Düşlerin içinde düşlerim kaldı


“Çünkü ölüme dek umut ediyoruz durmadan.”
Andre Gidé, Günlük

 

Bugün günlerden salı dedi, -bilmem ki- dedim.
Uyandığım gecenin sabahında üzerime gelen şey yaşamın kendisiyken sen bana salıdan mı bahsediyorsun…
Birçok şeyden de bahsediyorsun iyi biliyorum.
Susmuyorsun ve plânlar yapıyorsun.
Bu plânlarınla beni sıkıştırıp ruhumu altüst ediyorsun.
Tam çiçeğin toprağıyla oynuyorken solucanla arama giriyorsun.
Yarın için ruhumun reddettiği her şeyi önüme seriyorsun.
“Kırmızı Başlıklı Kız” dahi olmaya razıyken, “sen diren lütfen!” diyorsun.

Güçlü olmak diye bir şey var değil mi?
Güçlüyüm, güçlüsün, güçlüyüz, güçlüler…
Güçlü olma hırsın seni yaşamdan kopardı farkında değil misin?
Biricik yaşamında “korunaksız” görünsen ne olur, korkuların ne adına?
Birilerine güçlü olma fikri ama içinde korunaksız.
Kimin tanımlamaları bunlar?
Kırılganlıktan korkmuyorum ama güçten her zaman korkarım.

Sütü bittiğinde bebeğin ağlamasıyla başladın yaşama.
Kırılganlık bir tanım gibi görünse de korunaksız olan kırılır.
İnsan doğası güçten çok kırılganlığa, kendini tamamlamaya yatkındır.
Ağladın, yorgun düştün, kırıldın.
Güldün, kahkaha attın, başarıların oldu, iyi yaşam diye bir tanım da ürettin üstelik.
Başkalarının “iyilerini” yaşamın ve “kendi iyi olma hâli”nin üzerinde tuttun.
Çocuğunun nasıl mutlu olacağını dahi kurguladın.
İyi okulları hedef koydun.
Gerçekten bilgi, öğrenme, görgü, (görebilme) yaşam deneyimi adına mı yaptın bunu?
Şu an insanlığın geldiği noktaya bakarak, okulların, kendini arayan genç bir bireyin ufkunu genişlettiğini filan mı zannediyorsun?
Yoksa başarı odaklı kerbela bir hayata mı kucak açıyor bu okullar?

Bir düşüm var kendimin bile bilmediği…
Onu bulduğum anda tamamlanarak göçeceğimi zannediyorum…
Elbette yalan!
İnsan hiçbir zaman tamamlanamayan bir varlıktır.
Bazen ummadığın bir anda göçersin.
Kendi adıma bir düşüm var.
“Düş”; umut etmektir, hayata tutunmaktır. ( Öyle derler vallahi…)
Başarı değil ama ruhumu verdiğim şey her ne ise bunun üzerine kuruyorum yaşamı!
Beni benden uzaklaştıran “beyaz” değil de “siyah”ın peşindeyim.
“Gri”yi ise oldum olası sevemedim.
Tepkisi olmayan “gri”ye hiçbir gönül bağım olmadı.
Bu da benim kusurum olsun.
Beyazın püripak ve aydınlık olduğunu kim söyledi?
Siyahın içinden geçerken ürken bir ruha kıçımı döndüm gönül rahatlığıyla.
“Sizin alınız al inandım, morunuz mor inandım” diyor ya şair, ben de diyorum ki; “ben hiçbir şeye inanmadım”.
Büyük cümleler kurmadım ama neyi sevip sevmediğimi her zaman bildim.
Basit ve yaşanılır bir hayatın peşinden koştum.
İyi sohbet, güzel tatlar, önünde zaman geçirebildiğim resimler, düşlerime akan müzikler, içerisinde yaşadığım hikâyeler, roman kahramanlarına eşlik ettiğim duygular ve üretebildiklerim.

Bence ötesi yok.
Hiç olmadı.
Geçip gitmek.
Göçmek yani.
Göçmemeye direnmek saçmalıktı ama yaşamda delirebilmeyi göze almak bir mucize.
Delirebilmeyi her yeni gelen günde kucaklayabilmek ümidiyle…

Arzu BURSA
Latest posts by Arzu BURSA (see all)