Teninize değdiğinde soğuğunu hissettiğiniz ancak güneşi tepenizde gördüğünüzde de içinizi sıcacık bir hisle kaplayan pazar sabahı, Feyyaz Yiğit’in senaryosunu yazdığı “Gibi” dizisini izlemek için hazırlandım. İzlediğim altı bölümde de uzun uzun gülmekten kendimi alamadım. Yiğit, seçtiği akla ziyan bir başlığı öyle kıymetliymiş gibi anlatıyor ki detaylandırmayacağım ama bu kadar saçma bir durumu nasıl bu kadar ciddi gösterebiliyor diye soruyorsunuz kendinize, tabii gülerken…
Dizi harika, tavsiye ediyorum ancak konu bu değil. Başlıkta da gördüğünüz üzere, dizinin bir bölümünde İlkkan ve Yılmaz’ın sohbeti arasında Yılmaz’ın İlkkan’a kullandığı kalıp… “Yılgın Hoşgörü”.
Tek kelimeyle bayıldım. İnsanın yaptıkları sonunda içgüdüsel olarak onaylanma isteği öyle bir hal almış durumda ki bu kavramı ortaya çıkaran, karşısındaki insanın dudak bükerek razı olduğu bir gerçekliğe ayna tutan duruma işaret ediyor. İnsanın kabullenilme arzusu, gün geliyor kabul edecek olanların kendisini inandırdığı gerçekliği yaşadığı bir hayatı karşımıza çıkarıyor. Ve o gerçekliğin içinde, çizdikleri merkezin dışında kalan bir durumun onaya tabi olmama isteği, o dışarıdaki grubu; makbul olmayan, öteki pozisyonuna sokuyor.
Yani aslında hikmeti kendinden sorulan onaycı bu tip kurumların ya da kendisinin kurum olduğu zannına kapılıp öylece ömrünü ölüme tutan insanların önünde iki tip vakalar oluyor. Ya yılgın bir hoşgörü ile çok da içleri almadan “ehh hadi” dedikleri vakalar, ikincisi de “sen kimsin ve sanane” sorularını en haklı şekilde yüzlerine söyleyenlerin olduğu, söylediklerinden dolayı da asla kabul görmeyen ikinci tip insanlar…
İlk gruba Allah kolaylık versin. Bir an önce onaya ihtiyaç duyma yanılgılarından dönsün deyip biz ikinci grubun heterodoks tavrının ortadoksları nasıl ilgilendirmediğinin içini açalım.
Hükümet irtifa kaybettikçe bağlamanın teline sert taraftan vuruyor.
Süleyman Soylu gibi, çıkışı merkez sağdan olan ancak yıllar içinde kendisini yoz bir milliyetçiliğe hapis tutan İç İşleri Bakanı’nı da bu işler için yürütücü kılıyor. Soylu, gün geliyor Boğaziçili gençlere ses yükseltirken bazen de başarısız olunan bir askeri operasyonun yükünü, tadı damağına değen milliyetçilik parsasını toplamak adına üstleniyor. Karşısında soru soran herkesi de kendi hizasına getirmeye çalışıyor. Gerçekten böyle bir gayesi var mı? Bunda da iddialı değilim ancak yürüttüğü siyasetin Ak Parti’nin en vasat dönemine sıkışmış bir klik olduğu hakkında yemin edebilirim.
Dünya dönüyor. Birkaç kez daha döndükten sonra bu iktidar olmayacak. Erdoğan, siyasi olarak ceketini askıya astığında küllerinden Soylu doğacak… mı acaba, bundan da emin değilim. Zira mülkün sahibi; 90’lı yıllardan bu yana görünmez kılınan, başörtüsü sorunundan, devletten izole edilmiş dindar insanların saha mücadelesine kadar “siyasi İslam”ın ahlaki versiyonudur ki Süleyman Soylu’nun tavrının buraya düşmediği kesin. Biz gibi heteredokslara karşı “yılgın bir hoşgörü”ye dahi sahip değil ve zaten bunu ondan bekleyen bir heteredoks olduğunu düşünmüyorum.
Soylu’nun siyasi hayatının devam edeceğini öngörmekle birlikte görüp görebileceği son iktidar dönemi olduğunu düşünüyorum. Zira; toplumun temelleri, yönetenlerin ahlaki zemini kaydırmalarından dolayı bir kez oturtulduğunda geri alınması güç, kuvvetli bir şaseyi meydana çıkaracaktır. Politik tavrını kendime kalem ucu kadar yakın hissetmediğim Davutoğlu alanının “siyasi İslam”ın ahlaki perspektifini oluşturacağı yelpazede, sağın katmanlarında Ali Babacan ve neredeyse milliyetçiliği günbegün artsa da tabanının çekiştirmesinden dolayı belli bir geçişi sağlaması mümkün olmayan İyi Parti’nin oluşturacağını düşünüyorum.
Gelelim bizim “yılgın hoşgörü”süne mahzar olma ihtimalimiz olan, dizideki İlkkan gibi Yılmaz’ın yakınından gelen bu davranışın benzer kodlarla üzerimize boca edilme ihtimaline…
Kemal Kılıçdaroğlu oyun kuruculuğuyla birlikte iktidarın bir noktasından ve değerli bir parçasından yakalayacağını öngörmek hayalcilik değil kanımca. Ancak Adalet Yürüyüşü’nden bu yana toplumun farklı kesimleri ile kurulmaya başlanan diyalogun, “Chp amblemine mühür vurabilme” ihtimalini 31 Mart ve 23 Haziran’da “gerçek” yapabilmesi; Chp’nin eski günlerini mumla arayan, baş örtüsü yasaklarıyla hemhal olmuş, bugünkü Ak Parti’nin paydaşları gibi kendini zamane devleti yerine koyan bir kanadın artan gölgesiyle karşı karşıya.
İşte korkum, Kemal Bey’in bir şekilde bu noktaya getirdiği Chp’nin geri tepmesi ile birlikte, eskinin küllerinin “yılgın hoşgörü”süne muhatap kalma ihtimalimiz var. “Biz” diyenler için değişen bir durum olmaz belki ancak muhalefetin güçlü kanadının kendinden olmayana “yılgın hoşgörü” göstermekten bazı bazı geri durmayan Chp’nin değişmeyen bir kanadından çekiştirilme endişesini taşıyorum.
- Geçmek - 30 Mayıs 2021
- Cumhuriyet Halk Partisi’ne Açık Mektup - 30 Nisan 2021
- Cem Özdemir’in Medyascope Yayınından Yola Çıkarak: Göçmenler - 26 Nisan 2021