Keyif Kaçıran saptamalar -4-

Öncelikle normalden kastımızın ne olduğununum altını çizelim; buradaki kastımız “kapitalist normal”dir. Kapitalist normal ise a) ekonomik alanda bir birikim rejimi ve üretim organizasyonu ile ekonominin nispeten istikrarlı biçimde yeniden üretiminin gerçekleştirilebildiği b) siyaset alanında birkaç merkez partisinin dönüşümlü de olsa süreğen olarak iktidarda olduğu c) ideolojik alanda, elitlerinin yanı sıra halk kitlelerinde de,  mevcut durumunun devamına yönelik aktif ya da pasif bir rızanın bulunduğu haldir.

Kapitalist dünyanın geneli bu unsurlar açısından yaklaşık 30 yıldır sıkıntılı bir vaziyette. Küreselleşmenin, neo liberalizmin tıkandığı artık genel bir kabul görüyor. Teknolojik gelişme ve bu gelişme ile beslenen “esnek” üretim organizasyonları, ekonomik verimlilik açısından beklenen yararı gösterebilmiş değil. Küresel düzeyde son otuz yıldır bir ekonomik durgunluk hali hâkim. Siyasal planda merkez partiler eğer şu ana kadar açıkça iflas etmiş değillerse iflasın eşiğindeler. Gelişmişinden gelişmemişine tüm kapitalist ülkelerde, dinci, ırkçı ya da kültürel eksen üzerinde yükselen bir gericilik dalgası var. Bu dalganın temsilcileri Türkiye. Polonya. Macaristan, Hindistan, İtalya vb. gibi ülkelerin yanı sıra İngiltere ve ABD gibi “liberal demokrasinin beşiği” sayılan ülkelerde bile iktidara gelebiliyorlar. Merkez denilen partiler de ayakta kalabilmek için bu gerici rüzgârı arkalamak derdine düşmüş durumdalar.

Kimileri bu gelişmeleri yakın zamanda düzeltilebilir geçici bir ahraz olarak görse de, gelişmeler bu düşüncelerin ya aşırı iyimser ya da olanı kasıtlı olarak gizlemek çabasının ürünü olduklarını ortaya koyar nitelikte. Söz konusu olan 30 yıldır büyüyerek gelen -ve çok güçlü temellere ve nedenselliklere dayalı oldukları için-önümüzdeki dönemde de güçlenerek devam edeceği kesin olan ekonomik, siyasi ve ideolojik bir tusunami. Temelleri güçlü dedik zira bu gerici tsunami, sisteme dışardan musallat olan değil, bizzat sistemin kendi vücudu tarafından üretilen bir illet. Bizzat küreselleşmenin, neo liberalizmin, nie liberal otoriterliğin (siyaset alanının zaten sınırlı olan toplumsal temsiliyet kabiliyetini iyiden iyiye yitirip tam anlamıyla sistemin teknikerlik hizmetine dönüşmüş bulunmasının) bir türevi. Artık sadece eleştirel iktisatçılardan, siyaset bilimcilerinden değil bizzat bu sistemin tepe noktasındaki kurumlar içinden de bu gidişat gidişat değil sesleri yükseliyor. Üstelik giderek artan biçimde… Ne var ki sistem statükodan kolayca vazgeçemediği gibi vazgeçse bile, bunu değişimi küreselleştirecek bir küresel kuvvetten de yoksun. Zira yaklaşık on yıldır tüm bu sistemsel sorunlara bir de emperyalist hegemonya krizi eşlik etmeye başladı. Emperyalist hegemonya krizi, dünya kapitalist sisteminde vites ya da rota değiştirme ehliyetine sahip bir gücün yokluğu demektir. Dolayısıyla hegemonya krizinin kendisi de tsunamiyi çok daha kuvvetlendirmekte.

Gelelim Türkiye’ye… Türkiye, dünyadaki bu gelişmelerin dolaysız etkisi altında. Bir de bunlara Kürt sorunu, laiklik, Alevi sorunu vb. gibi kendine özgü kadim sorunları ekleniyor. Bugün kurtulmaya çalıştığımız AKP iktidarı, tam da bu evrensel krizin ve çözülememiş yerli kadim sorunların bir yan ürünü. AKP bu seçimlerde umarım ki -ve muhtemelen de-  gidecek ama bu gericiliği yaratan nedenler çok büyük ölçüde baki kalacak. Temel aynı kaldığı sürece seçimlerde onun gitmesi bunun gelmesiyle ancak kısmi ve geçici bir rahatlama olası; dolayısıyla dünyada ve Türkiye’de görünür gelecekte bir “normal”e dönüş ihtimali görünmüyor.

Geçen yazılarımda önce iyimser şeylerle başlayıp ardı sıra keyif kaçıran saptamalara geçmiştik. Bu yazıda ise bodoslama biçimde keyif kaçıran saptamalarla başladık. O zaman hiç olmazsa sonunu iyimserlikle bitirelim bu yazının. Kimilerince küresel ara rejim ya da başka bazılarınca post hegemonik dönem denilen bu çok yönlü, evrensel ve derin kiriz dönemleri insanlığın daha iyi bir dünyaya sıçramasına da vesile olan en uygun ortamları yaratırlar. Kimileriniz haklı olarak “ama o zamanlarda çok güzel gül bahçeleri vardı insanlığı şevke getiren, şimdilerde ise bütün gül bahçeleri de tarumar” diyerek bu iyimserliğe bir kayıt düşebilirsiniz. Ama bu kaydı düşerken sizlere tarumar edilen o gül bahçelerinin tohumlarını toprağa bıraktıklarını, o tohumların yeniden boy vermek için uygun iklimsel koşulları beklediğini hatırlatmış olayım.

Karamsarlık içinde küçük değişimlere umut bağlamak ve fit olmak bu tür dönemlerde çok gerçekçi gözüken ama aksine gerçekte hiçbir olumlu sonuç üretmeyen bir yaklaşım biçimidir. Bu tür karamsam-çaresizlik kokan gerçekçilikler yerine tarihin değişmez yasasından güç almak çok daha gerçekçi ve etkilidir. Nedir peki tarihin değişmez yasası? Büyük krizler büyük değişimlere gebedir. Dolayısıyla bu değişimi gerçekleştirecek büyük toplumsal güçleri yaratma gücüne de sahiptir.

Mahmut ÜSTÜN