Dokunma Yasağı

Bir koltuğa, sandalyeye…vs oturunca ayaklarımızın yere değmesine pek heves ettiğimiz, bunun için bırakın beli sırtı, kaykılarak neredeyse ensemizin üstüne oturduğumuz yaşlarımız vardır. Pek mühimdir, büyümenin nişanelerinden biridir ayakların yere değmesi. Oysa ayaklarımızın yere değmesiyle aşağı yukarı aynı yaşlara denk gelir, çocuk saflığındaki yargısız dokunmaların yerini değmelere bırakması da. Büyüklerimizden en sık aldığımız ikazlardan biridir o yaşlarda “İzinsiz bir şeye dokunmamak” ve ola ki dokunursan seni kınamaya hazır bekleyen gözler her yerdedirler çünkü.

Belki de böyle böyle başlarız zihnimizle dokunmaya heves ettiğimiz şeylere.  En bilindik örnek ise ilk aşktır. Dokunulmazlık aşkın doğasında var herhalde; ne yazık ki ilk aşk da dokunma yasağının en keskin olduğu bu yaşlara denk gelir. İlk aşka dokunmanın hayaline aşık olur, bu hayalin peşinde yaşarız. Duyguların ete kemiğe bürünme vakti geldiğinde ise hayaldeki kadar güzel, hayaldeki kadar pür olmaz gerçek dokunuşlar. Dokunma yasağının laneti bir gölge gibi sinmiştir çünkü ellerimize ve duygularımıza. Dokunmak isteriz ama değer geçeriz. Bir daha… Bir daha… Değip geçmekte olduğumuzu fark edemeden geçen yıllar içinde kırlaşır saçlarımız, kırışır tenlerimiz, matlaşır gözlerimiz…

*

Hayatın herkes için bir dar geçit olduğu avuntusunun işe yaramadığı gecelerden bir gece, bir yerden esip gelen bir şarkı (*) “Bir yaprağın tıppp diye düşüşünü içimde duymayı nasıl anlatsam” diyerek yüreğinize sızıverince fark edersiniz bir yaprağın tıppp diye düşüşüne hiç şahitlik etmediğinizi. “Sabahın ilk çiğ tanesini bir bakışta hiç görmediğinizi”, yanı başınızda atan kalplere de kendi içinizde atmakta olana kulak kabartmadığınız kadar mesafeli durup değip geçtiğinizi…

Sonrasında günler yine biraz abat, yine biraz berbat gelip geçerken, değebileceğiniz her şeye değmeye ve bazen daha fazlasına çalışırken ve yıllar akarken ve artık hemen her gün göz kapaklarınızı yer çekimine karşı dürtmek zorunda kalırken ve…

Bir gün, bir sabah vakti öğrenci kantinindeki bir kızın, değebileceği her şeye değmeye pek hevesli olduğunun nişanesi o taptaze edası ve sesiyle sevgilisiyle konuşurken çantasından çıkarıp omlet tabağının yanına koyduğu kırmızı oje şişesine bakakalırsınız.  Dokunmayı hiç bilmediğiniz, değmekten ise birer birer vazgeçtiğiniz her şeyi ve içsel vazgeçme listenizin sırasının gelmesini bekleyen maddelerini teker teker hatırlarsınız. Soğuk bir terleme hissedersiniz ensenizde. Ayıp ettiğinizi fark eder, kendinizi kınayarak çekersiniz gözlerinizi takılıp kaldıkları şişeden. Tıpkı yere değmesini ‘arasıra, bağzı bağzı, genellikle, sık sık’ istemediğiniz ayaklarınız gibi…

*

Belki de kendinize dokunmayı öğrenmektir artık tek isteğiniz. Bilemezsiniz…

 

*Buraya kadar okuduysanız dinlemenizi de dilerim: Hümeyra- Nasıl Anlatsam

Bunları da beğenebilirsin