20. Yüzyıl Dil Felsefesinde Michel Foucault

20.yüzyılın en etkili düşünürlerinden biri kuşkusuz Michel Foucault’dur. 27 Nisan 1984 yılında öldüğünde, haber Le Monde gazetesinin birinci sayfasında,  iki sütunluk “La mort du philosophe Michel Foucault” (Filozof Michel Foucault’nun ölümü) başlığı altında olağanüstü bir övgü seliyle verilir. Başyazıyı Foucault’nun College de Frence’dan seçkin bir meslektaşı olan Pierre Bourdieu yazmıştır. [2]

Felsefe ve tarih üzerine yapmış olduğu çalışmaları, anısına Başbakandan da övgü almış olan bu çağdaş filozofun ölümüne gösterilen  böylesine yoğun ilgi ve hürmeti, Fransa ve Foucault örneği dışında, tasavvur edebilmek gerçekten güçtür. Onun bu ilgiye mazhar olmasının nedeni belki de düşüncelerinin hala yaşayan gücüdür. O, yirminci yüzyılda, Nietzsche’nin en büyük havarilerinden biri ve Batı’nın muhalif entelektüel yaşamının en ses getiren simalarından biri olmuştur.3

Ben bu makalede, Foucault’nun yirminci yüzyıl dil felsefesine yaptığı katkıları ortaya koymaya çalışacağım. Bunu da,  Post-yapısalcı yaklaşım içerisinde, başta gösterge kavramı olmak üzere, “metin”,”yazar “ ve “okur” kavramlarında ortaya çıkan dönüşümü, genel olarak Foucault’nun dile yaklaşımı ve onun iktidar-bilgi-söylem merkezli felsefesinden hareketle vermeye çalışacağım.

Michel Foucault Kimdir?

Fransız filozof Michel Foucault , 15 Ekim 1926’da Poitiers’de doğdu. Babası, oğlunun kendi kariyerini takip etmesini isteyen bir cerrahtı. Foucault, Saint-Stanislas Okulunu bitirdikten sonra, saygın bir okul olan Paris’teki 4. Henry Lisesi’ne girdi. 1946’da, daha önce sınavlarında başarısız olduğu École Normale Supérieure’e kabul edilen dördüncü öğrenciydi.

Okul yıllarında eşcinselliğini keşfetti. Maurice Merleau-Ponty ile felsefe çalıştı. 1948’de

felsefe diplomasını, 1950’de psikoloji diplomasını aldı ve 1952’de psikopatoloji diplomasıyla ödüllendirildi. [3]

1954’ten itibaren dört yıl İsveç’te Uppsala Üniversitesi’nde doktora tezini yazdı. Fakat bu üniversitedeki pozitivist gelenek yüzünden doktora tezi kabul edilmedi.  Birer yıl da Varşova ve Hamburg Üniversitelerinde Fransızca öğretti. 1960’da Fransaya Clermont-Ferrard

Üniversitesine Felsefe bölüm başkanı olarak döndü.[4] ”Deliliğin Tarihi” adlı çalışmasıyla doktora derecesini aldı. Foucault, bu çalışmasıyla Batı kültürü içerisinde deliliğin algılanış şeklinin gösterdiği değişimlerin tarihini yazdı ve hakikat arayışına siyasal ve pratik endişelerin yön verdiğini ortaya koydu.

Aslında Foucault klasik üniversite kurumlarına husumet duyan biriydi. Bu yüzden yabancı ülkelerde görev alarak, Vincennes’de alternatif üniversite girişimine katılarak ve Jean Hyppolite’den sonra College de France’a seçilerek hep bu kurumlardan kaçtı. Çünkü bir antikacı misali eser vermek iddiasında değildi. Onun yapmak istediği, hakikatin, toplumsal ve siyasal alanla etkileşimini gözler önüne sererek bir hakikat tarihi yazmaktı. Kısacası olgusalcılığın, bilgiyi güvenli bir temele oturtma iddialarını yıkmak istedi. [5]

College de France’a seçilmesi onu Fransız akademik dünyasının zirvesine yerleştirdi. Sıradan ders verme yükümlülüklerinden sıyrılmasına olanak tanıdı. Bu noktadan itibaren, tıka basa dolu salonlarda konferanslar vererek, gitgide daha yüksek düzeylerde politik eylemlere katılarak ve tüm bunlara ek olarak, suç ve cinsiyet konusunda onu her türden beşeri ve toplumbilimsel disiplinde önemli bir kişi haline getirecek olağanüstü kitaplar yazarak dünyayı dolaştı. 1984’te Fransa’da AIDS’ten öldü.

Foucault’nun araştırmalarına ve eylemlerine baktığımızda genel olarak “otorite karşıtı” bir çizgi görürüz. O, her zaman temel çizgiden dışlanmış olanlara karşı ilgi ve anlayış gösteren biriydi. Bu yüzden, psikiyatri karşıtı hareketin, hapishane reformlarının ve gay özgürlüğünün kahramanı oldu. Foucault aynı zamanda kendi eserlerini, toplumsal ve politik dönüşüm için çabalayanlarca kullanılacak bir alet çantası olarak görüyordu.[6] Onun bir yanıyla toplumsal ve politik eylemciliğe bu derece adanmış yaşamı, hem özgürlüğe verdiği büyük önemden hem de o dönemde dünyada ve ülkesinde yaşanan politik olaylardan kaynaklanır.

Paris’in entelektüel havasını soluyan biri olarak, çağdaşları Jean-Paul Sartre ve Maurice Merleau-Ponty, Georges Canguilhem, Jean-Pierre Vernant, Lucien Goldmann, Louis Aithusser, Jacques Derrida, Claude L. Strauss, Roland Barthes, Gilles Deleuze ve Bourdieu ile birlikte Foucault Fransa’nın politik yaşamındaki olaylarla, önemli kilometre taşları olan İkinci Dünya Savaşı, Avrupa Komünizmine tepki, Vietnam ve Cezayir koloni savaşları ve 1968 Mayısı ile yakından ilgiliydi. Bu grup içinde Foucault aynı zamanda öne çıkan isimdi. Bir kere en geniş alanlı eğitimi almıştı. Aynı zamanda kuramsal incelemede en somut ve tarihselci olduğu kadar en radikal olan da O’ydu. [7]

Foucault’nun Dil Felsefesi

Foucault, Jasques Derrida, Giles Deleuze, Felix Guattari gibi düşünürlerle birlikte, Postyapısalcılığın temsilcilerinden sayılır. İnsan öznesine iliskin bir eleştiriyi içeren postyapısalcılık, insan bilimlerinin temel amacının insanı çözümlemek olduğunu, insanı anlamaya katkıda bulunan son otuz yılın kavramlarını yapı bozuma ugratmak gerektiğini öne sürmüş, tarihselciliği eleştirmistir. Anlam ve felsefe eleştirisiyle ortaya çıkan postyapısalcılık, önermelerle gerçeklik arasında karşılıklı bir ilişki bulundugu görüşüne ve yapı kavramına karsı çıkmış, betimleyici ya da çözümleyici herhangi bir dilin nesnellik iddiasını sorgulamıştır. Doğruluğu metnin içinde veya arkasında gören yapısalcılıktan farklı olarak postyapısalcılık, okuyucunun katkısını vurgulamış, okuyucuyla metin arasındaki karşılıklı etkileşimi üretkenlik olarak değerlendirmiş ve doğruluğu okuyucunun performansıyla ilişkilendiren bir yol önermistir. Öznenin/yazarın, bilinci açığa çıkaran ve doğrulugun tek otoritesi oldugunu vurgulayan Descartes’in bölünmez özne anlayışına ve insanın/öznenin bütüncül bir bilince sahip oldugu fikrine karsı çıkan postyapısalcılık, insan öznenin temelde dil yoluyla yapılandıgını savunmuştur. [8]

Foucault’nun epistemoloji düşüncesi üzerine kaleme aldığı kitaplar; Kelimeler ve Şeyler (1966), Bilginin Arkeolojisi (1969) ve  Söylemin Düzeni (1971)’dir. Tüm bu kitaplarında

Foucault tarihsel ve bilgikuramsal açıdan dili eleştirir ve “metin”, “yazar” ve “okur” kavramlarına yeni açıklamalar getirir.

60’lı yıllarda “yazar”, “okur” ve “metin” kavramlarında ortaya çıkan dönüşümün gerisinde “gösterge” kavramıyla ilgili iki temel sav yattığı söylenebilir:

  • İnsanı çevreleyen dünyadaki herşey bir gösterge, bu göstergelerden oluşan her dizge bir dil, bu gösterge dizgeleriyle oluşturulan her kendilik bir metindir (Saussure, Pierce etkisi).
  • Her gösterge bir “izler oyunu” dur.

Gösterge kavramına yüklenen bu anlamla birlikte, ortaya konan yaklaşımların özeti şudur; Birinci sav, Charles Sanders Pierce ve Ferdinand de Saussure’ün göstergebilime getirdikleri yeni bakışın ürünüdür. Pierce’a göre, ses tonu, bir koku, bir nesne, bir olay, bir kural, bir desen, önermeler, çıkarımlar, bunların hepsi birer göstergeydi. Ona göre gösterge, “bir kişi için, herhangi bir bakımdan ya da herhangi bir sıfatla bir şeyin yerini tutan şey”di ve bir yandan bir nesnenin yerini tutarken bir yandan da birinin zihninde bir içerik (“yorumlayan”) yaratmaktaydı. Saussure ise göstergebilimi, genel ruhbilimin altında, dilbilimin üstünde yer alan genel bir bilim olarak görmekteydi ve bu bilimin toplum içerisinde göstergelerin ne gibi özellikler içerdiğini, hangi yasalara bağlı olduğunu öğretmesi gerektiğinin altını çiziyordu. Onun için de bir dilsel göstergeler dizgesi olarak tanımladığı dilin yanında öteki gösterge dizgeleri olarak yazıyı, sağır-dilsiz alfabesini, simgesel törenleri, incelik belirten davranış biçimlerini, askerlerin kullandığı işaret biçimlerini saymak mümkündü. [9]

İkinci sav ise “gösterge” kavramının Jacques Derrida ve Jacques Lacan gibi düşünürlerde geçirdiği dönüşümü ifade eder. Buna göre, hiçbir gösterge eğretilemeden özgür değildir. Her gösteren yalnızca başka bir göstereni gösterir, dolayısıyla ancak ve ancak bir gösterenler zincirinden söz edilebilir. Bunun sonucuysa anlama alanının ve oyununun sonsuzca genişlemesidir. Eğer metin göstergelerden oluşan bir kendilik, her gösterge de aşkın, değişmez bir gösterileni değil, yalnızca bir gösterenden ötekine akan bir gösteren zincirleri demetini gösteriyorsa, tek anlamlı, tek yoruma izin veren bir kendilik değil, okuyucusuna izleyebileceği birtakın izler sunan, çok anlamlı, farklı yorum olanaklarını içinde barındıran, çok boyutlu bir kendilik olacaktır. 11

Foucault da metnin yapısı konusunda Derrida ve diğerleri gibi düşünüyor. Ona göre de metin çok boyutlu bir yapıdır. Bir metin başka metinlerin, kurumların, yapıp etmelerin oluşturduğu geniş bir iskeletin bir parçasıdır. Dolayısıyla bir metin karşısında yapılması gereken, ondaki birbirine eklemlenmiş değer ve anlam hiyerarşisini aramak, onun başka metinlerle ve metnin ötesindeki şeylerle akrabalıklarının izini sürmektir.

Foucault’nun, “Bu Bir Pipo Değildir” adlı denemesinde, Rene Magritte’nin tablosundan yola çıkarak gösterge kavramına ilişkin ortaya koyduğu soru şudur: Sözcükler temsil ettikleri şeye bir gönderimde bulunur mu? Bir pipoyu model alan tablo ve bu tablonun hemen altına iliştirilmiş olan “Bu bir pipo değildir cümlesi” Foucault için temelde bir dil felsefesi sorununa vurgu yapar. Başka bir deyişle, şey/nesne ile onu işaret eden sözcük arasında herhangi bir görsel, işitsel ilişki var mıdır sorusunu gündeme getirir. Foucault bu soruyu, “gördüğümüz söylediğimizin içine hiçbir zaman yerleşmiş değildir” diyerek yanıtlar. “Bu bir pipo değildir” önermesi, ancak piponun bir hayalinden/tasarımından söz edebileceğimizi söyler Foucault’ya göre. Tablodaki hakikatin yalnızca desen olduğunu ama o desen için hiçbir zaman “Bu bir pipodur” diyemeyeceğimizi belirtir. Resim önündeki modeli olmamak için direnir. O, hiçbir şeye gönderim yapmayan, hiçbir şeye –modeline bile- benzemeyen bir şey olmak için çırpınmaktadır. Foucault’nun sözcükler ve şeyler arasında köklü bir kopuşu amaçlayan bu dil yaklaşımı, göstergelerin özgün ve gerçek olarak varolduğuna inanmanın yorumun ölümü olacağının altını çizer. [10]

Yazar Nedir?

Metinle yazar arasındaki ilişkiye baktığımızda Foucault da yapısalcıların, “ Dili kullanan insan değil, dil insanı kullanır” görüşünü benimser hatta bu görüşü daha da ileriye götürerek yazarın ölümünü  ilan eder. “Yazar Nedir? (What is an Author?) “ başlıklı denemesinde yazarın ne olduğunu tanımlamaya çalışır. Foucault’ya göre yazar olmak, belirli bir metin türünün gerçek nedeni (üreticisi) olmak değildir. Yazar olmak metinden sorumlu sayılma konusudur. Bu durumda bizlerin “yazar” dan değil, “yazarın işlevinden” söz etmesi gerekir. Dolayısıyla yazar olmak, metnin üretilmesine neden olmak değil, daha ziyade metinle bağlantılı olan ve toplumsal kültürel açıdan tanımlanmış bir rolü yerine getirmektir.

Foucault için her türden “yazarlı” metin açısından, yazar işlevini yerine getiren çoğul “benler” söz konusudur. Bu durumda birinci tekil kişi anlatımı içeren bir romanda, öyküyü anlatan “ben” ile “ben”in temsil ettiği sözcükleri gerçekte yazan kişi birbirinden farklıdır. Ama her ikisi de kendisinin yazar olduğunu öne sürme hakkına eşit düzeyde sahiptir. Bunun klasik örneğini Proust’un A la recherche du temps perdu başlıklı eseri sergiler; eserde anlatıcı ses Marcel ile Proust’un kendisi arasında karmaşık bir çekişme yaşanır. Elbette, metnin sözcüklerini tek bir kişinin yazması anlamında tek bir yazar bulunmaktadır. Fakat bu kişi yazar olarak çeşitli roller üstlenmektedir ve bu roller de çeşitli “benlere” denk düşmektedir:

“Yazar aynı anda gerçekleşen bu benlerin dağılımını etkileme işlevini yerine getirir” der Foucault. [11]

Yazar gerçekten yazdığı metni üreten kişi midir? Foucault “Kelimeler ve Şeyler” adlı kitabında bu soruyu Nietzsche üzerinden yanıtlamaya çalışır. Nietzsche’nin bize bir metin konusunda sürekli olarak “kim konuşuyor” (kim, hangi tarihsel konumdan, hangi belirli çıkarlarla dinlenilme otoritesine sahip olduğunu düşünmekte) sorusunu sormanın önemini gösterdiğini söyler. Sonrasında ise Fransız şairlerinden simgeciliğin önde gelen temsilcisi Mallarme’nin bu soruya en azından yazın sanatını ilgilendirdiği ölçüde bir yanıt verdiğini ekler. O, “sözcüğün kendisidir”. Mallarme’nin şu soruyu sorduğunu söyler: “Bir metnin yazarından ziyade sözcükten, dilin kendisinden kaynaklandığı durumlar var mıdır?” Foucault’ya göre elbette vardır. Her dil bizlerin nasıl konuşacağını hatta neler söyleyeceğini dikte ettiren zegin bir kavramsal yapıya sahiptir. Shakespeare, Elizabeth Dönemi İngilizce’siyle şahinleri av için yetiştirme sporunu ustalıkla anlatabilir fakat dünya kupası maçını anlatma açısından sorunludur. Bunun nedeni, kullandığımız her dilin, kendi tarihsel gelişiminin belirli bir aşamasında olması ve buna göre de belirli kısıtlılıkları olması gerekir. Ya da herhangi bir dilin yapısında, o dilin belirli ifade türlerini edinememesini sağlayan temel kısıtlılıklar bulunabilir. Örneğin, Goethe ya da Rilke’nin Almanca’sında İngilizce’ye tam olarak aktarılamayan unsurlar yer almaktadır. Ya da belki Heidegger’in öne sürdüğü gibi felsefe tartışmaları için yalnızca eski Yunanca ve Almanca uygundur. [12]

Foucault, “Yazmak bireylerin kendilerini ifade etmeleridir” şeklinde özetlenebilecek romantik ve klasik görüşlere de karşı çıkar. O, “kendini ifade tarzı olarak yazarlık anlayışı”nın ölümünü muştular. Yazar, dilin kendisini ifade etmesine olanak sağlayan bir araçtır. Dolayısıyla metnin büyük bölümü açısından konuşan şey yalnızca dildir. Kısacası Foucault, kendini ifade etmek amacıyla dilin kullanımı sorunuyla değil, kendini dilin içinde yitirmek olan başka bir sorunla ilgilidir. Örneğin College de France’daki açılış konuşmasına şu şekilde başlar:

“Bu         derse   hiç       fark            edilmeden       başlayabilmeyi            isterdim.          Sözcüklerle sarmalanmayı tercih edebilirdim. Şu konuşma anında, benim çok önümde giden, içine bürünebileceğim isimsiz bir ses gibi algılanmış olmayı isterdim”[13]

Foucault, dilin günlük yaşamın altyapısını oluşturmasıyla ilgilenmez. Onu ilgilendiren, dilin üzerine büyük bir baskı uygulayan, paradox yoluyla dili sınırlarına kadar zorlayan ve sonuçta da sınırları aşma deneyimini üreten yazma eylemidir. Aşırılığa yönelik bu uygulamanın amacı, dil içinde mevcut olan ve bizleri kendi sıradan kavramlarımızın sınırlarına savuracak ve bizlere radikal düzeyde yeni düşünce biçimlerinin görünümlerini kazandıracak olan güçleri serbest bırakmaktır. Burada merkezi ve denetleyici öznenin yerini dilin kendisi almaktadır. Bilinçliliğin gereci ya da aracı olan dil değil, özenli ve unutkan varlığıyla, belirlenmiş hiçbir anlamı ve hatta konuşan kişinin varlığını silip atan, kandırma gücüne sahip olan dildir. Bu yüzden Avangard yazına hayranlık duyar Foucault. Bunun nedeni, aşırı (sınır) deneyimler içinde sıradan varoluşun ötesinde bir gerçeklik ve tatmin

arama eğilimini yansıtmasından dolayıdır. [14]

Foucault’nun amacı, insan düşüncesinin içsel bir açıklamasını sunabilmek ve bunu da bu düşüncenin bilinç içeriğine ayrıcalıklı bir konum vermeksizin gerçekleştirmektir. Düşünen kişiye ayrıcalıklı bir rolün verilmediği düşünce, yazara ayrıcalıklı bir rolün verilmediği yazmaya koşuttur. Ve modernist yazın alanında, bu projenin anahtarı, onu kullananlardan bağımsız bir yapı olarak algılanan dildir. Foucault, biçimsel (sözdizimsel ya da anlamsal) yapılarla değil, söylenilen ve düşünülen özdeksel içeriği sınırlandıran yapılarla ilgilenmektedir. Bu da O’nu her türen söylemin yapısını araştırmaya götürür.

Foucault’nun Söylem Teorisi

Foucault için dil, tarafsız bir ifade aracı değildir. Dilsel yapılar olan söylemler güç ilişkilerinin bir ifadesidir. Çünkü söyleme hakimiyet, aynı zamanda bunlardan yoksun olanlar üzerinde kontrol sağlamaya yardımcı olur. Foucault için bilgi söylemlerinde insanın ayrıcalıklı konumu sona ermiştir. İnsan bilinçli bir şekilde bilgiyi ve düşünceyi yaratan değil tam tersine iktidarın el koyduğu bir bilinçle donatılan, dolayısıyla söylemler tarafından üretilen bir varlıktır. Kısacası insanın nasıl düşündüğü, topluma, siyasete, tarihe ve genel evrensel kategoriler ile resmi yapılara bağlıdır.[15] Burada Aydınlanma Felsefesi’nin öznenesne dualizminin merkezi durumuna karşı, söylemin bu dualizmi ortadan kaldıran gücü belirmektedir. Söylem, hem özne hem de nesneye ilişkindir. Güç ve bilgi de kaçınılmaz olarak söyleme bağlıdır.

Foucault, gerek düşüncenin gerekse bilginin öznelerin bilinçli yaratıları doğrultusunda hep bir süreklilik gösterdiğini savunan geleneksel yaklaşımlara karşı, düşünce tarihinin kesintilerle, kopuşlarla süregiden bir doğa sergilediğini vurgular. Buna bağlı olarak asıl yapılması gereken, bilgiyi olanaklı kılan doğruluk savlarının dile getirdiği söylemin koşullarına odaklanarak, söylemlerin altında yatan kurallar ve varsayımları araştırmaktır. Bu bakış açısıyla Foucault, söylem alanının dışına çıkmanın mümkün olmadığını belirtir. Ona göre, söylem dışında verili durumları “nesnel” olarak araştırmak diye bir şeyden söz edilemez.

“Kelimeler ve Şeyler” adlı kitabında Foucault, biyolojiden psikolojiye, dilbilimden iktisata kadar insana ilişkin tüm bilgi türlerinin ani değişimlerin bir ürünü olduğunu ifade eder. Bu ani değişimler, bilgi edinmenin, bilgi sahibi olmanın organizasyonunu tepeden tırnağa elden geçirmekte ve gelişmenin koşul ve sınırlarını her alanda tanımlayan epistemolojik bir bütünü yeni baştan yaratmaktadır. Her çağın kendine özgür bir episteme si vardır. Bu bağlamda bilgi, doğru ya da yanlış olmak zorunda değildir. Bilgi ancak bir epistemenin çerçevesi içinde belirir. Foucault’nun episteme kavramıyla ifade ettiği, bir çağın insanlarının kendisinden kaçıp kurtulamayacağı belli bir düşünme yapısıdır. Buna aklın genel bir evresi de denebilir. Bir kültürde ve belli bir zamanda her bilginin olabilirlik koşullarını belirleyen ve yalnızca bir tek olabilen episteme, bilimlerin, epistemolojik biçimlerin, pozitifliklerin ve söylemsel pratikler arasındaki ilişkilerin toplamıdır.  Buna göre Foucault,

“Kelimeler ve Şeyler” kitabında, epistemenin tarihsel gelişimini, Ortaçağ ve Rönesans Epistemesi (1400-1650), Klasik Episteme (1650-1800) ve Modern Episteme (1800-….) olmak üzere üçe ayırır ve geliştirdiği arkeoloji yöntemiyle her bir episteme dönemindeki hakim söylemi ve onun organizasyonunu analiz etmeye çalışır. Foucault’un Bilginin Arkeolojisi kitabında üzerinde derinlemesine durduğu arkeoloji yöntemi, genel olarak söylemsel oluşumları, ifadeleri, bunların oluşumlarını arşivle birlikte ortaya çıkarmaktır. Yani belirli bir düşünme biçimini gerekli kılanın tarihini araştırmaktır. Foucault, metinlerle ilgilenir ama onları belgeler olarak değil, arkeologların yaptığı gibi anıtlar olarak ele alır.

Diğer bir deyişle, bilgi arkeologları Descartes’in Meditations adlı eserinin ne anlam taşıdığını yani Descartes’ın hangi fikirleri ifade etmeye çalıştığını sormazlar. Bunun yerine Descartes’ın -ve aynı döneme ait ünlü olan ya da olmayan diğer birçok yazarın- yazdıklarını, içinde düşündükleri ve yazdıkları dizgenin genel yapısına kanıtlar olarak kullanırlar. Özetle, ilgilenilen şey, incelenmekte olan nesne (metin) değil, metnin kazılıp çıkarıldığı alanın bütünsel yerleşimidir.[16]

Sonuç olarak Foucault ve onun içinde yer aldığı post-yapısalcı akım sayesinde, aklın temeli, iktidarı ve geleceği hakkındaki tartışmalar yirmi yıldır güncel felsefenin öncelikli tartışması haline gelmiştir. Foucault’nun felsefesinde dilin, inceledigi tüm arastırma alanlarından kesinlikle ayrılamayacak hayati bir fonksiyona sahip olduğu söylenebilir. Bu anlamda O, tüm araştırmalarını dilin oluşumu, gelişimi ve duruşuyla paralel yürütmüştür.

Tüm inceleme alanının dil temelinde oluştuğuna dair en kısa ve net örnek, aslında söylemin tanımlanış biçimidir. Foucault için söylem, özneyi, tarihi ve bilgiyi birleştiren kavramdır; bu üç kavramı düşünce dışında bırakarak oluşturabileceğimiz bir inceleme alanı olmadığı da açıktır. Foucault felsefesine göre sırasıyla tanımlamak istersek: tarih, içinde yaşanan zamanda gerçekleşmiş söylemdir: özne, tözsel bir varlık değildir, tarihsel olarak hem söylem yoluyla oluşan hem de söylemi oluşturandır; bilgi, bilimsel bir söylemin düzene sokuluşundan ve söylemden bağımsız olarak bulunan bilgilerin tarihsel bir düzenin içine konuluşundan önce varolan ilkelerin ifadesidir.[17]

Özetle, Foucault’nun felsefesinde, modern söylem ve dilin anlamının oldukça farklı olduğunu görmekteyiz. “Kelimeler ve Şeyler” adlı eserinde, bilimsel söylemle bilgi elde etmeyi bir dil sorunu olarak değil, iktidar ilişkileri içinde bir sorun olarak görmesi alışılagelen söylem kavramından uzakta oldugunun bir özetidir. Foucault’da, modern dil söylemsel bir eylemdir.


KAYNAKLAR

Christian Delacampagne, “20. Yüzyıl Felsefe Tarihi”, Çev. Devrim Çetinkasap, İş   Bankası   Yayınları, İstanbul, 2010

Emine Kotlu, “Yapısalcı ve Post-Yapısalcı Sosyal Teoride Dil, Yüksek Lisans Tezi,

Adnan Menderes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Sosyoloji Anabilim Dalı, Aydın, 2007.

Gary Gutting, “Foucault”,Çev: Hakan Gür, Dost Kitabevi Yayınları, Ankara, 2005

Madan Sarup, “Post-Yapısalcılık ve Postmodernizm”, Çev. A.Baki Güçlü, Ark Yayınevi, Ankara, 1995

1-Foucault, Edward Sait, Çeviri: Özgür Emir, Doğu Batı Dergisi, Kasım-Ocak 1999

2-Foucault,Kelimeler ve Şeyler”, Çev. Mehmet Ali Kılıçbay, İmge Kitabevi, Ankara, 2001.

3-Foucault, “Bu Bir Pipo Değildir”, Çev. Selahattin Hilav, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2011.

4-Foucault, “Söylemin Düzeni”, Ders Özetleri, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2001

Özlem Özel Talay, “Michel Foucault’da Dilin Fonksiyonu”, Yüksek Lisans Tezi,

Pamukkale Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Felsefe Anabilim Dalı, Denizli, 2005

  1. Levent Aysever, “Bu Çağın Metinleri”, Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi, 2004, Cilt:21/ Sayı: 2

[1] Yüksek Lisans Öğrencisi, Maltepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü

[2] Michel Foucault, Edward Sait, Çeviri: Özgür Emir, Doğu Batı Dergisi, Kasım-Ocak 1999   http://www.felsefe.gen.tr/michel_foucault_fuko_kimdir_2.asp 3 A.g.y., http://www.felsefe.gen.tr/michel_foucault_fuko_kimdir_2.asp

[3] http://www.felsefe.gen.tr/michel_foucault_fuko_kimdir.asp

[4] http://www.felsefe.gen.tr/michel_foucault_fuko_kimdir.asp

[5] Christian Delacampagne, “20. Yüzyıl Felsefe Tarihi”, Çev. Devrim Çetinkasap, İş Bankası Yayınları, İstanbul, 2010, s. 285.

[6] Gary Gutting, “Foucault”,Çev: Hakan Gür, Dost Kitabevi Yayınları, Ankara, 2005, s. 17.

[7] Michel Foucault, Edward Sait, Çeviri: Özgür Emir, Doğu Batı Dergisi, Kasım-Ocak 1999   http://www.felsefe.gen.tr/michel_foucault_fuko_kimdir_2.asp

[8] Özlem Özel Talay, “Michel Foucault’da Dilin Fonksiyonu”, Yüksek Lisans Tezi, Pamukkale Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Felsefe Anabilim Dalı, Denizli, 2005, s. 4.

[9] R. Levent  Aysever, “Bu Çağın Metinleri”, Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi, 2004, Cilt:21/ Sayı: 2, s. 93-94. 11 A.g.y., s. 95.

[10] M. Foucault, “Bu Bir Pipo Değildir”, Çev. Selahattin Hilav, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2011.

[11] Gary Gutting, “Foucault”,Çev: Hakan Gür, Dost Kitabevi Yayınları, Ankara, 2005, s. 28-29.

[12] Gary Gutting, “Foucault”,Çev: Hakan Gür, Dost Kitabevi Yayınları, Ankara, 2005, s. 30-31.

[13] Foucault, “Söylemin Düzeni”, Ders Özetleri, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2001, s. 9.

[14] Gary Gutting, “Foucault”,Çev: Hakan Gür, Dost Kitabevi Yayınları, Ankara, 2005, s. 36-38.

[15] Emine Kotlu, “Yapısalcı ve Post-Yapısalcı Sosyal Teoride Dil, Yüksek Lisans Tezi, Adnan Menderes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Sosyoloji Anabilim Dalı, Aydın, 2007, s.111

[16] Gary Gutting, “Foucault”,Çev: Hakan Gür, Dost Kitabevi Yayınları, Ankara, 2005, s. 59.

[17] Özlem Özel Talay, “Michel Foucault’da Dilin Fonksiyonu”, Yüksek Lisans Tezi, Pamukkale Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Felsefe Anabilim Dalı, Denizli, 2005, s. 77.

Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları