun.

Yetmedi mi bunca aymazlık? Artık at gözlüklerinizi bir kenara bırakmanın zamanı gelmedi mi? Gerçeklerle yüzleşmek bu kadar mı zor?

Bir daha söylüyorum!

İnsanlık için tek kurtuluş yolu zihinsel olarak evrim geçirmek, verili olan her şeyi yerle bir edip, hayatı sıfırlayarak yeni baştan yorumlamak ve kurgulamaktır.

Başka yolu yok!

Elbette ki böylesine sorumsuzca bir hızla böcekler gibi üreyip, dünyayı hayvanıyla, doğasıyla, havasıyla, suyuyla vahşice talan ederek bitirdikten sonra geldiğimiz bu geri dönüşsüz noktada bugünün insanlığı adına her şey için çok geç.

Elbette ezilen halkların direnişi her şeye rağmen kaçınılmazdır; ama onun dışında yapabileceğimiz tek şey bu gerçeklikler ışığında aklımızla, bilgimizle, farkındalığımızla ve vicdanımızla artık kimseye acı vermeden, öteki gördüğümüz herkese sımsıkı sarılarak, olabildiğince çok severek, sevilerek ve yardımlaşarak yaşamaya çalışmaktır. Ve en önemlisi de artık asla bu dünyaya sürünmesi için tek bir canlı dahi getirmeden, asla aciz varlığımızı klonlamadan.

Var olan sistem büyük bir kaosla yok olmak üzere!

Yaşam, bu kaotik çöküşün ertesinde sağ kalan ve belki bir umut zihinsel olarak evrilmiş bir avuç insan tarafından bugüne kadar yapılan hiçbir şeyi yapmamak, inanılan hiçbir kutsala inanmamak koşuluyla ve bambaşka bir algıyla sıfırdan kurgulanabilirse şayet insanlığın bir şansı daha olabilecek.

Belki devrimin ön koşulunun zihinsel evrim olduğunu bilen ve yaşamını evrimini tamamlamaya adayan bazılarımızın kelebek dokunuşları uzak erimde de olsa bir anlam ifade eder insanlığın geleceği için.

Irk, dil, din, cinsiyet, insan, hayvan ayrımı yapmadan, sınırsız, vatansız, bayraksız, devletsiz, otoritesiz, âdil, eşitlikçi, barışçıl, tamamen doğayla özdeş bir dünya düşü kuran ve herkesin ötekisi olma pahasına bunun için mücadele veren insanlar olarak hayatın uzak erimdeki yeni kurgusunda bir çakıl taşı oluruz belki!

Hayallerimizin gerçekleştiğini yaşarken göremesek bile, belki izimizi takip eden gelecek kuşaklara ilham veririz.

O yüzden bu saatten sonra siz evrilmeseniz de olur; ama artık evrimsiz devrim düşlerinizi bir kenara bırakıp, en azından var olan çocuklarınızın zihinsel olarak evrilme yolunda yürümesi için çabalayınız derim. Belki o zaman en azından onların gelecekte bir umudu olabilir.

O da belki.

Şu anda gülüp geçmeyi, inkârcılığı veya kızgınlığı tercih edenlerinizin dışında kalanlarınızın ne hissettiğini az çok tahmin edebiliyorum. Sözlerimi kaale alanlarınız müthiş bir umutsuzluğa kapıldınız ve benim umutsuzluk saçan bir felaket tellalı olduğumu düşünüyorsunuz.

Ama yanılıyorsunuz.

Çünkü bir umutsuzun bin umutludan daha çok işe yaradığının farkında değilsiniz.

Farkında değilsiniz ve hatta şu anda bana gülüyorsunuz. Olsun. Siz istediğiniz kadar gülün, ben gene de bir kişiye de olsa anlatmayı deneyeceğim umuda dair düşüncemi de.

Umutlu insan inandığı şeyin olanaksızlığıyla yüzleştiği, umudunu kaybettiği anda mücadeleyi bırakır. O yüzden de çok korkar umutsuzluktan.

Ben ise umutsuzluğu ikiye ayırırım: 1- Düşülmüş umutsuzluk, 2- Seçilmiş umutsuzluk.

İkisi birbirinden çok farklıdır.

Düşülmüş umutsuzluk bitirir, seçilmiş umutsuzluk büyütür insanı.

Umutsuzluğu ‘seçmiş’ olan insan, yani ‘bilinçli umutsuz’ sonuca yönelik hiçbir beklentisi olmadan, salt bir ideal uğruna, salt insan olmak adına mücadele verdiği için yolundan hiç sapmaz. Mühim olan varmak değil, daima yolda olmaktır onun için. Kral çıplak diyebilenler onlardır.

Ne hesapçı, ne çıkarcıdır oysa umuda endeksli yaşayanlar!.. Karşılıksız hiçbir şey yaptıramazsınız onlara. Herhangi bir konuda parmaklarını oynatmaları için o şeyin illâ ki gerçekleşme umudu taşıyor olması gerekir.

Şayet taşımıyorsa her şey biter onlar için ve anında şu cümleyi kurarlar, “Bir benim mücadelemle ne değişecek ki!” Bunu söyler ve umutlarının kırıldığı noktada yaralı parmağa işemezler… Bu gerçekliklerine rağmen yine de Pavlov’un şartlı köpeği gibi umut da umut diye sayıklamadan duramazlar.

“Bir benim mücadelemle ne değişecek ki,” demek, “Bir şey değişmeyecekse insan olmama ne gerek var,” demek gibi bir şeydir aslında; ama bu uyurgezerler bunu bile fark etmezler. Umut da umut diye takmışlardır bi kere kafaya, başka türlü düşünme biçimleri de olabileceğine asla ihtimal ve şans vermezler.

E dünyanın hali ortada; hiçbir şeyin bir kişinin mücadelesiyle değişeceği yok gerçekten de… Aslına bakarsanız milyon milyon ölsek de değişeceği yok… Artık kabul edelim ki şu emek emek içine ettiğimiz lanet olası hayatta hiçbir iyi şey için hiç umut kalmadı insanlık adına.

Peki o zaman ne yapacağız? Her gücümüzün yetmeyeceği aşikâr olan durum karşısında kırıp dizimizi oturacak mıyız?

Elbette ki hayır! İşte tam burada biz ‘bilinçli umutsuzlar’ devreye gireriz. Bir bizim söylememizle değişmeyeceğini bile bile söylemeye, bir bizim gitmemizle değişmeyeceğini bile bile sokağa çıkmaya, bir bizim tutmamızın acıyı yok etmeyeceğini bile bile kederli elleri tutmaya devam ederiz.

Zaten de şu dünyada acıyı paylaşmaktan daha kıymetli ve elden gelebilecek başka da bir şey yoktur.

Kalabalıklardaki umutlu yığınlar, içlerinden birileri umutsuzluğa düştükçe sürekli değişir. Bir biz bir avuç bilinçli umutsuz ise durduğumuz yerden hiç kıpırdamayız.

Niye? Çünkü umudumuz yoktur belki ama, ondan çok daha önemli bir derdimiz vardır, “İnsan gibi insan olmak!” Bu dert de, her şeyin üzerindedir.

İşte böyleyken böyle.

Kral çıplak!

Sağcılar zalim!

Solcular aymaz!

Savaşa hayır!

Haydarpaşa Gardır! Gar kalacak!

Trensiz, kedisiz ve şiirsiz geçen hayatlar biraz eksiktir dostlar!

Öptüm o şirin umutlarınızdan; gözüm varsa gözüm çıksın.

Görüşürüz.

Umutsuz olacak kadar umutlu kalınız.

Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları