Demokratik Bir Anayasa İçin “Yol İnşası” ve Radikal Demokrasi


2011’de Anayasa Uzlaşma Komisyonu çalışmalarına başladığında Türkiye’nin ilk “sivil anayasası”nın yazılmakta olduğu konusunda bir toplumsal beklenti, bir umut da harlanmıştı. Öyle ya 1921’den 1982 Anayasası’na, Türkiye Cumhuriyeti anayasalarının hiçbiri, farklı toplumsal kesimlerin anayasa yapım sürecine etkin ve eşit katılımı anlamında “sivil” bir anayasa değildi. 1961 ve 1982 anayasalarıysa doğrudan doğruya birer darbenin mahsulleriydi. Türkiye ilk kez 2011’de böylesine bir umut kavşağına girmişti ve 2009’daki Oslo görüşmeleri ile şekillenen ama 2011-2012’de hız kazanan Barış Süreci’nin yaydığı umut da Anayasa Uzlaşma Komisyonu’na yönelik beklentileri artırıyordu. 2010’daki referandum da solun bir kısmının da desteğiyle yetmese, daha fazlası beklense de şimdilik “evet” denilerek birçok başka değişikliğin yanında Yüksek Askerî Şûra’daki ihraç kararlarına yargı denetimi getirilmesi, askerî yargının görev alanının daraltılması ve askerlerin ağır cezalık suçlarda sivil mahkemelerde yargılanmasının önünün açılması, 12 Eylül Darbesi’nin sorumlularının yargılanmasını engelleyen geçici 15. maddenin kaldırılması, çocuklar, yaşlılar ve gazilere pozitif ayrımcılık getirilmesi, memurlara toplu sözleşme hakkının verilmesi gibi birçok yeniliği gündeme getirmişti. Siyasal umudun bu “pastırma yazı”nda Türkiye, İstanbul Sözleşmesi’ne de ev sahipliği yaptı ve 11 Mayıs 2011’de sözleşmeyi imzalayan öncü ülkelerden biri oldu.

Anayasa Uzlaşma Komisyonu çalışmalarına üç ayrı alt komisyonda devam etmiş, onlarca siyasi parti, bir o kadar meslek örgütü, yüze yakın dernek, vakıf, platform… sürece dahil olmuştu. Yeni anayasa ile ilgili bir web sitesi açılmıştı; insanlar kendi önerilerini, eleştirilerini de sunma imkânlarına sahip olmuşlardı. Az değil, 60 bin civarında görüş bildirilmiş bu kanal aracılığıyla. O dönem üniversitelerden de anayasa konusunda görüşler istendiğini hatırlıyorum. Hatta görevli olduğum Hacettepe Üniversitesi’nde bu iş, sadece hukukçular ve hocalardan mürekkep bir komisyona değil, içinde lisans öğrencilerinin de olduğu çok daha geniş bir yapıya havale edilmişti. Muhtemel ki, Anayasa Uzlaşma Komisyonu’nun estirdiği ve tüm Türkiye’yi serinleten “sivil katılım” rüzgârı, üniversiteleri de etkilemişti.

AKP’nin komisyona başkanlık sistemini dayatmaya başlamasıyla birlikte saat 12 oldu: Türkiye yine eski Türkiye’ye, araba balkabağına, yakışıklı sürücü fareye, Külkedisi de yeniden eski haline dönmüştü.

2013’e gelindiğinde 2009’dan bu yana esen sivilleşme ve demokratikleşme rüzgârı sona ermeye, hava poyraza kesmeye başladı. 2013’te Gezi Direnişi ile pastırma yazının bittiğini, kışın gelmekte olduğunu da anladık: Artık adım adım Barış Süreci’nin PKK ve devletin şiddeti tırmandırdıkları Hendek Savaşları’na, 2015 Haziran’ındaki seçimleri kaybetmesine rağmen iktidarını devam ettirmekte kararlı olan AKP’nin seçimlerin yenilenmesine karar vermesine, 15 Temmuz 2016’daki İslâmcı Darbe Girişimi’ne, fiilî durumun hukuka uydurulması için Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçilmesine giden sürece doğru Türkiye kaydı. Artık Türkiye, Erdoğan’ın tabiriyle “Atı alanın Üsküdar’ı geçtiği” bir limana dümen kırmıştı.

2009-2013’teki sivilleşme, demokratikleşme trendini, 2013-2019’daki otoriterleşme, hükümet sistemindeki dönüşüm, olağanüstü hal rejimi takip etti. 2019’daki yerel seçimlerde ise AKP’li Ali İhsan Yavuz’un veciz ifadesiyle (!) gerçekten de “Hiçbir şey olmasa bile kesin bir şeyler oldu” ve AKP sadece yenilmedi; “yenilebildiğini” de kabul etmek, sineye çekmek zorunda kaldı. O gün bugündür de özgürlük-otorite ibresi yine tersine hareket etmeye başladı. 2023’teki seçimler yaklaştıkça erken seçim, yeni anayasa, sivilleşme, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi (CHS) tartışmaları da gittikçe hızlandı. 2021 yılı muhalefet partilerinin anayasa taslakları üzerinde düşünmeye başladıkları, sivilleşme ve demokratikleşme önerilerini somutlaştırmaya başladıkları bir dönem oldu. Pandemi koşulları, eskisi gibi paneller, söyleşiler, açık oturumlar… düzenlenmesine imkân vermese de siyasi kesimler anayasa ve CHS tartışmaları için entelektüel bagajlarını yüklemeyi ihmal etmediler. Geriye, farklı siyasal kesimlerin kendi mutfaklarında hazırladıkları taslakların, CHS ile ilgili eleştirilerin bir şekilde bir araya getirilmesi, kolektif-entelektüel bir tartışma zeminin inşa edilmesi kalıyordu. Mukavemet adlı internet-TV kanalında başladığımız “Anayasa Tartışmaları, AKP Sonrasını Düşünmek, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” tartışmaları da bu amaçla başlamıştı. Elbette ne bir kişinin ne bir televizyonun ne de bir siyasi partinin tartışmaya başlamasıyla toplum “anayasa”yı, anayasa özelinde CHS’yi ve CHS’yi şekillendiren iktidarın geleceğini tartışmaya başlayacaktır. Lakin tüm yangınların da bir kibritten çıktığını unutmamak gerekiyor.

Yol İnşası, Müzakere ve Radikal Demokrasi

“Yol İnşası” kavramı, geçtiğimiz günlerde (7 Ağustos 2021) bahsi geçen televizyon programıma katılan HDP Eş Genel Başkanı ve Anayasa Hukukçusu Prof. Dr. Mithat Sancar’ın ilk kez dile getirdiği bir kavram. Anayasayı tartışmak için muhaliflerin kendi yollarını açmaları, demokratik bir diyalog zemininin inşa edilmesi anlamında kullandı Mithat Hoca bu kavramı. Anayasa Uzlaşma Komisyonu’nun faaliyette olduğu dönemde ortaya atılan “Yol Temizliği” düşüncesinin/kavramının -demokratikleşme önündeki yasal ve kurumsal engellerin temizlenmesi- yerine ikame edilen bir kavram. Yol Temizliği elbette şu anda da önemli ancak 2011-2012 sürecinden farklı olarak 2019-günümüz sürecinde anayasa tartışmalarının arkasında bir iktidar desteğinin olmadığını da unutmamak gerekiyor. Bir başka ifade ile mevcut “yol”u temizleyerek demokratik müzakereye imkân tanıyacak bir “iktidar” desteğinin olmadığı koşullarda “yol”un bizzat muhalifler tarafından açılması, inşa edilmesi daha da önem kazanıyor. Mukavemet TV’deki Anayasa Tartışmaları konulu programların da böylesi bir “yol”un açılmasına, demokratik müzakere ortamının inşasına mütevazı bir katkı sunma amacı taşıdığının da altını çizmek istiyorum.

Sancar’ın Yol İnşası bana, Habermas’la birlikte anılan ama[1] Joseph Bessette’e atfedilen müzakereci/söylemsel demokrasi tartışmalarını ve Centre for Study of Democracy’deki derslerinde Chantal Mouffe’un radikal demokrasi üzerine sohbetlerini hatırlattı. Mouffe hem Laclau ile birlikte kaleme aldıkları Hegemonya ve Sosyalist Strateji: Radikal Demokratik Bir Politikaya Doğru’da hem de daha sonra kaleme aldığı Demokratik Paradoks’ta tartıştığı gibi, demokrasinin sınırlarının genişletilmesi, demokrasinin radikalleştirmesi, müzakerenin “dışarıda”, “öteki” olarak kimsenin bırakılmayacağı şekilde radikalleştirildiği -yani kökleştirildiği- bir demokrasi modeli tasarlıyordu.  Müzakereci demokrasi tartışmaları toplumdaki sınıfsal yapıyı ve eşitsizlikleri görmezden gelerek müzakereyi romantize etmekle de suçlanageldi; haklılar da. Yine de suçlamak, itham ve hakaret etmek dışında “konuşmayı/müzakereyi” tümden unutan, toplumun önemli bir kesimini ötekileştirmekte beis görmeyen Türkiye siyaseti için “yol inşası”nın, bir başka ifade ile “müzakere”nin ve demokratik müzakerenin hiç kimsenin dışarıda bırakılmayacak denli “radikalleştirilmesi”nin hâlâ önemli olduğunu düşünüyorum.

AKP’nin 2015’te kaybettiği iktidarı, fiilî olarak MHP desteği, kurumsal olarak da CHS ile ayakta tutmaya çalıştığı aşikâr. Bu, CHS tartışmalarını bir hükümet sistemi (başkanlık sistemi, parlamenter sistem) tartışmaları olmaktan çok, bir yandan artan otoriterleşmeye bir tepki diğer yandan da AKP sonrasını düşünme faaliyeti haline getirmektedir. Muhalefetin anayasa taslaklarının, birer CHS eleştirileri ve parlamenter sisteme dönüş tasarıları olarak sunulması da “otoriterleşme, AKP iktidarının geleceği ve anayasa tartışmaları”nın toplumsal tahayyülde harman edildiği, bir araya getirildiğini göstermektedir. Bir başka ifade ile muhalefet anayasayı tartışırken AKP iktidarının sonunu, AKP iktidarı sonrasını tartışırken demokratikleşmeyi, demokratikleşmeyi tartışırken de parlamenter sisteme dönüşü tartıştığının farkında.

Son olarak, üzerimize düşenin, Mouffe’un kavramlarıyla, müzakerenin radikalleştirilmesi, herkesi içine alacak şekilde anayasa, özgürlük ve parlamenter sistem tartışmalarının genişletilmesi olduğunu belirtmek gerekiyor.


[1] Joseph M. Bessette, “Deliberative Democracy: The Majority Principle in Republican Government”, Robert A. Goldwin ve William A. Schambra (ed.), How Democratıc Is The Constitution?, 1980, s. 102–116.

Mete Kaan KAYNAR