Göbekli Tepe İzlenimleri (III)

Göbekli Tepenin yaklaşık ikibin yıl boyunca kullanıldıktan sonra üzerinin taş ve molozlarla kapatılıp terkedildiğini işin ehli olanlardan okumuş, duymuştum. Hasankeyf’in ise, ilk yerleşimden itibaren zaman içinde inşa edilen bir kısım tarihi yapılarının üzeri toprak ve taş doldurulduktan sonra, beton blokların içinde olduğu yerde sulara  gömülmeye hazırlandığını gazete haberlerinden biliyordum. Bu ilginç benzerlik, Göbekli Tepeden önce beni Hasankeyf’e doğru yönlendiriyor. “Hasankeyf Tepe”in gömülmüş haline bakarken, Göbekli Tepenin gömülüşünü mü hissetmek istedim kim bilir.

Göbekli Tepe kült merkezi niçin yeraltına gömülüp bir daha açılmamak üzere terkedilmiş olabilir ki? Yoksa onların başına bugünün Hasankeyflilerin başına gelen türden bir şey mi geldi? Semavi dinlerde Nuh tufanı olarak geçen, Sümerler-Akad anlatısında Utnapiştim adındaki kralın başına gelen tufan olayını düşünüyorum. Buna göre, Utnapiştim düşünde tanrı Enlili görür. Tanrı Enlil, Surrupak kentinin kralı Utnapiştim’e “Evini yık, malını bırak, yeryüzünün nimetlerini bir yana atıp kendine bir gemi yap, canını kurtarmaya bak hemen” der. Göbekli Tepe şamanları da, tufan gelecek, inşa ettiklerimizi suların altına gömmek için üstlerini taşlardan bir tepe ile kapatalım mı dediler? Yoksa onların tufanı bir kurtuluşa değil, trajik bir yok oluşa götüren, önüne geçemeyecekleri, kaçınılmaz olduğunu hissettikleri yeni bir hayat tarzı mıydı? Cennetten kovulacaklarını, duvarlarını, sokaklarını, ışıklı panolarını, uygarlık, din, ırk, ahlak, mülkiyet, aydınlanma, çağdaşlık, ilerleme, üstünlük, yücelik yazılarının süslediği bir cehenneme doğru süründüklerini mi anlamışlardı? (Bu cehennemin dışımızda değil, içimizde olduğunu, dışımızda oluşan cinnet halinin içimizdeki cehennemin tezahürü olduğunu belirtmeye gerek yok sanırım).

Hasankeyf’te, kendilerini uzunca bir zamandan beri Hasankeyf’in terkine hazırladığı anlaşılan insanların yüzüne bakmaya çalışıyorum. Kim bilir, Göbekli Tepeden bu yana düştüğümüz yanlış yolların kaçınılmaz kaderi olan  istilâlar, yıkımlar, kırımlar, yerinden olmalar yaşamış buranın insanı için başka bir hakikat tahayyülü manasız bir iş belki de.

Erken bahar sularıyla coşkun akan Dicle nehrini ve onun sularına gömülecek Hasankeyf’i geride bırakıp, binlerce yıl Perslerin, Medlerin, Partların, Ahamenidlerin, Selevkosların, Sasanilerin, Roma İmparatorluğunun  ve daha nicelerinin arasında el değiştiren, her defasında yıkılıp tekrar inşa ve ihya edilen, sonunda da Moğol istilacıların “taş üstünde taş, omuz üstünde baş” bırakmadıkları antik Dara kentini ziyaret etmek üzere Nisebîn’e yöneliyorum.

Midyat’ı Nisebîn’e bağlayan yolun, içinden ya da civarından geçtiği, eskiden ağırlıkla Süryanilerin ve Ezidi Kürtlerin yaşadığı köylerde Müslüman Kürtlerin de olduğunu öğreniyorum.  Süryanilerin ve Şemikan aşiretinden Kürtlerin yaşadığı Kefşam ile, iki Süryani kilisenin çan kulelerinin uzaktan göründüğü Enhil köylerinden geçerek, badem ağaçlarının süslediği Midyat platosunu geride bırakıp Avasipî suyunun başladığı noktadaki, ağırlıkla Ezidi ve Süryanilerin yaşadığı Avasipî köyüne iniyoruz. Avareş, Bacin, Dalin ve Barbunus köylerinde de ağırlıklı olarak Şemikanların yaşadığı söyleniyor. Şoförün anlattığına göre, bu civardaki köylerde yaşayan Ezidi Kürtler, gidip Şengal köylerinden gelin alırmış. Avasipîden başlayarak Nisebîne kadar, ceviz ağaçlarının süslediği bu vadi boyunca, Nisebînlilerin sıcak günlerde serinlemek için akın ettikleri çay bahçeleri ve restoranlar uzanmakta.

Adı anılan köyleri haritalarda bulamazsınız, çünkü binlerce yıllık Süryanice, Rumca, Kürtçe, Ermenice, Lazca, Gürcüce olan yerleşimlerin isimleri haritalardan silinmiş, bunlar yerine, memleketi bir an önce çağdaşlaştırmak isteyen romantik memurların uygun bulduğu isimler verilmiş.

Bu satırları yazmakta olduğum sırada, trthaber.com sitesinden Anadolu Ajansı kaynaklı “Bulgaristan’da belediyeden ırkçı karar” başlıklı bir haber düşüyor önüme.

Haber şöyle: “Eski Zağara İl Belediye Meclisi, aşırı sağcı, ırkçı ve milliyetçi partilerin hazırladığı, bazı yerlerin isimlerinin değiştirilmesini öngören kararı onayladı. Karara göre, isimleri Türk-Arap kökenli olduğu iddia edilen 51 ilçede bulunan 838 yerin adı değiştirilerek Bulgarca isimler verildi. Kararın gerekçesinde, Türk-Arap kökenli yer adlarının çağdaşlaştırıldığı ileri sürüldü. Bulgaristan Müslümanları Başmüftülüğü yayımladığı bildiride, dilin doğal alanına siyasal bir istilada bulunan karar, Bulgaristan’daki çok kültürlü toplumunun dini ve etnik hoşgörü anlayışını zedeleyecek ifadeleri kullanıldı.”

TRT’nin ve AA’nin taş atmadaki bu iştahı, İncil’deki öyküyü hatırlatıyor; Zina yaptığı iddiasıyla bir kadını yakalayıp İsa’nın bulunduğu yere getirirler ve bu kadın zina ederken yakalandı, Musa’nın öğretisine göre bu kadını taşlamamız gerek, derler. Kalabalığın korkunç bir iştahla taşlama ısrarı karşısında,  İsa eğildiği yerden doğrulup der ki, içinizde kim günahsızsa, ilk taşı o atsın! Bu söz üzerine taşlamak isteyen herkes sıvışıp kaybolduğuna göre, o zamanların insanlarında günahlarının farkında olmak meziyeti tamamen yok olmamıştı demek ki.

Nisebînlilere serinlik taşıtan Avasipî, Nisebîn’den itibaren, Suriye topraklarında Fırat nehrini besleyen başka sularla birleşene kadar bütün dillerde aynı adla, Çağçağ adıyla akmaya devam eder. Ninova (Musul), Carrhae (Harran) ve Babylon (Babil) ile birlikte zamanının en görkemli yerleşimlerinden biri olan Nisibis (Nisebîn)’e bakarken, Midyat platosundan buraya akan Avasipîye dair bir tarihi anlatıyı hatırlıyorum;

Sasani ordusu kenti sarmış ancak aylarca devam eden kuşatmaya rağmen kenti Roma’dan alamamıştır. Sasani komutanlar, son çare olarak Avasipî suyunun önüne bir baraj kurulması, barajda biriken suyun serbest bırakılarak Nusaybin’in muhkem kapılarının düşürülmesi kararına varırlar. Ancak anlatıya göre, barajın suları Nusaybin’in kapılarını değil, Sasanilerin fillerini ve savaş arabalarını çamura gömecektir.

Tarih boyunca kimbilir kaç kere, “taş üstünde taş omuz üstünde baş bırakmama” siyasetine maruz kalan Nisebîn’i gezemiyorum. Tarihi anlatıdaki Nisebîn kapılarının yerinin yanısıra, buraya taşınan Harran Üniversitesinin yeri de bir merak ediyorum yine de.  Anlatıldığına göre, kendisi bir monofizit olan Roma imparatoru Zeno Harranı ele geçirdiğinde, doufizit Nasturiliği yaydığı gerekçesiyle Harran Üniversitesini yerle bir eder. Kendisi de Harran Üniversitesinden olan Nisebîn piskoposu, yerle bir olan Harran Üniversitesinin hocalarını Nisebîne davet eder ve Harran Üniversitesi böylece Nisebîne taşınmış olur. Bu üniversitenin temelleri, bizim şoförün usb’ye taktığı flash diskin bize dinlettiği,  Muşi Huseyno’nun sesinden “bavê fexriya” kilamındaki “Xeta Suri” (Suriye hattının) hangi tarafında kaldı acaba?

Göbekli Tepeye giderken, yaşlı bir Urfalı kadının iki kaşının arasındaki “deq” gözüme ilişiyor. Etkileyici bir güneş formu bu.  Urfalı bir kadına dair öyküyü hatırlayınca, gözlerimi kaçırıyorum;  Tarih boyunca bir çok kez Pers-Sasani ve Roma-Bizans yönetimleri arasında el değiştiren Nisibis’in Perslerin eline geçmesi üzerine Urfaya mülteci gelen Nisebînli Süryani, Urfada dolaşırken Urfalı bir kadının dikkatli bakışlarına maruz kalır ve “bana neden öyle bakıyorsun” der. Kadın der ki, “Sana baktığımı nasıl gördün ki? Bilmez misin, er kişi gözlerini topraktan ayırmamalı, çünkü kitabınıza göre erkeğin yaratıldığı şeyin toprak olduğunu, kadının ise erkeğin toprağından yaratıldığını siz söylüyorsunuz. Eğer öyleyse, herkesin gözü yaratıldığı şeyde olmalı.” Bu cevap üzerine söyleyecek söz bulamayan Nisebînli, “erdem bu olmalı” der ve muhtemelen erdemin taşıyıcılarından korktuğundan, Urfada kurduğu manastıra kadınların girmesini yasak eder.

Göbekli Tepede gezinirken, Nisebînli rahibin yaptıklarını yapmayı düşünmesem de, çok eski zamanlarda terkedilen erdemin ve mertliğin bir kırıntısı kaldıysa onun da kadınlarda kaldığı konusunda onunla hemfikir olduğumu düşünüyorum.

Konuyla ilgili diğer bölümler: 1 2 – 345
Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları