Siyasetçiden doğa sever olur mu?

Theodore Roosevelt Adasına bir süreliğine buralarda olmadığım için gidemedim. Sonra ayağımla ilgili bir rahatsızlık yasadığımdan bu süre iki ay kadar uzadı. Evime çok yakın. Washington DC ve Virginia’nin kesiştiği yerde. Bu gün bir kez daha adanın nabzını tutabildiğime çok sevindim!

Hemen hemen üç buçuk yeldir her fırsata buralarda koşarım, yürürüm, adanın o boylu poslu kavak ağaçlarından oksijen depolarım, hayat bulurum. Potomac nehrine bakıp kimi zaman dua ederim, kimi zamanda kano yapanlara, balık tutanlara, kuşların sesleriyle kendinden geçen, meditasyonla ruhunu arındırmaya çalışanlara dalar gözlerim…

Potomac nehriyle birleşen, hektarlarca ormandan ve bisiklet yolundan oluşan bu adanın önemli bulduğum bir özelliği var. Bunu paylaşmak istiyorum:

Theodore Roosevelt, 1901-1909 yılları arasında ABD’nin 26. Başkanlığını yaptı. Oldukça varlıklı ve aristokrat bir aileden gelen Roosevelt, çocukluğunda astım ve çocuk felci gibi hastalıklarla boğuşmuş. Bu hastalıklar onu en sonunda tekerlekli sandalyeye mahkûm etti.

Çocukluğu boyunca hiç koşamamış, yaşıtları gibi parklarda oynayamamış olmanın üzüntüsüyle, kendisini coğrafya ve doğa bilimlerine vermiş. Doğa hakkında, döneminde ulaşılabilecek tüm bilgilere evinde tek başına ulaşmış, araştırmış.

ABD Başkanlığını tekerlekli sandalyesiyle devraldıktan sonra, Amerika çapında yemyeşil parklar yaptırmaya başlıyor. Kendi adına Washington DC’de bir tane ada var. Ama adını vermediği pek çok başka park yaptırıyor. Bütün bu parkaların peyzajına kadar bilhassa kendisi ilgileniyor. Bunu birçok kaynakta görebiliyoruz.

Emperyalist politikadan asla vazgeçemese de, Japonya ile Rusya arasındaki savaşın sona ermesinde oynadığı etkin arabulucu rolü nedeniyle, 1906 yılanda Nobel Baris Ödülü’ne de layık görülür. İzlediği siyasi çizgisiyle, doğa sevgisi arasındaki çelişkiyi açıklamak zor olsa da, vizyon sahibi olduğuna hiç kuşku yok. Bunu bize bıraktığı parklardan anlamak mümkün. Bunun için de olsa, kendisine minnettarız.

Bu yüzden benden, parka her gidişimde ruhuna, bir El-Fatiha alıyor. Ne diyeyim, darısı “beton imparatorluğu” kurma heveslilerinin başına. Belki bir gün insafa gelirler, o kaskatı kalpleri yumuşar. Unutmasınlar ki, insan ardında bıraktığı eserlerle anılır. Geride bıraktığı eserlerle yaşar, anılır duayı, itinayla anılmayı hak eder. Mukaddes olanda budur.


Aynı günün akşamı:

Nedense bazı gecelerde Oscar Wilde’in o kısacık yaşamında ettiği sözler ve yazdığı şiirleri aklıma gelir. Bu gece, yıldızlarla dolu bu sessizlik içinde, ruhumu Oscar Wilde’in dizeleriyle arındırmak istiyorum. Bunda bugün Roosevelt Adasına gitmiş olmamın payı ne kadardır bilmiyorum.

On beş yaşımın yazında bir çırpıda okuduğum, Dorian Gray’in Portesi romanının izleri bende hala bütün canlılığıyla öylece duruyor. Geçen yıllar içinde, insanlar hakkında tecrübelerim arttıkça, kendisine katmerli boyutta bağlandım.

Bu derece de, fazla; yazar/sanatçı takımına yakınlık duymam, ama Oscar başkadır iste!

Bu ilgimin temelinde, hayati o kadar şaşalı yaşamış bir yazarın, en tezat duyguları sıradanlaştırma cabasına hala şaşırıyor olmam yatıyor olabilir. Bu kanıya nasıl mi vardım? Meraklıları için hemen söyleyeyim: tamamen sezgisel. Bilimsel hiçbir veri, bilinç altı taraması falan yaptırmış değilim…

İşte yine o Oscar gecelerimden biri ve yine nağmeleri…

Her insan gene de öldürür sevdiğini,
Bu böyle bilinsin herkes tarafından
Kiminin ters bakışından gelir ölüm,
Kiminin iltifatından,
Korkağın öpücüğünden,
Cesurun kılıcından!

Kimisi aşkını gençlikte öldürür,
Yanışı başını almışken kimi;
Birisi şehvetin elleriyle boğazlar,
Birinin altındır elleri,
Yumuşak kalpli bıçak kullanır
Çünkü ceset soğur hemen.

Kimi pek az sever, kimi derinden,
Biri müşteridir, diğeri satıcı,
Kimi vardır gözyaşlarıyla bitirir işi,
Kiminden ne bir ah, ne bir figan;
Çünkü her insan öldürür sevdiğini,
Gene de ölmez insan!

Oscar Wilde