Reşid Paşa, Tayyip Bey ve Avrupa

Cumhurbaşkanı Erdoğan geçen Ekim ayında on AB üyesi ülke temsilcilerini “persona non grata” ilan etmekle tehdit etmişti. Birkaç gün önce de onları Saray’a davet etti ve bu kez bambaşka bir dille konuştu.

Konu Türkiye-AB ilişkileri idi ve Tayyip Bey konuklarına Türkiye’nin üyeliğinin AB için ne kadar yararlı olacağını anlatıyordu. “Elini vicdanına koyan herkes kabul edecektir ki, diyordu, şayet Türkiye’nin olağanüstü çabaları olmasaydı bugün hem Suriye hem de Avrupa çok farklı bir manzarayla karşı karşıya kalacaktı”. AB aklını başına toplamalı, bu “anahtar ülke”yi “birkaç üye ülkenin ihtiraslarına kurban etmemeli” idi.

***

Elçiye zeval olmaz, AB temsilcileri bu tatlı-sert konuşmayı dikkatle dinlediler, notlar aldılar ve herhalde kişisel izlenimlerini de ekleyerek bakanlarına ilettiler. Böylece AB’nin zaten çok kabarık olan Türkiye dosyasına birkaç sayfa daha eklenmiş oldu.

Peki, ya sonra?

Sonrasını bilemeyiz; ama şahsen bu gelişmeleri izlerken, zihnimde, daha çok 19. yüzyılda Mustafa Reşid Paşa’nın “Avrupa” macerası canlandı. Çok farklı koşullara rağmen, o dönemde de bazı benzer olaylar yaşanmıştı ve bir “déja vu” izlenimine kapıldım.

***

Gerçekten de bugün nasıl bir “AB” sorunumuz varsa, 19. yüzyılda da Osmanlı’nın bir “Düvel-i Muazzama” sorunu vardı ve Tanzimatçıların en büyük davası da bu “muazzam” devletler arasında yer alabilmekti. Gerçi ortada “dünya beşten büyüktür!” gibi çarpıcı sloganlar yoktu; ama Reşid Paşa’nın izlediği politikada bugünlere ışık tutabilecek bir yön de bulunuyordu.

***

İlginçtir, bu politikayı en iyi yorumlayan ve anlatan da bir Fransız tarihçisi oldu. Adı François Guizot idi; “sınıf kavgası”nın ilk kuramcılarından biriydi; bir ara başbakanlık da yapmış ve Reşid Paşa’yı yakından tanıma fırsatı bulmuştu. Anılarında da Tanzimat mimarıyla ilgili şu tabloyu çizmişti:

“Reşid Paşa, ülkesinde giriştiği hareketin başarıya ulaşması için en gerekli niteliklerin birinden yoksundu. Türkiye’de güçlü bir reformcu olamayacak kadar az Türk’tü. Büyük Petro, Rusya’yı Avrupa uygarlığına sokma girişiminde derin bir şekilde Rus’tu ve Rus kaldı. (…) Genç yaşlardan itibaren Türkiye ile Avrupa ilişkileri içinde yetişen ve bu konularda angaje olan Reşid Paşa, daha çok bir Avrupa diplomatı oldu. (…) Türk hükümetinin Avrupa hükümetleri içinde bir çeşit özümlenmesini, ülkesinin ve sultanının Avrupa politikası içindeki yerini ve ağırlığını koruyabilmesi için tek çare olarak görüyordu. Türkiye’yi Avrupa’da tutabilmek için, Avrupa’yı Türkiye’de tatmin etmek: Hâkim düşüncesi hep bu oldu”.

Bu politikanın en önemli aracı da 1838 Ticaret Anlaşması olmuştu!

***

F.Guizot, “Türk” ve “Rus” kavramlarını elbette ki bugünkü “milliyet” anlayışıyla değil, “cemaat”ten “ulus”a geçiş bağlamında kullanıyor ve “ilerlemeci” bir yorumda bulunuyordu. Yani Reşid Paşa’nın, tüm “ilerici” görünüşüne rağmen, “cemaatçi” ve temelde tutucu olduğunu ileri sürüyordu. Guizot’ya göre, o dönemde “reform”cu kadrolar da aslında halk kitleleri gibi “dinci” idiler; hiçbir Osmanlı kendini “Türk” saymıyordu. Söylemdeki ikilem de kimseyi aldatamazdı ve Müslüman bir topluluğun Avrupa’da yeri yoktu..

***

Fransız tarihçinin Osmanlı ve Tanzimat analizi böyleydi; izleyen dönemde ise Cevdet Paşa bu ikiyüzlü politikayı daha da kısa bir ifadeyle anlattı ve kendi açısından eleştirdi. Muhafazakâr tarihçi, o dönemde hazırlanan reform belgeleri için, bunlar “müphem surette yazılarak Avrupalılara bir veçhile ve ehl-i İslam’a diğer bir veçhile tefsir edilirlerdi” diyordu! Ve bunu söylerken de adeta bugünleri önceler gibiydi. Gerçekten, günümüzde de Tayyip Bey içeriye başka, dışarıya başka bir dille sesleniyor ve bu da kimseyi aldatmıyor. Nitekim geçen yıllarda bir Beyaz Saray sözcüsü de, bu konuda sorulan bir soru üzerine, “biz politikamızı oluştururken bu gibi (dışa yönelik) konuşmaları hiç dikkate almıyoruz!” şeklinde kırıcı bir yanıt vermişti!

***

Aslında Reşid Paşa ile Tayyip Bey arasında bir benzerlik daha vardı. Her ikisi de hayatları hakkında kaygı duyuyor, fiziki bir saldırıya hedef olmaktan korkuyorlardı. Reşid Paşa Tanzimat’ı ilan ettiği gün “eve sağ dönmekten” emin olmadığını söylemişti. Tayyip Bey ise mitinglerinde sık sık “yola kefenle çıktığını” dile getirdi; hatta bir gezisinde kefenlere bürünmüş yandaşları tarafından bile karşılandı. Oysa iki devlet adamının korktukları kitle tamamen farklıydı: Reşid Paşa dinci bağnazlardan çekinir ve tarikatçı bir meczubun silahına hedef olmaktan korkarken, R. T. Erdoğan’a göre asıl tehlike “laik cephe” ve “din düşmanları” idi; “yobaz” kavramını uyduranlar da onlardı!

***

Durum buydu; ama yine de ortak bir noktaları vardı: her iki taraf da Batı’yı “Rusya kartı” ile tehdit ediyor ve düş kırıklığı halinde yüzlerini bu kez de Doğu’ya çevireceklerini söylüyorlardı. Hatta Tayyip Bey bu konuda daha da ileri gidiyor ve “Rusya kartı”na bir de “göçmen kartı” ekliyordu. Her an sınırları açabilir, zaten gözleri Avrupa’da olan milyonlarca sığınmacıyı yollara dökebilirdi! Oysa Reşid Paşa’nın böyle bir derdi olmamıştı. Tam tersine Avrupa’da 1848 devriminin karşı-devrime dönüşmesinden sonra zulümden kaçan özgürlük savaşçılarına kucak açmış ve Batı’da kahraman sayılmıştı.

Kaldı ki Erdoğan’ın “göçmen kartı” da aslında bir kandırmacaydı. Mekkeli “muhacir”lerle özdeşleştirdiği sığınmacıları, Medineli “ensar” saydığı yerli halktan üstün gören İslamcı Başkan’ın onları “ehl-i küfr”e yollamaya hiç de niyeti yoktu. Kısaca Reşid Paşa, donmuş bir toplumu sarsarak, ileriye bakarken, Erdoğan gözlerini geçmişe çevirmiş, “yerli ve milli” etiketiyle Ortaçağ değerlerini işaret ediyordu!

***

İşte, görebildiğim kadarıyla, Tanzimat’tan yaklaşık iki yüz yıl kadar sonra, bu ülkede varılan nokta bu oldu. Tayyip Bey, Reşid Paşa’nın “Türkiye’yi Avrupa’da tutabilmek için, Avrupa’yı Türkiye’de tatmin etmek” politikasını farklı bir dünyada, üstelik ters yönde uygulamış ve çağın gerisine düşerek sonunda bir yol ayrımına gelmişti. Bu koşullarda 2022 yılı da iflas halindeki bir iktidarın -hiç olmazsa zevahiri kurtarma çabasıyla- taktik oyunlarına sahne olacakmış gibi görünüyor!