Parti adını değiştirmek neyi değiştirir?-4

ÖDP’de yaşananları, ÖDP’den ayrılanlar tarafından 28 Ağustos 2002’da kurulan Sosyalist Demokrasi Partisi (SDP)’de yaşadı. Önce parti içinde çoğunluk gurubu konumunda olan Kurtuluşçulardan bir grup ayrılarak 27 Kasım 2008’de İşçilerin Sosyalist Partisi (İSP)’ni kurdu. (Bu parti yeni bileşenleri ile 24 Haziran 2013’de Sosyalist Yeniden Kuruluş Partisi (SYKP) adını aldı) SDP’nin yerine ise 1 Eylül 2015’de Birleşik Devrimci Parti (BDP) kuruldu.

SDP’nin kuruluşundan 2 yıl sonra 25 Ağustos 2004’de  “SDP’de Çoğunluk Grubu Olmak” başlıklı yazı ile benzer şeyler yaşanmaması için Kurtuluşçulara uyarılar yaparak birleşik parti sürecini bir bütün olarak irdelemeye çalıştım. Ancak herkes bildiğini okumayı sürdürdü ve sonuçta SDP’de ÖDP gibi aynı kaderi paylaşmaktan kurtulamadı. Bu yazımı noktasına ve virgülüne dahi dokunmadan yayınlıyor ve bu yazıyla birlikte diziyi sonlandırıyorum.

“SDP’de Çoğunluk Grubu Olmak

“Her canlı ve yaşamla sıkı sıkıya bağlı parti için özeleştiri kuşkusuz kesinlikle zorunludur. İnsanın kendisinin hoşuna giden iyimserlikten daha saçma bir şey yoktur.” (Lenin)

Sosyalizm Anlayışı ve Demokrasi

Türkiye sosyalist hareketinde ve özel olarak da birleşik ve çoğulcu parti deneyleri içinde yer alan siyasal gruplarda egemen olan “otoriter ve itaatkar” sosyalizm anlayışı; siyasal grupların hem kendi içlerinde ve hem de birbirleri arasında olması gereken eşit, özgür ve gönüllülük esasına dayanan demokratik ilişki ve işleyiş kurallarının oluşmasını, başka bir deyişle sosyalist demokrasi kültürünün gelişmesini engellemiştir. Bu nedenledir ki, şimdiye kadar gerçekleştirilmeye çalışılan bütün birleşik ve çoğulcu parti deneylerinde temel sorun her zaman “parti içi demokrasi” sorunu olmuştur. Kendisini çoğulcu olarak tanımlayan bir partide şu ya da bu şekilde parti içi demokrasi sorunundan söz ediliyorsa, bu her zaman ciddiye alınmalı ve sosyalist demokratik ilişkiler temelinde uygun yöntemlerle çözümlenmeye çalışılmalıdır.

Birleşik ve çoğulcu bir partinin süreç içinde bir nitelik değişikliğine yönelmesi, yenilenmesi ve birliğinin pekiştirilmesi her şeyden önce onun varlık koşullarıyla ilgilidir. Bu nedenle partinin varlığının ve sürekliliğinin korunması, onun çoğulcu zemininin ve yapısının korunmasıyla mümkün olabilir. Aksi takdirde, partinin bölünmesi, parçalanması ve kuruluş amacının dışına çıkılarak başka bir parti haline dönüşmesi ya da birçok örneğinde görüldüğü gibi partinin büyük gurubun (ya da gruplardan bir kaçının) eline geçmesi engellenemez.

BSP ve ÖDP’de yaşanılan siyasal ve örgütsel bunalımların asıl nedeni; bileşenlerin kendi amaçları doğrultusunda siyasal ve örgütsel faaliyeti temel alarak diğer grupların ideolojik ve siyasal farklılıklarını görmezden gelmeleriydi. Özellikle büyük grupların, parmak hesabıyla güçlerini dayatarak fedakarlıkları daima küçük gruplardan beklemeleri, parti içindeki gruplar arası konsensüsün oluşmasını engellemişti.

Çoğulcu partilerde açıklık, eşitlik, farklılıkların meşruiyeti, seçim ve azınlığın haklarının korunması gibi temel ilkeler, parti içi demokrasinin olmazsa olmazıdır. Parti tüzüğü hiç kimseye, parti içinde çoğunluk olduğu için diğerlerinden daha fazla söz ve karar hakkına sahip kılmaz. Hiçbir organda ilelebet kalınmaz, bütün organlara seçimle gelinir ve seçimle gidilir. Partinin, Program, Tüzük, Kongre ve Konferans kararları, seçim ve diğer tüm yönetmelikler, sosyalist demokratik ilişki ve işleyiş kurallarına göre oluşturulur. Bütün bunlar parti içinde herkes için geçerli olan kurallar bütünüdür. .

Parti içi demokrasi parti yaşamında içselleştirilmeden, partinin varlığının ve sürekliliğinin korunması, ilkeli, tutarlı ve doğru politikalar yürütülmesi mümkün değildir. Çoğulcu partilerde siyasal grupların ve bireysellerin varlığı ve haklarının garantiye alınması sosyalist demokrasinin gereğidir. Sovyetler Birliğinde 10. Kongrede parti içi grupların ortadan kaldırılmasıyla sosyalizmden sapmaların başladığı unutulmamalıdır.

Yine unutulmaması gerekir ki, politika biraz da insanların kendilerini bir tür ifade etme tarzı ve sanatıdır. Bu nedenle, bir insanın kendisini eşit ve özgür hissetmeyeceği politik bir zeminde bulunması ve bunun gerektirdiği çeşitli fedakarlıklara katlanması düşünülemez. Gönüllü katılım, demokratik ilişki ve kişisel katkı olmadan, hiç kimse kendinden menkul kurallara ve kararlara bağlı olarak siyaset yapmaya zorlanamaz.

Çoğulcu partilerin aynı zamanda devrimci kitle partileri olmalarından dolayı bu partilerde bireysellerin varlığı tartışılmaz bir gerçektir. Ancak, bir partide insan sayısı kadar farklı görüşlerin olamayacağı ve olsa bile en azından bunların temel konularda birbirleriyle çakışmaları gerektiği iyi anlaşılmak zorundadır. Bireyseller, sadece bireyler arasındaki eşit ve özgür ilişkiler temelinde oluşturdukları konumlarını korudukları sürece; her zaman örgütlü halde bulunan gruplar tarafından ya “oltaya takılacak balık” olarak görülecek ya da onlar “üzerinden politika yapma” alışkanlıkları devam edecektir. Bu nedenle, bireyseller, örgütlü olanlara karşı gösterdikleri “herkes bağımsızlaşsın, bireyselleşsin” refleksinden de vazgeçmeli, gruplar da farklılıkların meşruiyeti temelinde “karşılıklı güvene, saygıya ve hoşgörüye dayalı” tutarlı yaklaşımlardan ve temel mutabakatlardan uzaklaşmamalıdırlar. Aksi halde, daima “aidiyet” duygusuyla hareket eden grupların birbirleriyle çekişmelerinden ve yarattıkları gerginliklerden en fazla bireyseller etkilenecek ve onların giderek parti hayatından uzaklaşmaları önlenemeyecektir.

SDP’nin Kuruluş Öncülleri

BSA’dan SBP, BSP, ÖDP ve SDP’ye kadar uzun ve sancılı yaşanılan birleşik parti süreçlerinde, gerek birlik projelerinin kendisinden ve gerekse projeleri gerçekleştirmeye çalışan bileşenlerin tutumlarından kaynaklanan önemli zaaflar yaşandı. Son 10 yıllık bir süreci kapsayan bu dönemden gerekli dersleri çıkaramadan yeni bir partileşme sürecine girildi. SDP’nin formel kuruluşunu, Kurtuluşun birleşme süreciyle çakıştığı, erken seçim sürecinin sıkıştırdığı ve “seçim ittifakının” koşar adım oluştuğu bir ortamda gerçekleştirildi. Bu nedenle partinin kuruluş sürecinin sorunları sonraki süreçte devam etti. Daha doğrusu kuruluş öncüllerinin yarattığı o zamanki sancılar süreç içinde çeşitli sorunların kaynağını oluşturdu ve parti birinci dönemini yaşayamadan yeni sorunlarla yüz yüze geldi. Birinci Konferans ve Kongre’den itibaren sıkça tekrarlanmış olmasına karşın SDP’nin bir anlamda yeniden kuruluşu ve örgütlenme/partileşme süreci başlatılamadı.

Bu nedenle taban örgütleri kurulamadığı ve yaygın bir örgütlenme sağlanamadığı için parti için demokrasinin tabandan yukarıya doğru işlemesi gerçekleştirilemedi. Bu yeni sürecin sancısız yaşanması ve oluşturmaya çalıştığımız ortak zeminin kalıcılaşması ve yeni bir atılımın gerçekleştirilebilmesi, başta çoğunluk grubu olmak üzere partinin bütün bileşenlerinin temel bir tavır değişikliği içine girmesini ve bazı yeni reflekslerin geliştirilmesini gerektiriyordu. Bu bağlamda özetlemek gerekirse;

1-Çoğulcu bir partinin kuruluş ilke ve felsefesinin korunması, onun varlığının ve sürekliliğinin devamı için bir önkoşul olarak algılanmalıydı. Başlangıçta güçleri ve ideolojik farklılıkları ne olursa olsun ortaklaşa belirlenmiş bir kulvarda ortak yürüyüş kararlılığını gösteren partinin bütün bileşenlerinin konumlarının siyasal, örgütsel ve yönetsel düzeyde garantiye alınması önem kazanmaktaydı. Bu aynı zamanda parti bileşenlerinin hepsi için gerekli ve geçerli olan bir çoğulcu parti anlayışı ve siyaset yapma tarzının belirlenmesi anlamına geliyordu. Aksi bir durum partinin ortak zeminini zedeleyecek, onun gelişmesini ve güçlenmesini engelleyecekti. .

2–Çoğulcu ve birleşik bir partide bileşenler arasındaki güven ve istikrarın sürekliliği parti içi konsensusa dayalı olarak sürdürülebilirdi. Bu da ancak sosyalist demokratik kültürden kaynaklanan bir uzlaşı anlayışının yerleşmesine bağlıydı. Bilinçli ya da bilinçsiz olarak gelişecek olan her türlü “ikameciliğin, sekterizmin ve tasfiyeciliğin” önlenmesi ve parti içi konsensüsün korunması bu uzlaşı kültürünün yerleşmesini gerektiriyordu. Parti içinde öncelikle sosyalist demokrasi kültürünün oluşturulması bütün bileşenlere ve bu konuda herkesten daha fazla sorumluluk taşıması gereken çoğunluk gruplarının tutarlı çabalarına bağlıydı.

3-Partinin kuruluşunda öncülük yapan ve çok önemli bir sorumluluk üstlenen çoğunluk grubunun, partileşme sürecinin her aşamasında azınlığın haklarının korunmasını ve kollanmasını, parti yaşamında ve kendi içinde çoğulculuğun içselleştirilmesini ve partinin çoğulcu karakterinin titizlikle korunması için gerekli olan her türlü fedakarlıkta bulunmasını gerektiriyordu.

Bu konular, SDP’den önceki geçmiş parti deneylerinde bir ölçüde dillendirilmiş ve tartışılmıştı. Ancak, anlayış düzeyinde ele alınarak ilkesel düzeye çıkarılamadığı ve pratikte gösterilmesi gereken tutumlardan kaçınıldığı için ortak parti zemininin korunması için yeterli olmamıştı. Özellikle, parti program ve tüzüğünün formel kavranılışından kaynaklanan grup refleksleri, partinin siyasal yöneliminden ve geleceğinden daha çok kendi siyasal ve örgütsel çıkarları tarafından belirlenmişti. BSP’de “yeniden yapılanma” ve “harmanlanma”; ÖDP’de “birlik, yenilenme ve çoğulculuk” gibi kavramlarla geliştirilen parti içi demokrasi söylemleri, merkezci bir anlayışla sürdürülmüş ve bunun tipik biçimleri sergilenmişti. Gerek parti içi grupların ve gerekse parti tabanında tepki toplayan bu anlayıştan kaynaklanan yoğun bir ayrışma, saflaşma ve bölünme süreçleri yaşanmıştı. Bu nedenlerle ortak zeminin nitel bir değişikliğe yönelmesi ve parti birliğinin pekiştirilmesi başarılamamış ve çoğunluk gruplarının “ikameci, sekter ve tasfiyeci” politikalarının uygulanmasına zemin oluşturmuştu.

Yukarıda ifade ettiğimiz gibi Türkiye sosyalist hareketinde egemen olan “otoriter ve itaatkar” bir sosyalizm anlayışından kaynaklanan bu merkezci anlayış, yani her şeyin merkezden/yukarıdan belirlenmesi ve yönlendirilmesi, bütün birlik, ayrılık ve bütünleşme süreçlerinde etkili olmaktadır. SDP’deki parti içi demokrasi sorunları da bu egemen anlayıştan kaynaklanmakta, sorunun kendi bağlamında ele alınarak derinliğine tartışılması mümkün olmadığı için, kısa zamanda ortak çözümler bulunmasını engellemektedir.

İğne ve Çuvaldız

SDP’nin çoğunluk grubu olan Kurtuluşçular, Kuruçeşmeden SDP’ye kadar olan yaklaşık 15 yıllık bir siyasal ve toplumsal süreçte birleşik parti projelerinde ön planda olmuş ve değişik aşamalarda önemli roller üstlenmiş; bu uzun süreçte hem kendi içinde ve hem de parti bileşenleriyle çeşitli sorunlar yaşamıştır. Şimdi de bu tartışma sürecinde SDP’deki “kahir ekseriyet” durumundan dolayı eleştiri okları daha çok çoğunluk grubu olarak Kurtuluşçulara yönelmiştir. SDP’de çoğunluk grubu olmanın gerektirdiği ağır sorumluluğun bilincinde olarak Kurtuluşçuların geçmişte yaşadığı deney ve tecrübelerden çıkarması gerekli bazı dersler vardır. Parti içindeki Kurtuluş grubunun bir üyesi olarak ve bu tartışmada parti içi demokrasinin açıklık ilkesinin önemine olan inancımı bir kez daha vurgulayarak bazı vurgular yapmak istiyorum.

1–15 yıllık bir tarihsel süreçte, diğer bileşenlerden daha kararlı ve tutarlı birlik anlayışına sahip olmamıza karşın, sosyalist demokratik çoğulculuğu örgütsel hayatımızda içselleştiremedik. Çoğulculuğun eksik ve yetersiz kavranılışından kaynaklanan tutarsız rekfleksler, hem kendi içimizde ve hem de ortaklarımızla gerçekleştirmeye çalıştığımız birlik ve güven ilişkilerini derinden sarstı. Bu gelişmelerin doğal bir sonucu olarak, birleşik parti zemininde tarihimizin en büyük ve kitlesel bölünmesini yaşadık ve bu da sosyalist hareket içinde prestij kaybetmemize yol açtı.

2–Birleşik parti/partileşme süreçlerinde çoğunluk konumundayken(SBP) farklılıkların meşruiyetini kabul etmekte zorlandık ve azınlığın haklarını korumakta yetersiz kaldık. Azınlık konumunda olduğumuz durumda(ÖDP) ise, partiyi yeterince sahiplenmedik. ÖDP’de hemen her konuda alternatif görüşler geliştirmemize, partinin ideolojik, politik ve örgütsel çizgisini kuruluş ilke ve felsefesine göre korumaya çalışmamıza karşın; ne geliştirdiğimiz görüşler doğrultusunda ve ne de partinin genel faaliyetlerinde yeterince aktif tutum alamadık.

3-ÖDP’de diğer azınlık gruplarıyla kendimizi eşitlemekte ve uzunca bir dönem çoğunluk grubuna karşı ortak tutumlar sergilemekte isteksiz davrandık. Partinin kuruluş ilkelerinden ve felsefesinden uzaklaşıldığı tespitini herkesten önce yapmamıza rağmen, parti içinde muhalefet konumuna razı olduk ve partiden kopuşu lüzumundan fazla uzattık. Bu nedenle Kurtuluşçulara umut bağlayanlar boş yere oyalandı ve yeni bir siyasal oluşumda son derece önemli olan zaman iyi kullanılamadı.

4-SDP’nin kuruluşunda ise lüzumundan fazla acele edildi ve parti Kurtuluşçuların birlik zemini olarak algılandığı için ÖDP’deki ayrışma ve saflaşmaya uygun bir yeni partileşme süreci başlatılamadı. Başka bir ifadeyle solda bir rüzgar estirilemedi. Dahası SDP ile somutlaşan Kurtuluşçuların birliği beklenilen amaca ulaşamadı, parti zemininde yaratılan yeni ayrışma ve saflaşmalar Kurtuluşçuların yeni bir bölünmesini yaratarak siyasal ve örgütsel zeminini zayıflattı.

Bütün bu nedenlerden dolayı Kurtuluşçular, geçmişte yaşadıklarını yeniden ve bu kez “trajikomik” olarak yaşamamak için SDP’nin değerini iyi bilmelidir. Konumlarının ve üstlendikleri ağır sorumluluğun bilincinde olarak parti zeminini güçlendirmek, sosyalist demokrasi kültürünün gelişmesine katkıda bulunmak, parti bileşenleri arasındaki güven ve istikrarı korumak, partinin gelişmesine, güçlenmesine ve bir politik merkez olarak devrimci roller üstlenmesine katkıda bulunmak vb. için herkesten daha fazla çaba harcaması gerekmektedir. Kurtuluşçular parti içinde ortaya çıkan ideolojik, siyasal, örgütsel ve yönetsel sorunlar konusunda kendi refleksleri için “vicdani bir rahatlığa” sahip olduğuna inandığı kadar bunu diğer bileşenlerden de isteme özgürlüğüne sahip olmalıdır. Bir halk deyişiyle parti içinde ortaya çıkan sorunlar konusunda iğneyi önce kendisine batırmalı, ardından çuvaldızı başkalarına batırmalıdır.

Sonuç olarak SDP’de partinin birleşik karakterinden kaynaklanan ve sosyalist demokrasi ilkelerine göre ilişki ve işleyiş kurallarına sahip olan ve kendilerini partinin bir bileşeni olarak tanımlayan her grup ya da kişi parti içi grup refleksiyle davranıyorsa, ona karşı partinin diğer bileşenlerinden daha farklı bir tutum alınamaz. Bu bağlamda hiçbir grubun kendisine diğerlerinden daha farklı ve daha fazla misyon ya da vizyon yüklemesi, parti içi sorunların çözümünü herkes için geçerli olan tüzük ve program ilkelerinin dışında araması çoğulcu bir partide hoş karşılanamaz. Eğer bu partide parti içi bir demokrasi varsa, bu herkes için geçerlidir. Eğer bu parti birleşik ve ortak bir parti zemini ise ortaya çıkan sorunları da ortaktır. Ve her biri kendi bağlamında ele alınmak koşuluyla çözüm yolları ortaklaşa aranmak ve bulunmak zorundadır. Partinin varlığının ve sürekliliğinin korunması tamamen bu şartların yerine getirilmesine bağlıdır.

Şaban İBA
Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları