“Bu ekonomi neden böyle?” diyenlere


Çağdaş kapitalin belki de en önemli icadı ve savunma mekanizması ‘bağımsız’ merkez bankasıdırBundandır ki Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla Batı tarzı rejimlere geçen ve Batılı serbest piyasa ekonomisine eklemlenen ülkelerin yapılacaklar listelerinde insan hakları ve çok partili seçimlerle birlikte ‘bağımsız’ merkez bankalarının kurulması şart koşulmuştu 

Hareket, din, fikir ve irade özgürlükleri ve adil seçimlerle kıyaslanınca merkez bankası gibi son raddede teknik ve sokaktaki vatandaşın hayatını doğrudan etkilemeyecek bu reformun Batı’nın şart koştuğu zorunluluklardan birinin olması ilginç gelebilir. Bunu anlamak için merkez bankacılığının geçmişine ve amacına bakmamız gerekir.  

Çağdaş merkez bankasının (çağdaş diyorum, zira en ilkel haliyle merkez bankası on yedinci yüzyılda İsveç ve İngiltere’de görülebilir) kurulma sürecindeki temel sebep kriz zamanında ekonominin istikrarlı kalması ve büyüme zamanlarında da hedef bu büyümenin görece sürdürülebilir olmasıdır. 

Mali (yani üretim, tüketim) ya da finansal (yani bankacılık ve kredi) sebeplerden çıksa da genel anlamda krizin büyümesinin temel sebebi bilinmezliktirYarın ne olacağını bilememek yatırımcıyı paniğe sürükler: parasını bankadan çeker, zararına satışa başlar… Bu bir çığ etkisi yaratarak büyür. Bu anlamda yatırımcı canlılar âleminin en korkak mensubudur. Bu sırada bankadaki döviz ve benzeri rezervler azaldıkça ödemeler dengesi de sorun olmaya başlar, bu daha büyük bir korku yaratır.  

Sonuç olarak, yatırımcı parasını değer kaybetmeden döviz ya da altın gibi güvenli bir enstrümana yatırmak için bankaya hücum eder. Buna dayanamayan şirketler iflas eder. Bu daha da büyük bir panik yaratır. Paniği ve paniğin yol açtığı kısır döngüyü durdurmak için Merkez bankası faiz oranlarını değiştirerek duruma müdahale eder ve tüm bu bilinmezlik içinde bir bilinen yaratır. Vatandaşın bankadaki parasını garantileyerek krizin yayılmasını önler. Kriz yüzünden yatırımcı bankadan parasını çekmeye başladığında faiz oranlarını arttırarak paranın bankada kalması için bir sebep yaratır. 

Kriz sonrasında, büyüme sürecinde de büyümenin sürdürülebilir olmasına yardım ederÖrneğin üreterek büyüyen bir ekonomide, mal ve hizmetlerin fiyatı düşecek yani paranın satın alma gücü artacaktır. Yarın aynı eşyaya daha az para ödeyerek alabilirsem paramı bankada tutmak benim için daha karlıdır. Bu durumda da merkez bankası insanların “alıp verip ekonomiye can vermesi” için faiz oranlarını düşük tutar. Böylece büyüyen ekonomi esnafa, küçük üreticiye de dağıtılmış olur 

Ne var ki bu senaryo en azından şu an için pek gerçekçi değil. Özellikle, en büyüğünden en küçüğüne tüm dünya ekonomilerini avcunun içinde tutan bir pandemi sırasında böyle bir büyüme çok da mümkün değil. 

Aynı zamanda, tarihi olarak da merkez bankalarının genellikle savaştıkları düşman bunun tam tersi olmuştur; yani, paranın satın alma gücünün azalmasına karşı savaşmışlardır.  

Genel anlamda para iki sebepten ötürü satın alma gücünü kaybedebilir. Örneğin istikrarlı bir büyüme sürecinde, özellikle vatandaşın cebinde temel ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra belli bir para kalıyorsa (yani tasarruf edebiliyorsa), daha lüks ihtiyaçlara karşı bir talep oluşacaktır. Bu talep doğal olarak fiyatları yukarı çeker. Bunun sonucunda da paranın satın alma gücü azalır. Ne var ki bu çok kötü bir durum değil. Eğer ki büyüme sürdürülebilirse, üretime dayalıysa ve adil bir şekilde paylaşılıyorsa, bu fiyat artışı aslında iyi bile sayılabilir. Ekonominin canlı olduğunu gösterir.  

Asıl sorun üretim düşükken ve ekonomistlerin bahsedip durduğu “kıt kaynakların kıtlığı artmışken görülür. Bu durumda fiyatlar da yükselecektir ve asgari ücretle çalışan (ya da daha vahimi herhangi bir kontratı ve dolayısıyla yasal hakkı olmayan) vatandaşın alım gücü azalacaktır. Fiyatların yükselmesinin sebeplerinden biri, örneğin, üretim maliyetlerinin artması olabilir. Eğer ki petrol fiyatları artarsa bu doğrudan bir şekilde tarım ürünlerinin de fiyatlarının artması demektir çünkü traktör suyla çalışmaz. Hele bu denkleme döviz kurunu da eklersek durum daha da korkutucu bir hal alabilir.  

Tam da bu yüzden, pandeminin de etkisiyle, petrol fiyatının artması ve diğer kurların güçlü bir dolar karşısında değersizleşmesi yüzünden, önümüzdeki çeyrekte tarım, hammadde ve emtia fiyatlarında bir yükseliş ve bunun sonucu olarak dünya genelinde net bir enflasyon artışı bekleniyor.  

Tarihi anlamda üretim maliyetlerindeki artış için sıkça sunulan diğer bir sebep sendikalaşma ya da işçi hakları olmuştur. Eğer ki işçinin maaşı artarsa üretim maliyeti de artar. Ne var ki bu sadece kâğıt üzerinde doğrudur. Eğer ki işçinin maaşı, yani satın alma gücü, artıyorsa durum büyük oranda az önce bahsettiğim olumlu senaryoya dönecektir.  

Üretim maliyetlerinin artması – örneğin hammaddenin ithal edilmesiithalata dayalı bir ekonomi, hatta daha değerli olan kur üzerinden ithalatsanayileşmenin terk edilmesi, altyapı yatırımlarının yapılmaması – merkez bankasının gücünün tıkandığı noktadır. Bu durumda merkez bankası piyasanın istikrarını ve güvenini sağlayabilmek için faiz oranlarını arttıracak ve fiyat artışını durdurmaya çalışacaktır.  

Ne yazık ki bu tek başına yeterli değildir. Merkez bankasının en fazla yapabileceği şey hükümet bu sorunları çözmeye çalışırken krizi engellemektir. Para politikalarıyla, yani faiz oranlarını ve piyasadaki para arzını değiştirerek bu denli kökten sistemsel sorunları çözemez, ancak etkilerini hafifletebilir, bunları ancak maliye politikaları aracılığıyla hükümetler düzeltebilir. 

Bu anlamda ‘bağımsız’ merkez bankasını arabadaki hava yastığına benzetmek yerindedir. Burada bağımsızlıktan kasıt merkez bankasının otomatik olarak yapması gerekeni yapması, kriz anında bir nebze istikrar yaratması, büyüme sırasında büyümenin sürdürülebilir olmasını sağlaması, genel anlamda faiz ve finans piyasasının devamlılığını güvenceye almasıdır. 

*** 

Bahsetmeden edemeyeceğim: Seksenli yıllarda Mikhail Botvinik isimli eski dünya şampiyonu bir satranç ustası, Sovyetler Birliği’nin para politikasını düzenlemesi ve yolsuzluktan bağımsız işlemesi için ileri gelen Sovyet bilim insanları ve mühendisleriyle birlikte bir bilgisayar programı tasarlamıştır. Beklendik bir şekilde bu proje dönemin siyasetçileri tarafından hayata geçirilmemiştir. Yine de, merkez bankasının doğası bundan çok da uzak değildir. Son tahlilde bağımsızlıktan kasıt, merkez bankasının yapması gerekeni siyasi bir müdahale olmadan, otomatik olarak ve öngörülebilir olarak yapmasıdır 

*** 

1951 senesi kapitalizm tarihinde önemli bir sene, zira anlamlı bir şekilde ilk kez Amerikan Merkez Bankası Amerikan Maliye Bakanlığı’ndan ayrılmıştır. Birleşmelerinin sebebiyse İkinci Dünya Savaşı sırasında ve savaş sonrasında hükümetin savaş tahvillerinin fiyatlarını sabit tutma isteğidir. Ne var ki ellili yılların başında enflasyon yüzde yirmileri aşmış ve ikinci bir Büyük Buhran korkusu küçüğünden büyüğüne tüm yatırımcıyı bir panik ortamına sürüklemiştir 

Savaş sonrası yatırımlarla işsizliği düşük ve kamu harcamasını düşük faizli tahviller aracılığıyla yüksek tutmaya kararlı hükümetin kısa vadeli kazanımları artık uzun vadeli yüksek riskler karşısında yok sayılacak bir ölçüye gerilemiştir. Bir diğer deyişle, kısa vadeli düşük işsizlik uzun vadeli enflasyona yenik düşmüştür. Buna çözüm olarak, zamanın hükümeti Merkez Bankası’nın siyasetten ve kısa vadeli sorunlardan bağımsız ve güvenilebilir bir kurum olması için adımlar atmış ve sonuç olarak 1951 Akortları kabul edilmiştir. Bu bağlamda Merkez Bankası para politikası için siyasi çıkarlardan bağımsız ve faiz oranları için tek yetkili mercii olarak yeniden yapılandırılmıştır. 

Bu sırada Amerikan ve İngiliz entelijansiyası içinde merkez bankası bağımsızlığı üzerine keskin ancak bir o kadar da kısa sürmüş bir tartışma başlar. Aralarında Keynes’in de olduğu bağımsızlık taraftarlarının öne sürdüğü sav temeline şu şekildedir. 

Hukuk siyasi iradeden ve kamuoyundan bağımsızdır ve bağımsız olmalıdır, çünkü siyasi iktidarlar ve kamuoyu her zaman değişir. Hukuk bu değişimlerin içinde sabit ve güvenilebilir bir mihenk taşı olmalıdır. Yargı, bu anlamda, siyasetçilerden, siyasi çıkarlardan ve kamuoyundan bağımsız, öngörülebilir ve (en azından teoride) herkesin çıkarlarını göz önüne alacak bir kurum olmalıdır.  

Merkez Bankası da tam olarak böyledir. Siyasi iradenin kısa vadeli, seçimlerde oy kazanacak ancak uzun vadede ekonomiye ve dolayısıyla halka zarar verecek politikalarının engellenmesi ve uzun vadeli istikrarı sağlayacak ve kriz anında çözüm bulunana kadar paniği engelleyecek bir mekanizmayla dengelenmesi gerekmektedir. Bu mekanizmanın oy kazanmak ya da siyasi otoriteyi memnun etmek gibi bir derdi olmamalıdır.  

Çünkü tıpkı hukuk gibi para politikası da yalnızca tüm hayatını bu alana vermiş ve durumun en ince detayına bile hâkim bir uzmana emanet edilebilir.  

İşte tam olarak merkez bankasının bağımsızlığından kasıt da budur. Merkez Bankası’nın temel görevi aslında faiz oranlarını belirlemek ya da piyasadaki para arzını kontrol etmek değildir.  

Merkez bankasının asıl görevi güven teşkil etmektir. Herkese, hangi parti seçimi kazanırsa kazansın, kim ne harcamayı yaparsa yapsın, burada para politikasını istikrarlı sürdürecek bir kurum var demektir.  

Zaten demokrasi ve popülizm arasındaki fark da bu değil mi? Kurumsallaşma. Çünkü kişilere ancak onların çıkarları kadar güvenebilirsiniz. Kurumların temel görevi kişilerden ve kişisel çıkarlardan bağımsız, bilakis ülkenin ve halkın çıkarlarını (kimi zaman halkın isteklerine karşı) gözetmektir. Bir anlamda kapitalizmi kapitalizmden korumaktır.  

Zaten, bu yüzden anayasalar yazılır; bu yüzden mahkemeler bağımsızdır; bu yüzden üniversiteler özerktir; bu yüzden medya bağımsızdır; bu yüzden insan hakları sözleşmeleri vardır; bu yüzden kurumlar vardır; bu yüzden merkez bankası bağımsız olmalıdır. İşin özü güvendir 

Bu güven ortadan kalktığı zaman, kimsenin de şaşırıp bu ekonomi neden böyle diye sormasına gerek yoktur. 

İ. Barış GEDİZLİOĞLU
Latest posts by İ. Barış GEDİZLİOĞLU (see all)