Menemen

Geride bıraktığımız hafta, dokuz günlük bayram tatilinin tatlı rehavetinin de etkisiyle belki de, menemenin aslının soğanlı mı soğansız mı olduğu tartışıldı sosyal medyada. Vedat Milor’un Twitter üzerinden bir anket sorusu olarak sorduğu söz konusu soru hemen her mecrada karşımıza çıktı. Tartışma devam ederken, üstüne bir de “Doğrusu Menemen midir yoksa Melemen mi?”  sorusuyla tartışma artı bir boyut kazanınca ağzımız da sulanır oldu.

Benim bildiğim melemen değil menemendir ve soğanlı değil soğansız olur. Soğanlı olması gerektiği bilimsel olarak kanıtlanabilse dahi ben içine soğan koyulmuş bir menemeni, soğanı yağda kavrulmuş kısırı ve mercimek köftesini reddettiğim gibi reddederim.  Aslında benim bu reddedişim inanın sizin kadar benim de zerre kadar umrumda değil de günlerdir karşıma çıkarak ağzımı sulandıran bu menemen muhabbeti, tadı damağımda kalmış bir hatıranın hatırıma gelmesine vesile oldu.

2007 senesi yaz tatiliydi. Eşimle Batı Karadeniz gezisi yapmayı planlıyorduk ama tarihine ve programına karar verememiştik. Bir cumartesi sabahı uyandık, “Önümüzdeki hafta mı, yoksa sonraki mi?” diye plan yapmaya çalışırken eşimin: “Hadi var mısın şimdi gitmeye” demesiyle ilk otuz saniye içinde benim dolaptan çıkarıp eşime fırlattığım giyecekleri eşim Ergin son hızla sırt çantasına doldurmaya başlamıştı ve yarım saat içinde tekerlek dönmüştü bile!

“İyi de nereye gidiyoruz?” Çakraz’dan başlamaya karar verdik. “Nerede kalacağız peki? Buluruz bir yer. İyi bakalım…” derken Çakraz’a ulaştık ve hiç değilse başımızı yastığa koyabileceğimiz bir pansiyon bulduk “Yarına Allah kerim” diyerek.

Sabahleyin haliyle kahvaltı yapacaktık ama pansiyona gün gözüyle bir kez daha bakınca orada kahvaltı yapmaktansa dışarıda başımızın çaresine bakmayı tercih ettik. Tanrının eşsiz bir doğa parçasının içine özene bezene yerleştirdiği bu küçük kasabaya, sakinleri pek de özene bezene yerleşmemişlerdi ne yazık ki. Yakın civarda bile oturup da şöyle mükellef bir kahvaltı yapma olanağı sunan bir yer yoktu. Şimdi durum daha iyidir umarım. Bu şartlar altında sabahleyin erkenden pansiyondan ayrılıyor, gün boyu geziyor ve ancak gecenin kör saatlerinde pansiyonumuza dönüyorduk.

Üç gün bu şekilde Çakraz’da konakladıktan sonra dördüncü günün sabahı Zonguldak’a gitmek üzere uyandık. “Ne kadar kötü olabilir, bari kahvaltı yapalım da öyle koyulalım yola” dedik. Pansiyonun sahibi menemen yaptırabileceğini söyledi. Ben tek başıma olsam kesinlikle istemezdim, zira pek de düşkünü değilimdir menemenin ama eşim çok sevdiği için “Tamam” dedi. Şimdi buraya kadar anlattıklarım her Türk gencinin başına gelebilecek gayet olağan şeyler tabi ki ama sonrasında büyükçe bir bakır sahan içinde önümüze koyulan menemen öyle herkesin başına gelebilecek türden bir şey değildi. Mümkün değil! Aman tanrım! Yok ki böyle bir lezzet! Nasıl anlatabilirim ki bilemiyorum. Şekerin tadını anlatmak kadar imkânsız bir şey.

Bir kere domates hiç sulanmamış ve malzemeler muhteşem bütünleşmişti. Hem her birinin lezzetini ayrı ayrı algılıyordun hem de hepsi birlikte apayrı bir lezzet haline gelmişti. (Ve tabi ki soğansızdı!) Daha bitirmeden ikincisini de istedik önceki üç gün pansiyona burun kıvırdığımıza hayıflanırken. Pansiyonun sahibi, lezzetten bayılmış bir halde ikincisinin siparişini verirken bu lezzetin sırrını sormamız üzerine tereyağı dahil tüm malzemelerin hemen çok yakındaki köylerinden geldiğini ve hepsinin tamamen doğal olduğunu söylemişti beğenmemizden duyduğu memnuniyet gözlerinden okunurken.

Geziden sonra evimizdeki ilk kahvaltımızda öyle bir menemen yapmayı denedik eşimle marketten aldığımız malzemelerle ama tabi ki başarılı olamadık.  Sonrasında yine ve yine… Ve ben ne hala ne zaman menemen yapmaya yeltensem, menemenin Nirvanası olan o salaş Çakraz pansiyonunda yediğimiz menemene, lezzetine ulaşamayacağımı kabullenişimin olgunluğuyla içsel bir selam çakarım.

Sahi, neydi o pansiyonun adı???

Elif Demirbaş TOPCU
Latest posts by Elif Demirbaş TOPCU (see all)
Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları