Mefisto Sendromu: Sanatçı ve Toplum İlişkisi

“ben sadece bir sanatçıyım !”

Ülkenin kronik tartışma konularından birisidir; oldukça dar alanda yapılır ve düzenli bir şekilde değil gereksinim duyulduğunda yapılan bir tartışmadır bu: ülkemin sanatçıları ya da sanatçı sanılanları, kendilerini öyle pazarlayanlar ile sanılanlarla neden “toplumsal hareketliliğe” bu kadar duyarsızlar. Yanıtım aslında sorunun içinde… Aynı soruyu sanatçı yerine bilim insanı / akademisyen “öznelerini” koyarak da soralım; onunda yanıtı sorunun içinde… Sanıldığının aksine “bilim” çevresinin / akademinin tümüyle iktidar rejim yanlısı olarak kendisini konuşlandırdığını görmekteyiz.

Yanıtlarımız içinde biat, piyasa, pragmatizm, ego ve korku gibi etik zafiyeti ve zavallılığı örnekleyen sıfatlarımızı da koyabiliriz.

2012’de yazdığım bir yazı ile devam edelim; naçizane bir film önerisi: Mefisto / Istvan Szabo… Klaus Maria Brandauer…

*

“Benden ne istiyorlar, ben sadece bir aktörüm!”

Devasa bir arena/tiyatronun ortasında spot ışıkları altında faşist rejimin liderine özel bir gösteri (!) yapması için yalnız bırakıldığında rejim karşısındaki acizliğini duyumsayıp ölüm korkusunu yaşarken “Mefisto” rolü ile ünlenmiş aktör Höfgen’den son duyduğumuz sözlerdir bunlar. Devrimci tiyatro yapmak gibi “yüce” bir amaçla yola çıkan aktör Höfgen ünlenmek tutkusuna yenik düşüp soysuzlaşmak uğruna “sanatın” daha doğrusu “sanatının” yüceltilmesine göz yumar; durumunu meşrulaştırmak için önceleri rejim tarafından kendisine “bahşedilen” güç ile birkaç arkadaşına yardımı kullanan aktör, sonraları bu meşruiyeti yalnızca sanatı, sanatının gücü ile sağlayacağını düşünecektir. Ta ki sıkça kendisine duyumsatılan faşizm karşısındaki acizliğine, ölüm korkusu ekleninceye dek. 

Nereden aklına geldi diye soruyorsunuz; son aylarda yaşanan tiyatro tartışmaları bana Istvan Szabo’nun yönettiği Klaus Maria Brandauer’in oynadığı Mefisto filmini anımsattı ve “iatokrasi” durumunun bana verdiği güçle durumun ve kimi “oyuncuların” MEFİSTO SENDROMU olarak tanımladığım bir hastalıktan mahkûm olabileceğine karar verdim. Ben uydurdum… 

Bu tartışmada çok haklı olarak taraf olan arkadaşlara benim üretmiş olma olasılığının bulunduğu bu hastalık tanımlamasını / “mefisto sendromunu” daha iyi anlayabilmeleri için bu filmi seyretmelerini şiddetle tavsiye ederim.

Sanatın yanında taraf olma ve sanattan yana tavır koyma hakkımın saklılığını ve sanatın öncelikli sorumluluğunun sanata karşı olması gerektiğini dile getirerek bu eserde sorulan soruları bir kez daha soruyorum.

Ve bir öznel soru daha eklenebilir, örneğin: sermayenin reklamlarında, bir dibe vuruş örneği olan kimi dizilerde “sanatlarını” konuşturanların ve “ekmek parası” söyleminin arkasına saklananların piyasa ile –ve rejim ile- karşı karşıya geldiklerinde rejimin niteliği ile bu vesile ile tanıştıklarında birden akıllarına geliveren, anımsadıkları anımsatmaya çalıştıkları sanatçılıkları ne menem bir şeydir?

*

Aynı soruyu “bilim insanı” özelinde tekrar soralım ve bir okuma önerisi ile “eski” yazıya devam edelim: Bertolt Brecht’ten “Me-Ti Özdeyişler Kitabı”.

*

disosiasyon

Madem hekimliğimin gücünü kullanıp hastalık uydurmaya, koyduğum tanılarla mahkûmiyet kararlarına imza atmaya başladım devam edelim; günümüzde tanı sınıflama çizelgesinden düşmüş olmakla birlikte sanat alanında varlığını sürdüren bir durumu, “disosiyatif histeri” olarak tanımlanmış çift kişilikliliği/kişilik parçalanmasını anımsatmak istedim. İki ayrı kişi/kişilik tek bedende tek beyinde varlığını sürdürerek belki de üçüncü bir ötekiye koruma sağlamaktadır. Ben bu “üçüncü öteki” konusunda oldukça iyimser biri olarak kişilik parçalanmasının, çift ya da çok kişilikliliğin her insanda farklı yoğunlukta/nitelikte de olsa bulunduğunu düşündüğümden olsa gerek bunu hastalıktan çok durum tanısı olarak alma eğilimdeyim. Bu noktaya gelmemi sağlayan gözlemlerimdir, dolayısıyla bilim değil(!), hiç kuşkusuz gözlemlerimizin bize verdiği vargı ve yargı hakkını ise sonuna dek kullanma eğiliminde olduğumu şimdiye dek anlamışsınızdır. Zor iş, ancak doğrulama üzerinden paradoksa başvuracağım; disosiasyonu/parçalanmayı sofistike bir gerçeklilik algısı adına normal kabul ederek işe başlayacağım. Burada dile getirmek istediğim mevzu ülkemizdeki sosyalist kimlikli akademisyenlerin aslında parçalanmamışlığı, sıkı sıkıya koruma altına aldıkları yeknesak halleri; farklı “piyasalarda” farklı imiş imajı vermeye çalıştıklarına bakmayın siz.  Yani normal olamayacak kadar normal, istisnalardan bağımsızlaştırılabilecek ölçüde “kural” olan bir durum var. Savım şu ki; akademisyenlikle sosyalist bir kimlik ülkemin koşullarında asla ve asla yan yana olamayacaktır, melez bir kimliktir ve fenotip itibariyle yaşaması gerçekte var olabilmesi olanaksızdır. Olamaz. Tıpkı reklamlarda “oynayanın” sanatçı sayılamayacağı gibi. O halde nasıl var oldukları sanılıyor, “öyle olduklarını” sanıyorlar? Bu bağlamda verdikleri uğraşı, var etmeye çalıştıkları kimlikleri için attıkları taklaları alkışlamamız gerekiyor, gerekten zor bir iş başarıyorlar. İnanmaya hazır kitleyi, kitlelerini rahatlıkla inandırabiliyorlar ancak benim gibi mülksüz küçük burjuva kimliklerine sahip oldukları ısrarla biriktirdikleri kinlerinin verdiği güçle büyük bir özgüvenle sahip çıkan küçük bir azınlığı ikna etmeleri mümkün değil. Ancak unutmayalım, işi piyasa koşulları belirliyor ve akademisyenlikle sosyalistliği bu artık olamaz birlikteliğin piyasada değeri büyük; piyasa onları her kapıyı açıyor ve bu kapılardan geçişin sosyalist kimlikle yapılmasına da azami özen gösteriliyor.

Akademide rejime muhaliflik ediyor görüntüsü altında ona hizmet etmeyi, ideoloji üretmeyi ve onu tersinden sürdürülebilir kılmayı sürdürüp, muhaliflik hizmetinin ödülü olarak faşizmin sana bahşettiği unvanlar diplomalar makam mevki şöhret ün bilirkişilik uzman görüşlük vesairelik ve vesaireliklerle bir kimlik ve kişilik oluştururken diğer taraftan aslında hiç ama hiç tanımadığın bilmediğin ŞEYLERE bilim akademi vesaire perdeler ardından bakıp bilim hükümranlığına sığınıp ahkâm keseceksin ve bir taraftan da tüm bunları sosyalist kişiliğinle kimliğinle yaptığını savunacaksın. Yemezler. Yani çevrenize topladığınız sosyalistler yiyebilir ki, mürit ilişkisi egonuzu tatmin için başvurduğunuz bir zavallılıktır ve Türkiye sosyalist aydını mürit ilişkisi kurgulayamadan neredeyse var olamaz haldedir, ama biz küçük burjuvaları sosyalizminizle, bu kimliğinizin maskesi sosyalizminizle ikna edemezsiniz, kandıramazsınız. Çünkü biz sizin “okuldaki”, okulunuzdaki halinizi en yakından ve en doğru bir şekilde görenleriz. Akademideki sosyalistliğinizle dışarıdaki “halkınızın” içindeki, partinizdeki, örgütünüzdeki vesaire mekânlarınızdaki sosyalistliğiniz arasındaki pragmatik – ve bir o kadarda aşağılık- parçalanmanın/disosiasyonun şahidiyiz. DOĞRU şahitleriyiz. İşte sırf bu nedenle size tanı koymakta zorlanıyorum. Paradoks burada. Çünkü birçok sanat eserine temel oluşturan insanal/insana özgü bir parçalanmışlık değil sizinki. Sizin hastalığınız normal olamayacak kadar normal olmak, yakıştığı biçimde…

Kimi zamanlar yazarken taşan kinime işimdeki şiddete şaşırıyorum ve korkuyorum ondan bazen ama çok iyi biliyor ve bir kez daha, tekrarla diyorum ki devrim kinlerinden başka kaybedecek bir şeyi olmayan mülksüz küçük burjuvanın eseri olacaktır. Ancak…

Ve alt başlığımız bağlamında bu devrim denen İŞTE “bilim” insanlarının, akademisyenlerin hiç ama hiçbir işi olmayacaktır ve –olur ya- olmasının engellenmesi göründüğü kadarıyla zaruri bir hal almıştır. Anladığımız, bildiğimiz ve doğrumuz budur!

Tolga ERSOY
Latest posts by Tolga ERSOY (see all)