Ne yazdığını okuyor musun?


“Ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu?” diye bir söz vardır eskilerden. Sözlerin yaralayıcı etkisine maruz kalmış olanlar, doludizgin konuşanlardan tedirginlik duyar.

Sosyal medya ve bloglar “yazar”lığı ayrıcalıklı, gizemli ve havalı bir meslek olmaktan çıkardı. Herkes yazabiliyor ve eşit koşullarda yayınlama imkanı var. Yazanlar kendine göre bir okuyucu kitlesi de edinebiliyor. Kuşkusuz edebi anlamda “yazı işçiliği” yine bir meslek ama yazmak artık öyle değil.

Yazıları yayınlanmadan önce süzgeçten geçiren, kimi zaman da “doğrayan” editörler aradan çıktılar, belki iyi belki kötü… Yazım hatalarıyla, üslup bozukluklarıyla, bilgi yanlışlarıyla dolu kimi zaman başı sonu belli olmayan yazıları ama “sansürsüz” okuyabilirsiniz.

Yazarlık bu kadar çoğalınca, okurluk da yüzeysel olarak genişledi. Zamanın hızına yetişmek telaşıyla olsa gerek, derin okumaların yerini HIZLI ve YÜZEYSEL okumalar aldı. Başlıklar, ara başlıklar, ilk paragrafın ilk cümlesi, son paragrafın son cümlesi ile yazarın meramını ANLAMIŞ oluyoruz. Anlamak da bir yana olumlu veya olumsuz yargı sahibi de oluyoruz.

Okuyup anlamak azalırken, çala-klavye yazmak çoğalınca, soruyu “Ne yazdığını hiç okuyor musun?” diye sormak zorunlu hale geldi.
Tanık olmuşsunuzdur; hızlı ve yüzeysel okumaların ilk sonucu yanlış anlamalara dayanan kavgalar. Sosyal medyadaki hararetli tartışmalara, küsmelere baktığımızda bunun çoğunlukla diğerinin ne dediğini tamam anlamama -anlamaya da zahmet etmeme- üzerine parladığını görmek mümkün.

Eskiden Yeşilçam filmlerinin senaryolarının neredeyse tamamı “birbirini yanlış anlama” üzerine kurulu olurdu. Aşklar, dostluklar “yanlış anlaşılmalar” üzerine bozulur; yanlış anlaşılmalar üzerine düşmanlıklar yapılır, kahırlar çekilir; filmin sonunda “gerçek” ortaya çıkar ama herkesin de canı çıkmış olur…

Eskiden bu kurguları çok saçma bulurdum. Ama şimdi sosyal medya kavgalarını, hele ağır oturaklı bir dolu insanın dahil olduğu “yanlış anlamaya” dayalı tartışmaları, öfke patlamalarını görünce bunun hiç de abartılı olmadığını anlıyorum.

Hele ki pek de hazzetmediğiniz birinin bir kelimesini yakaladıysak, evirip çevirmek için iyi bir bahane bulmuş o
luyoruz.

Şair Gülten Akın “Ahh, kimseciklerin vakti yok, durup ince şeyleri anlamaya!” demişti. Tam da bugünü anlatmış.

Bazen benim astığım yazılarımın, asıldıktan bir kaç dakika sonra beğenildiğini gördüğümde buna hiç sevinemiyorum. Belki bir iki saat üzerinde düşünüp yazdığın bir yazı, iki dakika okunmadan değerlendiriliyorsa, bu insana müthiş bir anlamsızlık hissi veriyor. Tepkinin olumlu olması belirleyici değil. Her durumda “ne yazmış olursan ol, benim için önemli değil!” denmiş oluyor sana. Arkadaşların, takipçilerin seni sevdiklerini, dayanışmalarını göstermek için bunu yapıyorlar ama yazma çabanız, emeğiniz boşa gitmiş oluyor.

Okuyanların biraz yavaş ve sindirerek okumalarını öneriyorum. Ve yazanların da ne yazdığını önce kendilerinin okuyup elemesini…