Ressam ve Badanacı


“Kimse kendi kendinden daha akıllı değildir”  diye yazıyor Brecht; bir söyleşisinde ise “eğer bir eserim, oyunun yasaklanmıyorsa bir hata yaptığımı düşünürüm” diyerek aydın-sanatçı sorumluluğunun sınırlarını birçok “aydın-sanatçının” kabullenemeyeceği ölçüde genişletiyor.

Resim sanatıyla ilgilenen ancak bir türlü ressam olamayan, vasat altı, üstelik birbirinden uyumsuz ve alabildiğine farklı (!) birkaç peyzajını bildiğimiz Adolf Hitler bu “özelliğinden” dolayı Brecht tarafından birçok şiirinde “badanacı” olarak adlandırılır. Şimdi postmodern çağda sıkça yapıldığı gibi bilebildiğimiz tarih bilgilerimizi altüst ederek –zaten tarihi ne kadar biliyoruz ki- kurgusal bir soru oluşturalım. Öncesinde bizden bir anımsatma ile ama; American’s boy Kenan Evren bir Picasso sergisi gezerken gördüğü resimlerden birisini ( Le femmes d’Alger) kendince –ve doğal olarak pek zavallıca- yorumlamış ve dünya sanat tarihine geçecek bir cümle sarf etmişti: “Bunu ben de yaparım”. Netekim, birçok benzer kopya resim çalışması yapmış ve bu resimler 12 Eylül faşizmi ile servetlerine servet katan oligarklar tarafından yüksek fiyatlarla satın alınmıştı. (Bir tür borç ödeme olsa gerek!) Daha sonra insanlık adına bir utanç nedeni olacak şekilde bu faşistin yüz yaşında, yatağında ölmesinden önce ve sonra satın alınan bu “kopya resimlerin” çöplüklere atılmış gösteren fotoğraflarının da medya tarafından paylaşıldığını ara not olarak ekleyelim. Şimdi o kurgu sorumuza dönelim: üç farklı tarih için de aynı soruyu soralım. Tarihler: Nazi partisinin kurulduğu Hitler’in hiç çekinmeksizin –neden çekinsin ki kitlenin bu idea’ya gereksinimi var!- programını açıkladığı 1930, kristal gecenin ardından meydanlarda kitapların yakıldığı, toplama kamplarının kurulduğu 1938, milyonlarca insanın cephelerde ve soykırımda toplam kamplarında öldüğü 1944 olsun. Bu tarihlerden her hangi birinde Hitler Picasso ya da çağdaşı bir başka büyük ressama örneğin hemşehrisi Otto Dix’e bir mektup yazıp “merhaba arkadaş, sen iyi bir ressamsın, gel benim resimlere bir el at onları bir düzeltiver” demiş olsa nasıl bir yanıt alırdı acaba. Bu arada çağın birçok ünlü Alman ressamının ülkeden kaçtığını, toplama kamplarında öldürüldüğünü ya da eserlerinin yakıldığını anımsatalım. Teşbihte hata olmazmış! Diğer taraftan birçok nazinin reddettikleri sanat ürünlerine el koyduklarını kendileri için sakladıklarıda –çaldıklarıda- tarih bilgilerimiz arasında.

Tarih boyunca sanatçı-iktidar ilişkisi ideolojilerin, yazının ve insanlığın kafa yorduğu, kütüphaneler dolusu bilgi ve görüş ürettiği sorunsallardan biri olagelmiştir. Aynı zamanda birçok sanat üretiminin de teması. Bu ve benzer konuları tartışırken sıklıkla dile getirdiğim bir örneği tekrar anımsatmak isterim; ben sadece bir sanatçıyım! “Benden ne istiyorlar, ben sadece bir aktörüm!” Devasa bir arena/tiyatronun ortasında spot ışıkları altında faşist rejimin liderine “ölümüne özel bir gösteri” yapması için yalnız bırakıldığında rejim karşısındaki acizliğini duyumsayıp ölüm korkusunu yaşarken “Mefisto” rolü ile ünlenmiş aktör Höfgen’den son duyduğumuz sözlerdir bunlar. Devrimci tiyatro yapmak gibi “yüce” bir amaçla yola çıkan aktör Höfgen ünlenmek tutkusuna yenik düşüp soysuzlaşmak uğruna sanatın/sanatının yüceltilmesine göz yumar; durumunu meşrulaştırmak için önceleri rejim tarafından kendisine “bahşedilen” güç ile birkaç arkadaşına yardım ederek onları Nazi katliamından kurtaran aktör, sonraları bu meşruiyeti, bu rejim altında varolabimesini –ki bu var olma hali zamanla hayatta kalma çabasına dönüşecektir-  yalnızca sanatı, sanatının gücü ile sağlayacağını düşünecektir. Taa ki sıkça kendisine duyumsatılan otorite karşısındaki acizliğine ölüm korkusu ekleninceye dek. Ama burada unuttuğu ya da göz ardı ettiği bir şey vardır ki çok önemli: sanatı ile rejime meşruiyet kazandırmaktadır. 

Ülkemizde son günlerde olduğu gibi belirli aralıklarla sanatçı iktidar ilişkisi güncel örnekler üzerinden tartışılır. Diğer taraftan bu tartışmadaki bir ön kabul bence doğru tartışmaya da engel oluşturur. Bu ön kabul “sanatçı” tanımının alabildiğine geniş tutulmasıdır. Son günlerde yaşanan tartışmalar bana örneklediğim gibi Istvan Szabo’nun yönettiği Klaus Maria Brandauer’in oynadığı Mefisto filmini anımsattı ve “iatokrasi” durumunun bana verdiği güçle durumun ve kimi “sanatçıların” MEFİSTO SENDROMU olarak tanımladığım bir hastalıktan muzdarip olabileceklerine karar verdim! Ben uydurdum… Bu tartışmada çok haklı olarak taraf olan okurlara benim üretmiş olma olasılığının bulunduğu bu hastalık tanımlamasını / “mefisto sendromunu” daha iyi anlayabilmeleri için bu filmi seyretmelerini şiddetle tavsiye ederim.

Sanatın yanında taraf olma ve sanattan yana tavır koyma hakkımın saklılığını ve sanatın öncelikli sorumluluğunun toplumsal kurgunun en önemli bileşenlerinden biri olarak sanata karşı olması gerektiğini dile getirerek bu eserde sorulan soruları bir kez daha soruyorum. Sanat iktidar ilişkisinin doğru okunmasının yollarından birisinin de sanat sanat içindir / sanat halk içindir gibi artık ilk okul sıralarında bile yapılmıyor olması gereken ucuz tartışmalardan uzakta durabilmekten geçtiğini düşünüyorum.

Ve bir öznel sorunu – soruyu daha ekleyerek devam edelim, örneğin: sermayenin reklamlarında, bir dibe vuruş örneği olan kimi tv dizilerinde “sanatlarını” konuşturanların ve “ekmek parası” söyleminin arkasına saklananların piyasa ile –ve rejim ile- karşı karşıya geldiklerinde rejimin niteliği ile bu vesile ile tanıştıklarında birden akıllarına geliveren, anımsadıkları anımsatmaya çalıştıkları sanatçılıkları ne menem bir şeydir?

Disosiasyon; Hekimliğimin “gücünü / otoritesini” (=iatokrasi) kullanıp hastalık “uydurmaya” ve bu güçle yargıya devam edelim; günümüzde tanı sınıflama çizelgesinden düşmüş olmakla birlikte sanat alanında varlığını sürdüren bir durumu, “disosiyatif histeri” olarak tanımlanmış çift kişilikliliği/kişilik parçalanmasını anımsatmak istedim. İki ya da daha fazla kişi/kişilik tek bedende tek beyinde varlığını sürdürerek belki de içindeki diğerine, ötekiye koruma sağlamaktadır. Ben bu “üçüncü öteki” konusunda oldukça iyimser biri olarak kişilik parçalanmasının, çift ya da çok kişilikliliğin her insanda farklı yoğunlukta/nitelikte de olsa bulunduğunu düşündüğümden olsa gerek bunu hastalıktan çok durum tanısı olarak değerlendirme eğilimdeyim. Doğrulama üzerinden paradoksa başvuracağım; disosiasyonu/parçalanmayı sofistike bir gerçeklilik algısı adına normal kabul ederek işe başlayacağım. Burada dile getirmek istediğim mevzu ülkemizdeki kendisini solcu olarak betimleyen ve “arkadaşları” tarafından “sanatçı” olarak addedilen –herşey karşılıklı tabii- kişilerin, kişiliklerin aslında parçalanmamışlığa, sıkı sıkıya koruma altına aldıkları yeknesak hallerine, farklı “piyasalarda” farklı imiş imajı vermeye çalıştıklarına bakmayın siz.  Yani normal olamayacak kadar normal, istisnalardan bağımsızlaştırılabilecek ölçüde “kural” olan bir durum var. Savım şu ki; herhangi bir rejime, otoriteye biat eden, selam duran sanat ya da sanatçı olamaz. (Zanaatçılık ayrı bir mesele.) Çünkü sanat özünde anarşisttir.  Ve bu durum onun  yani sanatın söylenegeldiğinin aksine sanata karşı sorumluluğunu, sanat için olma yükümlülüğünü arttırır,

Bir soru daha; reklamlarda “oynamak” –kibarca söylersek pazarlamacılık- sanatçılık mıdır? “Öyle olduklarını” sanıyorlar, sanılıyor. Bu bağlamda verdikleri uğraşı, var etmeye çalıştıkları kimlikleri için attıkları taklaları alkışlamamız gerekiyor, gerekten zor bir iş başarıyorlar. İnanmaya hazır kitleyi, kitlelerini rahatlıkla inandırabiliyorlar ancak benim gibi küçük burjuva kimliklerine büyük bir özgüvenle sahip çıkan küçük bir azınlığı ikna etmeleri mümkün değil. Ancak unutmayalım, işi piyasa koşulları belirliyor ve “solcu sanatçı halin” piyasadaki değerinin büyük olduğunu görüyoruz, rejimin “adamları” bu bağlamda alenen dökülüyor çünkü; piyasa onlara her kapıyı açıyor ve bu kapılardan geçişin sosyalist kimlikle yapılmasına da azami özen gösteriliyor. Temel sorun burada imiş gibi!

Sanatçılık etiketi ile rejime muhaliflik ediyor görüntüsü altında ona hizmet etmeyi, ideoloji üretmeyi ve onu tersinden sürdürülebilir kılmayı sürdürüp, muhaliflik hizmetinin ödülü olarak rejimin sana bahşettiği unvanlar diplomalar makam mevki şöhret ün bilirkişilik uzmangörüşlük vesairelik ve vesaireliklerle bir kimlik ve kişilik oluşturulur, kimlik sürdürülebilir kılınır. Bu çoklu kimlik bir sanatçı için pragmatizme savrulan kapıyı aralamaz mı? Aslında bir sanatçı için temel sorunun  “normal” olamayacak kadar “normal” olmak şeklinde görünmek tanımlanmak olduğunu söyleyemez miyiz?

Ve bir soru daha, ülkemizde sanatçılıkla akademisyenlik varoluş hali bu bağlamda çok benzemiyor mu?

Brecht ile sonlayalım: “Çünkü senin nasıl göründüğün önemli değil / ne gördüğün ve ne gösterebildiğindir önemli olan. / Bilinmeye değer şey ne bildiğindir. / Senin ne denli iyi gözlem yaptığını görebilmek için / gözleyecektir seni insanlar. / Sadece kendini gözleyen kişi / İnsan bilgisini edinemez hiçbir vakit. / Daha çok kendini kendinden gizleme telaşı içindedir o. / Ve kimse kendi kendinden daha akıllı değildir.”