Guillermo Del Toro’nun Pinokyosu Üzerine


Merakla beklediğim Pinokyo sonunda Netflix’e yüklendi.

Toro, Pinokyo için stop motion teknolojisini kullanmayı tercih etmiş. Vikipedi bu teknolojiyi şöyle anlatıyor: Stop motion ya da duraklı çekim, durağan 3 boyutlu objeleri hareket edermiş gibi gösteren bir animasyon türüdür. Kuklalar veya oyun hamuru ile yapılmış modeller kullanılır. Stop motion tekniği; kamerayı objeye karşı ayarlayıp tek kare çekip sonra objeyi biraz hareket ettirip yeni bir kare çekmek ve bunu tekrarlayarak animasyonu tamamlamaktır. Çekilen tek kare resimleri ardı ardına dizip (her saniye için 15-24 kare) oynatılması ile hareket elde edilir.Yani animasyonda müthiş bir emek var, ekranda gördüğünüz her şey tek tek elle yapılmış.

Del Toro’nun Pinokyo’sunu izlemeye karar verdiğimde zaten yüreğimin binbir parçaya bölüneceğini biliyordum çünkü Toro işlerini genellikle benim gibi hassas kalpli insanların yüreğini yerinden sökmek amacı ile yapıyor ve bu konuda çok da başarılı oluyor. Toro, bu sefer de Carlo Collodi’nin zaten doğası gereği karanlık, zalim ve acıklı olan kadim kukla-çocuk hikayesini alıp orijinal hikayenin acımasızlığı yetmezmiş gibi Pinokyo evrenini 2. Dünya savaşındaki faşist Musollini’ni İtalya’sına taşımış.

Bu zaman ve mekan değişikliği hikayeden hiçbir şey götürmüyor hatta bi şeyler kattığı bile rahatlıkla söylenebilir. Carlo Collodi’nin özgün hikayesindeki çocukları eşeğe çeviren sinsi, çıkarcı, hain canavarların yerini gerçek canavarlar almış, çocukları savaş makinelerine çevirmeye çalışan, masumiyetlerini çalan faşistler ve onların üzerinden para kazanan kapitalistler…

Mussolini Sahnesi

Sadece, Pinokyo’nun onu izlemeye gelen Mussolini ile dalga geçen bir şarkı söylediği sahne için bile animasyon izlenir.

Kendisini sürekli olarak değiştirmeye, kullanmaya ve yok etmeye çalışan bir dünyaya karşı Pinokyo’nun elinde sadece sevgi, merak ve anlayış silahları var. Küçük tahta çocuk hevesle keşfetmeye çalıştığı dünyadaki herkese karşı önyargısız bir sevgi duyuyor. Zaten çevresindeki herkesi kurtaran da Pinokyo’nun bu saf sevgisi oluyor. Pinokyo tahta bir kukla iken orman perisinin ona can vermesi ile hayata döndüğü için bir süre ölümsüz oluyor. Daha doğrusu her öldüğünde yeniden diriliyor. İlk ölüşünde öte dünyaya gittiğinde öte dünyanın bekçisi ona “Hayatın zordu değil mi?” diye sorduğunda “Hayır” diyor “Evet çok hırpalandığım oldu ama yaşamak çok güzeldi.”

Bütün hüzünlü hikayesi, anlattığı korkunç dönem ve Toro’nun karanlık dokunuşlarına rağmen Pinokyo aslında yaşama yazılmış bir aşk mektubu. Küçük tahta çocuk etrafındaki bütün kötülüklere rağmen yaşamak, yaşatmak ve sevmek istiyor.

Benim için orijinal hikaye ile Toro’nun Pinokyo’su arasındaki en büyük değişiklik ise finalde Pinokyo’nun gerçek bir çocuğa dönüşmeyerek bir kukla olarak kalması oldu. Toro, faşizme karşı kurduğu anlatısında Pinokyo’yu sırf diğerlerine benzesin diye olmadığı bir şeye dönüştürmek yerine onu bir kukla olarak bırakıp olduğu şekliyle de gerçek bir çocuk kadar değerli olduğunu söylemeyi tercih etmiş. “Ben Pinokyo olacağım” diyor küçük kukla, “Elimden gelenin en iyisini yapacağım ve bu da (benim için) en iyisi olacak.”

Daha önce ekranlarda onlarca kez anlatılmış eski bir hikayeyi alıp ondan tekrar bir baş yapıt çıkartmayı da ancak Toro başarabilirdi. Tam da bunu yapıyor, bir baş yapıt yaratıyor. Çok sayıda ödül alacaktır. Mutlaka izlemenizi tavsiye ederim.

Deniz YURDAKUL