Hıncal ve toksik erkekliği


Kadınları metalaştırmayı bir marifet zanneden (tabii ki genç ve güzel kadınları, ilgi alanları oydu çünkü…), kadın bedenine bir obje gibi davranmayı kendilerinde hak gören, kadını bedenine indirgeyip bir de o bedenin nasıl görünmesi gerektiğine dair normları belirleyebileceğini zannederek bunu dikte eden; toksik maskülen bir erkek zihniyetinin önde gelen isimlerindendi Hıncal.

1990’larda “Erkekçe” isimli bir derginin genel yayın yönetmenliğini yapmış oluşu bile
bu durum ile ilgili çok şey ifade ediyor. Gençler için not düşeyim, Erkekce, içi dönemin meşhur kadınlarının erotik pozları ile dolu bir dergiydi, dergide bir yandan da siyaset ve futbol yazıları yer alırdı. “Erkeklik” ile ilgili şeyler yani. Kapakta kombinezonlu bir kadın, yanında “Komünist parti de kurulur, faşist de…” yazıyor. Böyle garabetler, böyle akıl almaz sakilliklerle dolu bir dönemdi.

Fakat bize normal geliyordu. Biz derken burada bizzat kendimden bahsediyorum. Bu ağır cinsiyetçi, kadın bedeni sömürüsü üzerinden güç devşiren erkeklerin egemenliğinin en güçlü olduğu dönemlerde ben karakteri yeni şekillenmekte olan genç bir kadındım. Bu adamlar bize, kadınların ve kadın bedeninin sadece “ciddi erkek konuları(!)” yanında aksesuar olarak kullanılan bir nesne olduğunu öğretmeye çalışıyorlardı. Erkekçe’nin arşivini tarayıp kapaklarına bakınca Müjde Ar, Suna Yıldızoğlu, Ayşegül Aldinç gibi akıllı ve güçlü kişilikli kadınların da yarı çıplak pozlarının olduğunu görüyorum. İçeride makale yazacak kadar donanımlı olan bu kadınlar neden kapakta donla durmayı kabul ediyorlardı diye düşünmeden edemiyorum. Aslında cevabı biraz önce vermiş olduğumuzu fark ediyorum; çünkü bu durum “normalleştirilmişti”. Ayşegül Aldinç’e çıplak poposunun yanında “Birand’a evet, Özal’a hayır” yazıyor olması tuhaf gelmiyordu işte!

Her yer, o zamanlar adını bilmediğimiz mansplaining ile doluydu. Kadın ve kadınla ilgili her şeyden sorumlu köşe yazarı Hıncal Uluç hiçbir moda eğitimi olmamasına rağmen oturduğu yerden kadınların ne giymesi gerektiğine karar veriyordu. Köşesine cemiyet hayatındaki kadınların fotoğraflarını koyup onlara puan verme, “sınıfı geçti,sınıfta kaldı” gibi hükümlere varma haddi ve cüretini kendinde buluyordu da, kimse “Amca senin moda konusundaki uzmanlığını nereden geliyor?” demiyordu. Yorumları da çoğunlukla “Ayakkabısı ile çantasının rengi farklı” derinliğinde olurdu, hatırlıyorum.

Medyadaki gücünün en yüksek olduğu dönemlerde, belli ki konumunu kullanarak sürekli küçücük ve belli ki konumunu kullanmak isteyen “manken” kızlarla dolaşır, bunun “erkekliğini” kanıtlayan alfa bir hareket olduğunu düşünürdü. Sevgilim dediği 21 yaşındaki Ece Gürsel ile verdiği o korkunç pozları asla unutamayacağım.

Her şeyi bilen ve bütün genç kadın bedenleri üzerinde söz hakkı olan kart çapkın Hıncal Uluç’un, halkın gözünde beş paralık olması da ne yazık ki son derece ironik bir biçimde yine genç ve güzel bir kadın üzerinden oldu. Defne Joy Foster’ın, Hıncal’ın akrabası olan bir erkeğin evindeki şaibeli ölümünden sonra “Su testisi su yolunda kırılır.” yazıverdi Hıncal beyimiz. Bu gencecik kadının ardından yazdığı o acımasız ve hadsiz cümle, çoktan iktidarın dümen suyuna da yanlamış olan Hıncal’ın son kalan itibar kırıntılarını da alıp götürdü. Milyonlar, ona ve onlarca yıldır köşesinden yayıp normalleştirmeye çalıştığı zehirli, tehlikeli, saldırgan erkeklik anlayışına karşı isyan etti. Ülkenin ekseri çoğunluğu; bu öfkeli, nefret saçan, cinsiyetçi adamın değil, genç yaşında anlamsız bir şekilde ölüp giden Defne Joy Foster’ın yanında durdu.

Hıncal öldü; ağzından salyalar akarak genç kadınların bedenleri üzerinden ahkam kesip kendilerine güç ve egemenlik alanı devşiren geçkin, toksik erkeklerin devri de yavaş yavaş kapanıyor. Seksenlerde bu adamların egemenliğinde yetişmiş olmamıza rağmen biz bu korkunç cinsiyetçiliğin zehirli etkisinden nispeten “temiz” olarak çıktık. Çocuklarımız ise bu yukarıda yazdığım şeylerin bir zamanlar gerçekten yaşanmış olduğuna inanamayacaklar.

Mansplaining, toksik maskülenite, kadın bedeni sömürüsü, cinsiyetçilik bitti mi peki? Ne münasebet, daha bu yolun başındayız. Fakat Hıncal üzerinden düne dair çizdiğim portreye bakınca bir yol katetmiş olduğumuzu da görüyorum ve bunu çok değerli buluyorum.

Kadın bedeni her zaman bir arzu nesnesi olacak, bu inkar edilemeyecek bir gerçek fakat önemli olan kadının bedenini ve cinselliğini kimin kullandığı. Beden de cinsellik de kadına ait şeyler, erkeklerin üzerinden güç devşirecekleri meta değil. Cinsellik üzerinden elde edilecek bir güç varsa eğer o güç de kadınla ilgili ve kadının tasarrufunda.

Hıncal öldü. Genç kadınlar artık kendilerine nasıl yaşamaları ve ne giymeleri gerektiğini söyleyen adamlara “Senin fikrinin ne önemi var vasat herif.” diyorlar. Gidilecek daha çok yol var ama geçmişe göre çok daha iyi bir yerdeyiz.

Deniz YURDAKUL