Dünden beri gülüyorum…

Dün sabah neler oluyor diye baktığımda, faiz, döviz, kriz haberlerinin arasında Cübbeli Ahmet Hoca’nın Nakşibendi Şeyhinin protez kolunu tavaf ettiğine dair haber de vardı. Güldüm.

Ana akım medyada yer almayan haber, sosyal medyanın ve Cumhuriyet, Sözcü, Sputnik, Birgün gibi haber sitelerinin ilgisini cezbetmişti. Ha bir de bu vesileyle psikiyatrik rahatsızlığın yurdumuzu domine etmesinden kaygılı Levent Üzümcü’nün. Daha çok güldüm.

Cübbeli hazretlerinin mübarek protezi alnına koyup öptüğü görsel, hemen hemen her yerde tekrarlanan şu açıklamayla verilmişti: “Cübbeli Ahmet’in 1. Dünya Savaşı sırasında kolunu kaybeden ve Sultan Mehmed Reşad tarafından kendisine protez kol yaptırılan Menzil şeyhi Diyaüddin’in protez kolunu öptüğü bir fotoğraf sosyal medyada gündem oldu.” Çok çok güldüm.

Şeyh Diyaüddin’in Menzil şeyhi değil, Nurşin (Türkleştirme politikası çerçevesinde adı şimdi Güroymak olan Muş ovasının doğu ucunda, Van gölünü Muş ovasından ayıran krater gölüyle ünlü Nemrut dağının batı yamacında bir yer) şeyhi olduğunu bile yazmaya gerek görmediklerini fark ettim. Kahkahalarla güldüm.

Haberi yapanların ilgilendikleri tek şeyin Cübbeli ve öptüğü protez kol olduğunu, ya Şeyhin Hizan bölgesinde medresesindeki öğrencileri ile birlikte, her Kürt gibi, Hilafetin, Devleti Aliyye’nin ve Vilayatı Şarkiyenin kurtarılması amacıyla Rus birliklerine karşı çarpıştığı bilgisine sahip olmadıklarını, ya da birinci dünya savaşında kolunu kaybettiği için Sultan Mehmed Reşad tarafından kendisine protez kol yaptırıldığını bilerek vurguladıklarını düşündüm. Fena halde güldüm.

Neden Mehmet Reşat’ın protez hediyesinden bahsedilir de, Mustafa Kemal Paşanın kendisine “Nurşin’li Büyük Şeyh, Şeyh Muhammed Diyaüddin Efendi Hazretleri, faziletli Efendim: Zat-ı fazilanelerinizin Birinci Dünya Savaşı boyunca Osmanlı Ordusuna yapmış olduğu üstün vazifeler ve YÜKSEK HİLAFET MAKAMI’na ve SALTANAT’a göstermiş olduğunuz bağlılıklara içten ve yakından haberdar bulunuyorum. Bu sebeple zat-ı âlinize kalben pek büyük hürmetim vardır. Efendim hazretleri.” dediğinden bahsedilmez diye düşündüm ve göbeğimi tuta tuta güldüm.

Bu mektubun Nutuk’ta yer aldığını, ulviyet bahşedilen Nutuk’la ilgili “Bu kitap biliyorsun Nutuk adlı eserdi, Yeni din imanını bize bu eser verdi.” ya da “Bu kitap işte senin, Türkün amentüsüdür, Ne kaftan ne de hil’at… Yiğitlik örtüsüdür.” gibi övgülerle yetişen kuşakların bilgilerinin bağnazca bir iman etmişlik ve ezberden ibaret olduğunu, kendilerine alternatif seküler bir din kurup o dinin mensubiyetiyle övünenlerin de hayata ve hakikate dair bilgilerinin, Kuranın adını duymuş ama muhteviyatı konusunda zerrece fikri olmayan, dindarlık diyerek haramilerin ve bezirganların peşinden kıla, hırkaya, türbeye, taşa, proteze tapmaya giden cahil kitlelerinkinden zerrece farklı olmadığını düşündüm. Daha çok güldüm.

Bütün bunların içinde beni güldürmeyen bir husus vardı yine de. Şeyh Diyaüddin Nurşini’nin mübarek protez kolunu, içinde muhafaza edildiği mübarek kılıfından tutarak Şeyh Ahmet Mahmut Ünlü hazretlerinin mübarek dudaklarına uzatan şahsın telefonuyla olan münasebeti çok sahici, çok samimi. Sahici ve samimi şeyler, gülmeyi değil ağırbaşlı bir hürmeti hak ediyor çünkü.

Bunları da beğenebilirsin Yazarın diğer kitapları