Köylüler, İşçiler ve Köylü-İşçiler

Eric Hobsbawm Aşırılıklar Çağı’nda, dünyada köylülüğün geçirdiği dönüşümü anlatırken şunları söyler: “Ancak Avrupa ve Ortadoğu yöresinde sadece bir köylü kalesi kaldı: Türkiye. Burada köylülük zayıfladı, ancak 1980’lerin ortasında hâlâ mutlak bir çoğunluk olmaya devam ediyordu.”1

Hobsbawm’ın bu saptaması aslında Türkiye toplumsal yapısının, emek tarihi çalışmaları açısından, oldukça önemli bir özelliğinin altını çizmektedir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarında yaklaşık yüzde 75’i köylü olan nüfus, çoğu ülkeye göre oldukça hızlı bir biçimde olsa bile, ancak 1980’lerin ortalarında eşitlenecektir.2 Kır-kent nüfusunda yaşanan bu dönüşüm temelde Türkiye’nin kapitalizme geç eklemlenmesiyle ilişkilendirilebilir. Geç kapitalistleşen bir Osmanlı-Türkiye coğrafyası içerisinde köylülüğün dönüşümü de bu gecikme ile bağlantılı olacaktır. Emek tarihi çalışmaları açısından köylülüğün dönüşümü, en başta bu gecikmişliğin toplumsal etkisini belirlemek ve ardından sınıfsal yapının dönüşümünü anlamak açısından öncelikli olarak analiz edilmesi gereken bir olgudur. Çoğu emek tarihi çalışması teorik düzeyde işçi sınıfının mevcut varlığı üzerinden hareket ederken, işçi sınıfının geçmişine yani olgusal düzeyde “oluşumuna” odaklanmamakta, böylelikle de köylülüğün işçi sınıfına kaynak oluşturan geçmiş yapısal durumunu göz ardı etmektedir. En kaba biçimiyle “köylüden işçiye” düzeyinde tanımlanan bu yapısal dönüşümün aşamaları, çoğu işçi sınıfı analizinde neredeyse mekanik bir düzlemde ele alınmakta, teorik olarak kapitalizmin erken dönem örneklerinin analizlerine yaslandığı için de, Türkiye gibi geç kapitalistleşen coğrafyalardaki işçi sınıfı oluşumunun kökenlerini tanımlarken aynı mekanik kurguyu uyarlamaktadır. Makineleşme, mülksüzleşme ve benzeri süreçlerin, erken dönem kapitalist ekonomilerde yaşandığı gibi, doğrudan ve kesin bir dönüşüm etkisi yarattığı yönündeki olgusal araştırmalara dayanmayan bu analizler, bir süre sonra birbirlerini tekrarladıkça sanki teorik ve maddi bir gerçeklikmiş gibi görülecektir. Özellikle 1950 ve 1960’larda farklı bir motivasyonla ortaya çıkmış olsa da yaygın bir etki alanına sahip “köy çalışmaları” disiplininin ilerleyen dönemlerde daha üst soyutlamalar karşısında geri kalması, teorik gelişkinliği besleyecek monografik çalışmaların da eksikliğini getirecektir. Bu yüzden Türkiye’deki işçi sınıfı oluşumunu tanımlayabilmek için gerekli olan, bir kısmı Türkiye sosyal bilimler alanının eski sorun alanlarının yeniden tanımlanmasıyla çözümlenebilecek, köylülükle ilgili bazı kavramların gözden kaçırılmaması gerekmektedir. İşçi sınıfının temelde köylülüğün dönüşümüyle oluştuğu kabul edilirse, bu dönüşümün analizi aynı zamanda işçi sınıfı oluşumunun da nasıl gerçekleştiğine dair yol gösterici ipuçları sunacaktır. Bu makalede kısaca emek tarihinin köylülük ile bağlantılı bazı kavramlarına ve bu çerçevede Türkiye’de köylülüğün işçi sınıfının oluşumuna etki eden özgün dönüşümüne değinilecektir.

Feodalizmden Kapitalizme “Geçiş”

“Geçiş Tartışması” temelde Avrupa’da feodalizmin nasıl kapitalist üretim biçimine dönüştüğü etrafında süren teorik bir tartışma iken, tartışmanın ilerleyen aşamalarında dünyanın çeşitli yerlerinden gelen katkılarla genişlemiştir.3 1950’lerde başlayan bu tartışma aslında kapitalizmin ne olduğunu aramanın bir yolu olarak başlamış, devam eden tartışmalarla her yerde geçerli bir feodalizm ve kapitalizm tanımının yapılması çabalarıyla gelişmiştir. Bu tartışmanın önemli bir bölümü feodal köylülüğün tasfiyesi ve ücretli emeğin ortaya çıkışına ayrılmıştır. Pazar için üretim yapmak üzere feodal dönemin serf ve kölelerinden ayrışan ücretli emek toplumsal yapının kapitalizme eklemlenme düzeyini de ortaya koymaktadır. Bu tartışmanın temel yönlendiricisi aşamalı bir tarihsel yaklaşımdan yola çıkarak, feodal bir toplumun kapitalizme geçiş sürecini belirleyerek, aynı toplumsal yapının sosyalist bir dönüşümü gerçekleştirebilecek güçleri kendi içerisinde geliştirip geliştiremeyeceğini belirleme çabasından ibarettir aslında.

Tartışmanın köylülük ve emek süreçleriyle ilgili kısmı, öncelikle kapitalizmin doğduğu veya erken dönemlerde yayıldığı bölgeler açısından çok büyük bir sorun oluşturmazken, özellikle geç kapitalistleşen toplumlar açısından ücretli emeğin azgelişmişlik seviyesi bu aşamalı sürecin tamamlanmasına engel oluşturacaktır. Böylece Türkiye tarihçiliği açısından özellikle 1960’larda giderek yaygınlaşan bir tartışmanın başladığı görülmüştür: Osmanlı toprak sisteminin feodalizm ile ilişkisi.4 Tartışmanın politik gerekçesi bu alanda yapılacak olan çalışmaları artırıcı bir etkiye sahip olmuştur. Osmanlı toprak sistemi ve devamında yaşanan dönüşüm üzerine oldukça gelişkin çalışmalar ortaya çıkmış ve Türkiye’de belki de hiçbir alan ve dönem üzerine olmadığı kadar yoğun bir bilgi birikiminin oluşmasına yol açmıştır. Bu alanda üretilmiş olan bilginin Türkiye’de köylülüğün çözülüşüne ve işçileşmesine olan etkisi üzerinden yeniden bir değerlendirmeye tabi tutulması gerekmektedir. Türkiye’nin kapitalizme geçiş sürecinde yaşadığı dönüşümün niteliği, köylülüğün ve dolayısıyla emeğin oluşum süreçlerini de tanımlamamıza imkân sağlayacaktır. O yüzden, “geçiş tartışması” hâlâ Türkiye’de köylülüğü ve işçi sınıfının oluşumunu anlamamız açısından önemli bir alan olmayı sürdürmektedir.

Mülksüzleşme-İşçileşme

Feodalizmden kapitalizme geçiş sonrası özgür ücretli emeğin oluşması süreci yani işçileşme, aynı zamanda köylülerin de mülksüzleşmesi üzerinden gerçekleşecektir. Daha önce kendilerine ait bir üretim aracına yani toprağa ve onu işlemeye yarayan aletlere sahip olan köylülük, sanayi ve tarım arasındaki ticaret hadlerinin dengesizliğinin de bir sonucu olarak giderek yoksullaşacak ve en sonunda geçinemediği toprağını satarak emeğini satmak üzere işçileşecektir. Fakat bu süreçte yaşanan temel sıkıntı işçileşmenin yani köylülerin mülksüzleşme süreçlerinin nasıl bir hız ve ilişkisellik izleyeceğine dönük olmaktadır. Klasik Marksist literatürde bu soruna iki temel cevap bulunmaktadır. Marx, köylülüğün er ya da geç sahip olduğu mülkiyeti kaybederek işçileşeceğini, işçileşmeye direnen küçük toprak sahibi köylülüğün ise tarımda tekelleşmenin bir sonucu olarak kapitalist tarım işletmelerinde çalışmak durumunda kalacağını belirtmektedir. Buna karşılık Kautsky Tarım Sorunu kitabında küçük köylülüğün kapitalizm altında da devam edebileceğine dair özellikle Prusya örneğine dayanarak bazı çıkarımlarda bulunmaktadır.5

Türkiye örneğinde köylülüğün mülksüzleşmesi ve dolayısıyla işçileşmesi üzerine tarihsel düzeyde çok geniş bir bilgi birikiminin oluşturulmuş olduğunu söylemek pek mümkün gözükmüyor. Özellikle köylülüğün dönüşümüne ilişkin monografik çalışmaların eksikliği bu alanda teorik bilgiyle birleştirilebilecek bir mülksüzleşme analizinin toplumsal ve politik sonuçlarına dair söylenebilecek sözleri de eksik bırakmaktadır.

Türkiye’de “küçük köylülüğün sürekliliği”ne dönük analizlerin vardığı en genel sonuç köylülüğün tam manasıyla mülksüzleşememesinden dolayı tam olarak işçileşemediği olmuştur. Burada bu türden yaklaşımların işçi sınıfının oluşumuna dair “özcü” bir yaklaşım içerisine girmiş oldukları söylenebilir. Özellikle Türkiye gibi geç kapitalistleşmiş bir toplumsal yapı içerisinde yaşanan mülksüzleşme ilişkilerinin ve bununla beraber işçileşmenin kapitalizmin ilk defa ortaya çıktığı toplumlarla aynı sonuçları veren bir gelişim çizgisi içermesi beklentisi, toplumsal yapı analizinin mekanik bir biçimde ele alınışı anlamına gelmektedir. Köylülüğün dönüşümü ve işçi sınıfının oluşumunda da Türkiye’nin kapitalizme eklemlenme sürecinde yaşadığı özgün tarihsel sürecin doğrudan belirlenimi olmuş ve sınıfın politik tavrı da bu belirlenim ile şekillenmiştir. Köylülük ve işçi sınıfı üzerine tarihsel veya sosyolojik çalışma yürüten çoğu araştırmacı bu tarihsel etkiyi dikkate alarak Türkiye kapitalizminin ortaya çıkarttığı mülksüzleşme ve işçileşme süreçlerine odaklanmamış ve sınıfın tarihsel oluşumunun bilgisine de bu yolla uzak kalmışlardır. Hâlbuki işçi sınıfı oluşumunu köylülüğün dönüşümü ile birlikte ele alan bazı çalışmalarda işçi sınıfı bilincine etki eden faktörleri belirlemek daha mümkün hale gelebilmektedir.

Kapitalistleşme sürecinde köylülüğün dönüşümünü dikkate alan çalışmalar farklı bir işçileşme sürecine işaret edebilmektedirler. Avrupa emek tarihi çalışmalarında teorik olarak da geliştirilmiş bu yaklaşım işçi ve köylüler ile birlikte bir geçiş formu olarak köylü-işçilerden bahsetmektedir. Küçük köylü mülkiyetine ek olarak tarımda çalışılan zamanın dışında işçi olarak hayatını kazanmak durumunda kalan bu kesimler özellikle geç kapitalistleşen toplumsal yapılarda yaygın bir biçimde gözlemlenebilmektedir.6 Benzer bir tanım, özellikle geç dönem Osmanlı ve erken dönem Cumhuriyet emek tarihçiliğinde “işçi devir daimi” sorunu ele alınırken dile getirilmektedir.7 Zamanlarının bir kısmını köyde tarımsal üretim için, geri kalan kısmını ise özellikle köye yakın fabrika ve sanayi tesislerinde işçi olarak geçiren bu köylü-işçiler farklı bir işçileşme analizi yapmayı gerekli kılmaktadır. Zira bu erken dönem kapitalist gelişme sürecine “geçici” olarak görülen bu olgu, küçük köylülüğün sürekliliğiyle birlikte farklı ve azalan düzeylerde de olsa devam etmektedir. Bu yüzden Türkiye’nin mülksüzleşme ve işçileşme süreçlerini analiz edebilmek için köylülerin yaşadığı dönüşümün tam olarak anlaşılmasına dönük çalışmalar yapılmasına da ihtiyaç vardır.

Aslında bilindik kaynaklar dışında bazı tarihsel-edebi metinlerin analizi yoluyla bile Türkiye’deki köylü-işçilerin durumuna ilişkin bilgi edinebilmek mümkündür. Örneğin Orhan Kemal’in Bereketli Topraklar Üzerinde romanı aslında tam da işçilerin bu tamamlanmamış dönüşümünü anlatmaktadır. Bir “işçi romanı” olarak değerlendirilen bu kitabı, bir “köylü romanı” olarak okuduğunuzda tam olarak anlamlı bir yere oturmaktadır. Roman tam olarak köylüişçilerin oluşumunu anlatır aslında. Fethi Naci’nin de belirttiği gibi “gözleri bireysel çıkar perdesi ile örtülü” “el yordamıyla bireysel kurtuluş yolları arayan”,8 bir anlamda köylü iken işçi olmaya çalışan bir grup insanın hayatından bahsedilir. Romanı saf bir işçi romanı olarak değil ama bu dönüşümü işaret eden ruhunu dikkate alarak değerlendirdiğimizde bile, Orhan Kemal’in kendi çevresinde II. Dünya Savaşı’nın hemen ertesinde gözlemlediği dönüşümün işaretlerini görebilmek mümkün hale gelebilmektedir.

Kırdan Kente Göç  ve Kentleşme

Küçük köylü mülkiyetinin sürekliliği ve işçileşmeye dair üzerinde durulması gereken bir başka önemli alan ise kırdan kente göç ve kentleşmedir. Teorik olarak işçileşmeden bahsedildiğinde, tipik olan, köylülerin mülksüzleşerek kentlere göç etmesi ve orada işçi olarak çalışmaya başlamalarıdır. Bu süreci ortaya çıkartan, köylülerin mülksüzleşmesini hızlandıran ise en genel düzeyde tarımda kapitalistleşmenin bir görüntüsü olan makineleşme olarak tanımlanmaktadır. Türkiye örneğinde tarımda makineleşmenin göçe ve mülksüzleştirmeye olan etkisinin zannedildiği kadar yoğun olmadığı görülmektedir.9 Özellikle köyden kente göç eden köylülerin birçoğunun aslında geldikleri yerde küçük de olsa toprak sahibi olmayı sürdürdükleri bilinmektedir. Böylece aslında erken Cumhuriyet döneminde görülen işçi devir daimi meselesinde olduğu gibi, köylülerin hem toprak sahibi köylüler olarak hem de mekânsal değişikliğe uğramış işçiler olarak var olmaya devam ettikleri söylenebilir. Bu türden bir işçileşme, işçi sınıfı oluşumu sürecinde orta ya çıkan bilincin yaratılmasına etki edeceğinden genel anlamda politik bir özne olarak işçi sınıfının varlığına dönük analizleri bu duruma uygun bir içerikte oluşturma ihtiyacını ortaya koymaktadır.

Türkiye’de köylülüğün dönüşümü kentlerin de dönüşmesini getirecek bir etkide bulunacaktır. Daha önceki dönemlerde işçileşen köylülerin sanayi işçisi olarak uyumlu çalışmasını sağlamak üzere konut ve eğitim gibi meselelerde yatırım yapma ihtiyacı hisseden devlet, kırsal yapının II. Dünya Savaşı sonrası dönemde hızlı bir dönüşüme girmesiyle birlikte bu yatırımın masrafını kente göç eden yeni köylü-işçilere yükleyecektir. Bir işçi konutu olarak gecekondu, aslında barınma maliyetinin işveren ve devlet tarafından üstlenilmemesi sonucu ortaya çıkmış enformel bir yapılaşma biçimi olarak tanımlanabilir. Aslında güçlü bir kent ve işçi kültürüne sahip olan Osmanlı-Türkiye kentleri, kent ve işçi kültürünün taşıyıcısı kesimlerin savaş, tehcir ve mübadele gibi yıkımlar sonucunda ortadan kaldırılması sonrasında yeni gelen köylü-işçilerin baskın kültürel etkisi altında yeniden şekillenecektir. Bu hem kent hem de işçi kültürü anlamındaki yeniden yapılanma köylülüğün dönüşümü ve işçileşme sürecinin yerel dinamikleri göz ardı edilerek anlaşılamayacaktır.

Kentlere yönelik bu yeni “köylü istilası” kenti eski sahipleri tarafından aslında pek hoş karşılanmayacak. Hem kültürel düzeyde hem de işçi sınıfının bütünselliği anlamında kentte yeni bir parçalanmışlık yaratılmış olacak. Bir yanda eskinin daha önce işçileşmiş, göreli olarak çok daha örgütlü, bilinçli bir işçi kitlesi, öte yanda sınıf bilinci anlamında çok zayıf, örgütsüz fakat öncekilerle iş piyasasında rekabet içinde olan iki farklı düzeyde parçalanmış bir işçi sınıfı, bundan sonraki toplumsal hareketliliğin düzeyini de belirleyecektir.10 İçgöç sonrası kentlerdeki yapı hakkında Sema Erder’in yorumu bu parçalanmışlığın kültürel boyutunu da ortaya sermektedir: “Kente göç edenlerin yeni hayatları köylerinden taşıdıkları kültürel özellikleri, kentte yaşadıkları deneyimlerle, büyük ölçüde yeniden biçimlenmiştir. Bu etkileşimin sonucunda da, eskisinden çok farklı nitelik taşıyan ‘yeni kentliler’ (…) ortaya çıkmıştır.”11 Bütün bu farklılaşma ve parçalanmışlık kentlerdeki işçi sınıfının yapısını da değiştirecek ve dışarıdan gelen, tam anlamıyla mülksüzleşmemiş ve kültürel olarak da kentli kültürden daha baskın karakterde bir yapının belirlediği bir işçi sınıfı oluşumu gözlemlenecektir.

Sonuç olarak Türkiye’de işçi sınıfı oluşumunu anlamak için öncelikle köylülüğün dönüşümünü anlamak gerekmektedir. Bunun için eski ve yeni soruların ve yaklaşımların sosyal tarih alanının içerisinden geliştirilmesine ihtiyaç vardır.12 Köylülüğün dönüşürken işçileri oluşturduğu gerçeği aslında Türkiye kapitalizminin dinamiklerini de anlamamızı sağlayacaktır. Bununla birlikte, işçi sınıfı tarihi, kültürü ve politik hareketliliğini çözümleyebilmek için yeni sorunların ortaya çıkarttığı yeni araçların geliştirilmesi gerekmektedir. Geçmişten gelen monografik çalışmaların eksikliği, tarihsel araştırmalar için arşivlerin hâlâ en önemli kaynaklardan biri olduğunu göstermektedir. Fakat bu arşivlerin bir kısmının fiilen kapalı olması, özellikle köylülerin tarihinin çalışılmasının önünde çok büyük bir engel oluşturmaktadır. Köylülerin devletle en sık karşı karşıya olduğu alanlar asayiş ve emniyet konusundadır. Bu yüzden de devletin jandarma ve emniyet arşivleri Türkiye köylülüğünün tarihsel bilgisinin en yoğun bulunabileceği kaynakların başında gelmektedir. Bu arşivlerin kullanıcılara neredeyse kapalı olması, köylülerin ve bununla birlikte işçilerin de tarihinin anlaşılabilmesi önündeki en büyük engellerden birisidir.


Sinan Yıldırmaz Yrd. Doç. Dr. İstanbul Üiversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi 

Bu yazı ilk kez Toplumsal Tarih Dergisi 245, Mayıs 2014 tarihinde yayınlanmıştır…

Dipnotlar

1 Eric Hobsbawm, Kısa 20. Yüzyıl 1914-1918, Aşırılıklar Çağı, (İstanbul: Sarmal Yayınevi, 1996), s. 338-339.

2 http://www.tuik.gov.tr/PreIstatistikTablo. do?istab_id=202

3 Bkz. Paul Sweezy, Feodalizmden Kapitalizme Geçiş, (İstanbul: Metis Yayınları, 1984).

4 Bu konuda iyi bir tartışma için bkz. Suavi Aydın, “Aydınlanma ve tarihselcilik problemleri arasında Türk tarihyazıcılığı: Feodalite örneği”, Toplum ve Bilim, no: 91, Kış 2001-2002, s. 39-80.

5 Tarımda kapitalizme dönük teorik tartışmalar  için bkz. Zülküf Aydın, “Kapitalizm, tarım sorunu ve azgelişmiş ülkeler (I)-(II), Onbirinci Tez, no: 3-4, 1986.

6 Bkz. Douglas R. Holmes, Jean H. Quataert, “An Approach to Modern Labor: Worker Peasantries in Historic Saxony and the Friuli Region over

Three Centuries”, Comparative Studies in Society and History, Vol. 28, No. 2, (Apr., 1986), s. 191-216.

7 Yiğit Akın, köylü-işçilerin erken dönem Cumhuriyet dönemi emek tarihçiliğindeki önemini ortaya koyan birçok olgunun varlığından bahsetmektedir. “Erken Cumhuriyet dönemi emek tarihçiliğine katkı: Yeni yaklaşımlar, yeni kaynaklar”, Tarih ve Toplum Yeni Yaklaşımlar, no: 2, Güz 2005, 73-111.

8 Fethi Naci, 100 Soruda Türkiye’de Roman ve Toplumsal Değişme, (İstanbul: Gerçek Yayınevi, 1981), s. 345.

9 Bu sürecin geniş bir analizi için bkz. Sinan Yıldırmaz, “Kente Yönelen Köylüler: Kırsal Yapının Dönüşümü, Göç ve Gecekondu”, Tarih, Sınıflar ve Kent içinde, der. Besime Şen ve Ali Ekber Doğan, (Ankara: Dipnot Yayınları, 2010), s. 398-464.

10 Ahmet İçduygu, İbrahim Sirkeci, İsmail Aydıngün, “Türkiye’de İçgöç ve İçgöçün İşçi Hareketine Etkisi”, Türkiye’de İçgöç içinde, (İstanbul: Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı, 1998), s. 211.

11 Sema Erder, İstanbul’a Bir Kent Kondu: Ümraniye, (İstanbul: İletişim Yayınları,  1996), s. 13.

12 Türkiye’de köylülüğün toplumsal dönüşümünü sosyal tarihin imkânlarıyla açıklamaya çalışan çalışmaların sayısı oldukça azdır. Bu alanda yapılacak olan her türden çalışmanın yalnızca toplumsal yapı analizine değil, emek tarihi alanına da önemli katkılarda bulunacağını düşünüyorum. Bu yöndeki bir çabanın ürünü olan kendi çalışmamın da bu sene içerisinde yayınlanacağını belirtmek isterim. Bkz. Sinan Yıldırmaz, Politics and the Peasantry in Post-War Turkey: Social History, Culture and Modernization, I.B. Tauris Publishers, 2014.

Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları