Kriz Dönemleri ve Ehven-i Şercilik


-Tamam önce AKP’yi gönderelim de? – 

Ehven-i şercilik gelen bir tehlikeyi savmak için taleplerin en minimize sınıra çekilmesidir. Mevcut tehlike karşısında en makul, gerçekleştirilebilir ve üstelik gerçekleştirilmesi de elzem olan bir yöntem olarak takdim edilir. Bu anlamda ehven-i şercilik reformcu da değil basbayağı tutucu ve statükocu bir yaklaşımdır. Değişim arzusu değil koruma arzusu ya da geri alma arzusu egemendir.  Daha kötüye karşı “daha az kötü” olan statükoya rıza göstermektir.

Siyasal kiriz dönemleri ile ehven-i şerci politik yaklaşımlar arasında anlaşılabilir ve fakat olumlanamaz bir doğrusal bir ilişki vardır. Kriz ne kadar derinleşirse ehven-i şerci söylemlerin alıcısı da o kadar çoğalır. Bu gidişat ancak kriz sürecinin bir noktasında köklü yenilenme çağrısı yapan akımların sıçramalı bir güçlenme yaşamayı başarmasıyla tersine dönmeye başlar. Dolayısıyla ortada değşim vadeden güçlü bir seçenek yoksa ehven-i şercilik egemen ruh hali olmaya devam eder. Tam da bu çerçevede, çok önemli bir olguyu, geniş kitlelere hâkim olan ehven-i şerci ruh halinin kriz dönemlerinde alttan alta bir değişim arzusu ile birleştiğini vurgulamak gerekiyor.  Oysa dışarıdan bakıldığında çok makul ve son derece realist görünen bu ehven-i şerci mantık yürütme, gerçekte hiçbir makullüğü olmayan son derece irrasyonel bir tercihe yol açar. Zira, kriz dönemleri, aslında ehven-i şer tercihlerin en az realize olma şansına sahip oldukları dönemlerdir de….

Yenilenme sıçramalıdır; kriz, sıçrama çağrısıdır… 

Geniş kitleler için ehven-i şercilik temelsiz ama anlaşılabilir bir durumdur. Sorun burada değildir. Sorun, toplumun aydınlarının ve siyasi aktörlerinin, tabi ki özellikle sol ve devrimci aktörlerinin ehven-i şerci ruh haline teslim olmasıdır. Geniş kitlelerin ehven-i şerciliği belirttiğimiz gibi bir değişim arzusuyla da içiçedir ama aydınlar ve politik aktörlerde rastlanan ehven-i şerci tutum değişim korkusu çok daha baskın çok daha katı bir statükoculuk türüdür.

Tarih bize sayısız örnek nezdinde açık biçimde göstermektedir ki ciddi kiriz dönemlerinde statükonun içinde kalmak olanaksızdır. Statüko öyle ya da böyle değişecektir. Ne yönde değişeceğini ise maksimalist bir perspektif ve programla yapılan mücadeleler belirler. Hem köklü değişimlerden, iyileştirmelerden yana olduğunu söyleyip hem de siyasal anlamı değişim çağrısı olan kriz dönemlerinde var olanı bir biçimde korumayı öne almak, aslında eski statükoyla bir biçimde barışık olunduğunun ifadesidir. Ve ne yazık ki sol-sosyalist tarih “sakin duralım yoksa faşizm gelir!” benzeri ehveh-i şerci söylem örnekleriyle doludur. Bugün de benzer biçimde aydınlar ve siyasal aktörler arasında “önce şu AKP’yi başımızdan savalım, sonrasına da sonra bakarız, o vakte kadar talep ve programlarımızı rafa kaldıralım” anlayışı küçümsenemez düzeyde hakimdir. Aktif ve örgütlü bir mücadele yükseltilmeden, makul ve sakin kalınarak faşizmin defedilebildiğine dair tarihte tek bir örnek olmamasına rağmen. Bu yaklaşımın arkasında sermaye ile faşizm arasındaki bağı yok saymak ve hatta sermayeyi en azından büyük bölümüyle faşizme karşıt zannetmek gibi bir naif hayalin var olduğu da söylenebilir.

Azamicilik ve reformlar…  

Önce temel bir gerçeğin altını çizmeliyiz. Politik azamicilik yalnızca devrimsel gelişmelerin değil ciddi reform kazanımlarının da tek değilse eğer en etkili yoludur. Sıradan bir tarih okuması bile bize, bugüne kadar elde edilmiş önemli ekonomik, siyasi, hukuksal reformcu kazanımların arkasında sistemi aşan ya da zorlayan program ve-ya talepler ekseninde yürütülen kitlesel mücadeleler olduğunu göstermeye yeter. Genel oy hakkı, örgütlenme hakkı, toplanma ve eylem özgürlüğü, grev hakkı, kadın hakları, sosyal güvenlik hakları vb. vb. hepsinin arkasındaki hikâye aynıdır. Ez cümle politik azamicilik, reformları dışlayan değil tam aksine onları mümkün kılan bir perspektiftir.

Yine politik azamicilik denilince çoğu kişinin aklına mütemadiyen “Yaşasın devrim ve sosyalizm”, “Tek yol devrim” vb. sloganların atılması geliyor herhalde. Oysa politik azamicilik bir politika perspektifidir. Politikada her fırsatı, her atılan adımı program hedeflerine uyumlu ve bu hedefleri kolaylaştırma perspektifiyle atmak demektir. Taktik ve stratejilerini bu çerçevede şekillendirmek demektir. Önemli olan belirlediğiniz politikaların, öne sürdüğünüz taleplerin, dillendirdiğiniz sloganların afili olması değil bu hedeflere uygunluğudur. Tam aksine bazen soyut olarak bakıldığında en sıradan ve minimal görünen slogan ve talepler, o günkü güç dengeleri ve tarafların hareket marjları koşullarında afili olanlardan çok daha önemli ve köklü değişiklere vesile olur. Ötesi ve dahası bugün içinden geçilen dönem, hem demokrasi hem de sosyal devlet dönemine ait sosyal ve ekonomik hakların kitlesel biçimde dillendirilmesi ile politik azamicilik arasındaki ilişkiyi çok daha iç içe geçirmiş gözükmektedir.

Elbette AKP’nin gitmesi önceliktir… 

Bizim buraya kadar anlattıklarımızdan AKP’nin gönderilmesi önceliğini -reddetmek ya da küçümsemek bir yana-  önemli gördüğümüz anlaşılmış olmalıdır. Derdimiz önceliklerin ya da taleplerin değil perspektifin küçüklüğü hatta ve daha da ötesi irrasyonelliği ile ilgilidir. Girişte vurguladığımız gibi kriz dönemlerinde geniş kitlelerde görünüşteki savunmacı statükocu ehven-i şercilik ile güçlü değişim isteği ve arzusu birlikte var olmaktadır. Kitlelerin güçlü, tutarlı ve inandırıcı değişim vaatlerine kulakları son derece açıktır. Dahası ve işin kötüsü eğer böyle bir seçenek yoksa ve fakat demagojik faşizan değişim vaatleri yükselmekteyse ehven-i şercilik yerine bu demagojik vaatlere itibar etmektedirler. Bugünlerde bu olumsuz gerçeğe hem Türkiye de hem de tüm dünya da açık biçimde tanıklık etmekteyiz. Oysa aydınlar ve siyasi aktörlerde rastlanan ehven-i şerci tutum çok daha katı olabilmektedir. Ve bunun tarihsel siyasal anlamda faturası ise amaçlanın ötesinde statükonun korunmasına değil faşizmin zaferine hizmet etmek biçiminde ödenmektedir.

Kriz dönemleri değişim çağrılarıdır demiştik; eğer bu anlaşılır ve politika bu çağrıya icabet edecek biçimde dizayn edilir, strateji ve taktikler, geçici ve kalıcı ittifaklar bu gerçeğe göre şekillenirse olumlu anlamda değişim talebinin sıçramalı bir güç kazanması ve faşizmin geriletilmesi olanaklı olacaktır. Yanı sıra daha iyi bir yarını şekillendirmeye hizmet edecek çok önemli siyasal kazançlarla bu süreçten çıkmakta olanaklı olabilecektir. Ama daha sonrasının bir normalleşme ve istikrar olacağı yanlış öngörüsüyle perspektif AKP’nin gitmesi ile sınırlanırsa, AKP gitse bile, elimizde kalan yine de faşizm olacaktır.

Bugün AKP’nin gitmesi temelinde bir mücadeleyi öne çıkarmak elbette önemli ama ondan çok daha önemlisi AKP sonrasında da devam edecek olan kiriz, istikrarsızlık ve faşizan yükseliş karşısında daha bugünden politik ve örgütsel hazırlık içinde olabilmek; bu zorlu dönem için gerekli ön adımları daha bugünden atabilmektir.

Dünyayı ve Türkiye’yi, hem de yakın vadede, odağında anti faşizm, anti emperyalizm ve demokrasi olan çok büyük bir mücadele dönemi bekliyor. Hesaplar buna göre yapılmazsa ve ciddi bir karşı koyuş gerçekleştirilmezse bu takdirde insanlığı bekleyen: barbarlık…

Mahmut ÜSTÜN