Babil

BABİL Kulesi mitini bilirsiniz. Rivayete göre başlangıçta dünyadaki bütün insanların arasında aynı dil ile iletişim sağlanırmış. Bu insanlar doğuya doğru göç ettikleri sırada bir ova bulup yerleşmişler, böylece ilk kentleşme de burada başlamış. Sonra göklere erişmek için bir kule yapmaya başlamışlar, Yehova bunu insanların kibri olarak değerlendirmiş ve bu kuleyi yapanların dillerini ayırarak birbirlerini anlamamalarını sağlamış. Sonra da onları dağıtmış ve Babil bundan sonra kargaşa olarak anılmış.

Aslında Babil Kulesi ile günümüzdeki gökdelenler arasında çok büyük benzerlikler var, şöyle ki bu gökdelenlere doluşanlar da mitteki gibi tek bir dil konuşuyor ve aynı talimatlara göre hareket ediyor çünkü hepsinin yüzünde aynı maske var ve biri diğerini tanımıyor, anlamıyor. Hepsinin gerçek yüzleri silinmiş, birbirlerine karşı yabancılaşmış, toprak ve gerçek yaşamla bağları kopmuş. Hepsi de kendini protezli bir tanrı gibi görmekte. Mesela onlara istediğiniz zaman ulaşamazsınız. Onların deyimi ile zamanları sınırlı ve hepsinin elinde bir ayna durmadan kendilerine bakarak tanrı ile boy ölçüşme derdinde.

Bundan dolayı da insan için, Babil’den önce de Babil’den sonra da değişen bir şey yok. Yani kendi bedenine ördüğü zırhları ile tanrı ile savaşmak için hep orada duruyor. İnsan, Babil’de kule yapmıştı çağımızda gökdelen yapıyor.

Peki, insan bu duruma nasıl düştü? Öyle sanırım ki bu durum insanın soyut düşünme everesine geçmesi ile ilgili çünkü soyut düşünme ve düş dünyası yaratma insanı yaralamıştır. İnsan artık yaralı bir hayvandır ve önüne ne geçerse ona saldırmıştır. Bugün dünyada ve ülkemizde de durum farklı değildir. Bu durumu toplumsal, politik, ekonomi, eğitim vs. alanlarında gözlemek çok kolaydır. Tam da onun için bu alanlara ilişkin de kendi düş dünyasındakiler ile gerçeklik arasında sıkışıp kaldığı için zırhlarının arkasına saklanarak bir barbara dönüşebilmektedir. Çünkü bu insan gerçeklik algısını yitirmiştir ve bu kayıp onu yaralamıştır. Tıpkı duvarcı ustasının ham taşa ilk çekici vurup taşın üstünde yara izi bırakması gibi o da bu yaralı taşa dönüşmüştür ve bundan sonra hayatında sadece kargaşa vardır, Babil’den kendi kurduğu düş dünyasından kovulmuştur.

Aldığı yaradan dolayı soyut düşünme kapasitesini yitirdiği için gittiği her ortama zırhının arkasına sakladığı kılıçlarını çıkarıp nereye saldıracağını bilememektedir ve bu durum hem tarihin hafızasında hem de çağımızda bir veba olarak hepimizin karşısında apaçık durmaktadır. Bu insanın siluet olarak aynada yaşamasıdır.

Çağımızın ve çağların asıl vebası da siluet olarak bu aynada yaşama çabasıdır. Bu insan, aynanın kırılmaması için bir zırh da geliştirmiştir ve bu zırh sayesinde bedenini, zihnini ve beynini dış dünyadaki tehditlere karşı korumaya çalışmaktadır. Aslında bu çabasının boş olduğunun farkında değildir. Çünkü günü geldiğinde kulesi ve gökdeleni yıkılacak protezi kırılacak ve zırhı delinecek ve A’raf’tan kovulacak, kargaşa hep devam edecektir. Ölümcül kimlikleri çoğalacak kendi yurdunun sürgünü olacaktır.

Onun için Babil, çoğalan dil, azalan insandır, mabedi tarumar edilmiş derviş, yolu içine açılan üç kapıdır.

Ve biz hep aynı şeyi yapıp dururuz. Yaşanmayan zamanların korkusuna sığınıp koynumuzda sakladığımız fotoğraflara bakarız. O fotoğraflardaki siluetleri kırık ayna parçaları yapıp kalbimizdeki kılcal damarları kanatırız sonra da hayata yüreğimizdeki ölü kimliklerin bekçisi olarak biat ederiz. Bundan sonra ruhumuzda ölü kimlikler ve siluetler taşırız düşlerimiz artık yaşayan ölüler mezarlığıdır.Giydiğimiz hırka ile kendimizi protezli birer tanrı olarak ilan etsek de kulemiz yıkılmış, kendi bedenimizde, beynimizde ve zihnimizde hapsolmuşuzdur. Bundan sonra ya yaralı taş gibi ustamızı bekleriz ya da sürgün içinde sürgün bekleriz!

Sabahattin MEŞE
Latest posts by Sabahattin MEŞE (see all)
Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları