İnsanlığıma bir adım daha yakınım…

Üçüncü dünya ülkesinde yaşam, unuttuğum birçok şeyi yeniden öğretiyor ve hatırlatıyor bana.

Nasıl büyük bir tüketim pompalamasının döngüsü içinde fark etmeden yaşadığımı yıllarca gözlemliyorum kendimde şimdi.

Mesela bizde boldur meyve sebze ve aldım mi kilo ile alırım her şeyi.

Kiraz çıkar bir kilo yerine 2-3 kilo sarisi kırmızısı çeşidi ile alırım. Çok severim diye ihtiyaçtan fazlasını alırım ve çoğu bitirememekten çürür dolapta bazen.

Ya da domates veya diğerleri

Evde zamanında tüketemediğimizden ve ihtiyaçtan fazlasını almaktan çoğu zaman bozulurdu dolapta.

Burada her şey o kadar limitli ki, herzeyi yiyeceğin kadar almayı hatırlıyorsun, alamadığından değil gözünün önünde 1 domatesi alacak gücü olmayan insanlarla iç içe yaşayınca eli gitmiyor insanin alamıyorsun, çöpe atmayı yüreğin bile kabul etmiyor… Az az alıp, sarf etmeden her lokmayı değerli kılıyorsun. Hiçbir şey çöp olmuyor.

Bir başka konu çamaşır makinesi, bulaşık makinesi, elektrik süpürgesi ve ocak… Bizim için ne kadar sıradan olmuş eşyalar.

At iki tabak dolmadan, dönsün makine ne olacak. Nerede!

Burada elektrik pahalı olduğu için tüm sistem gaz ile. O yüzden bu aletlerin çoğu yok ya da az. Sadece gaz ile çalışabilenler kullanılıyor ocak gibi. Satılmıyor değil var hepsi ama ayda 500 dolar elektrik faturasını göze alırsan.

Klimalarımız haldir haldir buz gibi çelişirdi sıcakta bodrumda ve İstanbul’da, şimdi oturduğumuz odada çalıştırıp biraz serinletip tepedeki pırpır ile havayı sirkle ediyoruz.

Her gun iki kıyafet hop at makineye, yığılı dağ gibi çamaşır, hop at kurutmaya… Bunu da yapamıyorsun…

Çünkü giyecek şeyin bile limitli. Pamuklu giyebildiğin her şeye şükrediyorsun sıcakta çünkü satılan her şey naylon sentetik ve plastik.

Pamuklu giyim bulabileceğin tek yer turistlerin giderken biriktiği ikinci el dükkanları. Dolaplar dolusu kıyafeti atarken sağa sola burada bir tişört değerli oluyor..

Mesela hobi malzemelerimi koymak için özel kutulara dünya para verip sonra onları atıp yetmeyince farklı sisteme geçip yenilerini alırdım.

Burada yok. Bulsan bile inanılmaz rakamlar. Yoğurt Nutella kavanozlarını fırlatıp atarız ya, yok artık iyice bir yıkayıp kendime malzeme kutusu yapıyorum.

Denize inerken sadece kendim için meyve kuru yemiş filan alırdım. Suda oynayan onca alım gücü olmayan çocuk varken boğazımdan geçmez oldu. Artık onlara da bir şeyler taşıyorum paylaşmak için..

Her yer orman ve beton büyük binalar yok. Dolayısıyla hava tertemiz. Cildini temizlemek için su sabun yetip de artıyor. Kremmiş kozmetikmiş gerek kalmıyor. Hepsi yine lüzumsuz kalıyor.

Sonra tanımadığın insanlarla merhaba deyip sohbete başlamayı özlemişim. Kimsin nesin diye aldırmadan, markasız, sınıfsız, zengin fakir siyah beyaz demeden, nereli olduğunun önem taşımadığı insani merhabalar ve sohbetler.. Insan ruhuna nasıl iyi geldiğini hatırladım tekrar. Çok özlemişim.

İçten gülen yüzler görmeyi özlemişim.

Her şeyin maddiyata dayatılmadığı bir hayati özlemişim

Zorlukları olsa da sevdim ben galiba.

Daha birçok şey.

Nasıl da kolay tüketir olmuşum kendimi izliyorum..

Ne kadar lüzumsuz şey almışım ihtiyacımdan fazla.

Nasıl da dünyayı kirletiyormuşum yıkayıp kullanabileceğim şeyleri düşünmeden fırlatıp atarak..

Sahte dilenciler yüzünden gerçek fakirlikte olan insanlara yardımdan kaçar olmuşum..

Öğreniyorum tekrar

Basitliğe dönerek

Basit ve azla yetinmeyi…

Büyük laflar ve felsefelerin aslında minicik değerlerin içinde daha çok yer aldığını hatırladığımda tekrar insanlığıma bir adim atıyorum

Sanırım iyi geliyor bu bana…

Yazacak çok şey var. Yazarım paylaşırım sizle de ara ara.

Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları