Finans Hegemonyası ve Fikir Hayatımız

“Günümüzde fikir hayatımız çok durgun. Adeta yaprak kıpırdamıyor!”. Muhafazakâr bir tarihçi yakınlarda bunları yazıyor ve daha sonra da bu ülkede “150 yıl önce” bile zengin “fikir hareketleri” yaşandığını anlatıyordu.

Bu kişisel bir saptamaydı ve yazar sözünü ettiği fikir boşluğunun nedenleri üzerinde durmuyordu. Zaten yazının yer aldığı gazete de böyle bir tartışma için pek elverişli değildi. AKP dönemine damgasını vuran “aydın düşmanlığı” ve üniversitelere vurulan darbe gibi konular herhalde Sabah Gazetesi sütunlarında özgürce tartışılamazdı.

***

Evet, fikir meydanında bir hareket yoktu; ama ülkede finans sektörü büyük bir hareketlilik içindeydi. Liralar, dolarlar, hisse senetleri, tahviller havada uçuşuyor, hızla elden ele geçiyordu. Üstelik bu yeni bir şey de değildi ve “finans hegemonyası” bir bakıma Türk kapitalizminin bir çeşit “ilkel günahı” oldu.

***

Çok genç yaşlardayken gazetelerde okuduğum bir haberi hala anımsarım. Anlatılan olay beni şaşırtmış ve belleğime çakılmıştı. 1950’lerdeydik; lise öğrencisiydim, ülkede kapitalizm yeni gelişmeye başlamıştı. Henüz “turizm patlaması” olmamıştı; gazetecilerin her rastladıkları turiste “ülkemizi nasıl buluyorsunuz?” diye sordukları yıllardı. Bu soruya tok sözlü bir Kanadalı çiftin verdiği yanıt hala kulaklarımda çınlar: “Biz parası bu kadar az, fakat bankası bu kadar çok bir ülke görmedik!”.

***

Gerçekten de halkın bir avuç tasarrufuna el koymak için bankaların yarıştığı yıllardı. O günlerde her mahallede bir banka şubesi açılıyordu; Kanadalı çifti şaşırtan da bu olmuştu. Sermaye sahiplerinin neden zahmetli “mal üretme” sürecini devreden çıkararak “paradan para kazanma” yollarını aradıklarını çok sonraları öğrendim. Üstelik “istisna” gibi görünen bu durum, bazı dönemlerde kural haline de geliyordu. Daha da kötüsü, toplumların hayatında “devlet parası ile para kazanma”nın meşru ve olağan sayıldığı dönemler de vardı. Ve bu gibi durumlarda “kötü para” iyi parayı kovmakla kalmıyor, özgür tartışma ortamını da yok ediyordu. Böylece, devlet malının “deniz” sayıldığı dönemlerde “fikir tartışmaları”nın yerini daha çok “yolsuzluk tartışmaları” alıyor ve birileri haksızlık ve yolsuzluklarla savaşırken, başkaları da bunları susturmaya, “etkisiz hale” getirmeye çalışıyordu. Ve bu arada kuramcılar da geçmişi dönemlere ayırarak hükümlerini bu bağlamda veriyorlardı.

Nitekim bizdeki gelişmeler de böyle oldu.

***

Cumhuriyetten sonra 1940’lara kadar devrimci ruh ekonomik yaşama da damgasını vurmuştu. Ne var ki İş Bankası ve “affairism” söylentilerini bu ruh da önleyemedi. 1940’lar ise “karaborsa” ve “savaş zengini” iddialarıyla geçti. Arkadan da Menderes dönemi geldi ve bu yıllarda yolsuzluk iddiaları daha da yaygınlaştı.

***

Aslında Menderes’in kendisi varlıklı ve gözü tok bir aileden geliyordu; ama başbakan olarak durumu kontrol edememiş, ipin ucunu kaçırmıştı. Günü geldi gelişmelere şöyle isyan etti: “Çalıyorlar birader çalıyorlar; ne diyeyim, Allah belalarını versin! Ama ben ne yapayım? Ben Başvekilim, müfettiş değilim ki…”. Sonunda da acizlik içinde “çalanlar”ı değil, onlarla savaşanları cezalandırmaya kalktı ve bu da sonu oldu.

Tuhaf bir dönemdi; o günlerde hırsıza “hırsız” bile denemiyordu ve kimseye de bunu kanıtlamak hakkı tanınmıyordu. Bu yüzden de muhalefetin en başta gelen sloganlarından biri “ispat hakkı” olmuştu.

***

Arkadan Demirel dönemi ve “yeğen Yahya” söylentileri yaşandı; bunları da Özal yılları ve “benim memurum işini bilir” anlayışı izledi. Darbeler, “ara rejim”ler yaşanıyor, sonra “demokrasi”ye tekrar geçiliyor, fakat “yolsuzluk” suçlamaları bir türlü gündemden düşmüyordu. Sorun, bir dürüstlük timsali olan Ecevit döneminde bile çözülemedi; üstelik 1999-2002 koalisyon döneminde söylentiler iyice arttı. Ve sonunda AKP de bu sorunu çözme vaadiyle iktidara geldi.

***

Oysa değişen bir şey yoktu; üstelik çok geçmeden bu alanda daha da ileri adımlar atılmakta olduğuna dair işaretler belirdi. Tayyip Bey, daha iktidarının ilk yıllarında, oğlunun nasıl cepten bir kuruş bile harcamadan, banka kredileriyle bir “gemicik” sahibi olduğunu anlatmakta bir sakınca görmüyordu. İşler yolundaydı; nihayet, bu ülkede “Devlet malı deniz!”, “Bal tutan parmağını yalar!” gibi atasözleri vardı ve bunlara uygun davranan politikacıları suçlamak da kimsenin haddi değildi.

***

Doğrusu AKP dönemi bu bakımdan son derece başarılı bir dönem oldu. Ve sonunda da gereksiz tartışmalara veda edilerek, fikir hayatımızda artık “yaprağın bile kıpırdamadığı” bir sükûnet dönemine girildi.

Öyle görünüyor ki gelecek kuşaklar bu dönemi en çok bu özellikleriyle hatırlayacaklar.