Dayakçı öğretmen, yoksulluk, faşizm ve bize dair…


Bir işçi barakasındaki yangında can veren Suriyeli gençler,
Mamaun, Ahmed ve Muhammed için…

İlkokuldayım, 1970’li yıllar. Herhalde sekiz-dokuz yaşları. Kenar mahallede öylesine bir okul. Hâlâ böyle gariplikler var mı bilmiyorum, bir gün ‘sınıf başkanı’ atandım! Büyük gurur tabii. Otorite bana güvenmiş, yetkilendirmiş, başkan yapmış. Hakkını vermeye çalışıyorum bu güvenin, öğretmenin yüzünü kara çıkarmamalıyım. Temel görevlerimden biri, öğretmen gelene dek sınıfın düzenini sağlamak. Elimde tebeşir, kara tahtaya düzeni bozanların, yaramazlık yapanların, yüksek sesle konuşanların adını yazıyorum, eğer susarlarsa siliyorum. Silinmeyen isimler cezalandırılıyor. Onların cezalandırılmasını sağlayan benim, bir görev insanı. O çağda çocuklar çok acımasız olurlar malum, ben o kadar değildim herhalde, sussunlar diye epey çaba harcıyorum. O zamandan bugüne, pek bir kimse, hatta hiç kimse kalmadı hafızamda doğrusu. Ancak bir kişinin yüzünü, adını, önlüğünü, hatta kıvrık önlük yakasını dahi unutmadım: Eyüp.

Çok yaramaz bir oğlan, insanı çileden çıkarıyor, bir an olsun oturmuyor, bana da ‘dört göz’ diyor, sinirleniyorum ve sürekli didişiyorum, kolay değil, düzeni sağlamak ‘vazifesi’ yüklenmiş omuzlarıma ve Eyüp gibi bir büyük sorunum var! Bir gün yine deli gibi sağa sola koşturup ‘düzeni bozar’ ve hiçbir ‘direktifimi’ kabul etmezken, karşılıklı bağrışma sırasında bir tokat attım Eyüp’e. Dondu kaldı, yerine oturdu, karşılık vermedi. Yaşamımın geri kalanında hiçbir canlıya vurmadım, hiç. Ama Eyüp’e vurdum. Ne yüzünü, ne adını, ne eprimiş siyah önlüğünü, ne ucu kıvrılmış kirli beyaz yakasını unuttum. Bunu neden yaptığımı, neden ona yaptığımı çok düşündüm sonra.

El kadar çocuğu sınıf başkanı seçip ‘düzeni sağlama’ sorumluluğu verdiler, muhbir atadılar, muhbirlikle gurur duymasını sağladılar, tahtadaki isimleri tek ayak üzerinde bekletip sınıfa mahcup ettiler. Memleket ahvaline ilişkin ne çok veri var şu önemsiz anıda. Güzel de neden vurdum acaba ve neden tepki göstermedi Eyüp? Tahammülü zor derecede yaramaz Eyüp’ün daha belirgin, en belirgin ve hepimizin o yaşta dahi farkına vardığımız özelliği, sınıfın en yoksul birkaç çocuğundan biri oluşuydu. Her şeyi eskiydi, yoksa çocuk aklı nasıl fark edecek yoksulluğu.

Herkes aynı mahallede yaşasa da, “Beslenme çantasına muz koymayın, alamayanın canı çeker” denilen Eski Türkiye asgari adabının geçer akçe olduğu yıllarda, birileri ‘daha eşitti’ kuşkusuz ve biz çocuk halimizle durumun farkındaydık. O kadar gariban görünmeseydi tokat atar mıydım, bilmiyorum, sanmam. Demek ki iktidar ve servetle ilişki böyle kuruluyor, insan denilen ve pek de matah olmayan varlık bu yollardan geçip ‘biri’ oluyor. Kime vuracağımızı da öğreniyoruz en nihayetinde, kursuna gitmeye gerek yok, zayıf olanı bilip hissediyoruz.

Yıllar sonra bir mizah dergisinde bir karikatür gördüğümde yine Eyüp’ü düşünmüştüm. Mahallede çocuklar ağız dalaşında, birbirlerine “Benim babam seninkini döver”, diyorlar; köşede yoksul bir çocuk da onlara bakıp “Hepinizin babası benimkini döver” deyiveriyor.

Son yazılarda sürekli yoksulluktan söz ediyorum, tahammül etmek çok zor hakikaten duruma, okur ve dinlerken muhtemelen sayısız insan gibi çileden çıkıyorum. Ekmek almakta zorlananlar, kuyrukta ömür tüketenler, pazarlarda tezgâh altı karıştıranlar ve onlarla, hepimizle kafa bulan iktidar mensupları, onların çevresindeki mide bulandırıcı arsız, ciğeri beş para etmez dalkavuk halesi. Tahammül edemiyor da ne yapıyorsun, derseniz, hiçbir şey, seyrediyorum, öylece seyrediyorum, sonra da bir halt yapıyor duygusu yaşamak için olsa gerek bilgisayarın başına oturuyorum. Böyle geçiyor günler.

Gelelim ortaokul ve lise günlerine.

12 Eylül’ün hemen sonrası. Sistematik işkence yapılıyordu, yine kenar mahallenin öylesine okullarında. Kavramları köpürterek kullanmayı tercih edenlerden değilim, yapılanın adı ‘işkence’ olduğu için işkence diyorum. Bu yazıyı okuyanlar içinde aynı kuşak ve mahallelerden herkes yaşamıştır benzer deneyimleri.

Ortaokulumda bir edebiyat öğretmeni, lisemde beden eğitimi öğretmeni, açıkça işkenceciydi. 12 Eylül sonrasında biraz elleri de rahatlamıştı sanırım bu heriflerin, içlerindekini daha kolay yansıtabiliyorlardı. Ortaokuldaki edebiyatçı, tahtaya kaldırır, soru sorar, bilemeyene tokat atardı. Bir arkadaşımız, tahtaya kalktığında gerginlikten adını dahi söyleyemediği için her ders artarak tokat yemeye başladı. Sonucunda, öğretmen tahtaya çağırdığında ağlamaya başlıyordu. Korkuyla seyrediyorduk. Bu yazıyı yazmadan önce ablamlara, o yıllarda eve gelince olup biteni anlatıp anlatmadığımı sordum, hiç söz etmemişim. Korkuyorduk yalnızca.

Lisede, beden eğitimi öğretmeni katıksız bir faşistti, sık sık sınıf kontrolü/baskını yapar, çeşitli işkence yöntemleri denerdi. Yine, yazıya başlamadan önce o haysiyetsizin adını araştırdım internette, 1994’te başka yere tayini çıkmış ve bir ilkokul üstelik, kimbilir neler yaptı orada. Okul takımında basket oynayan çalışkan bir tip olduğum için ‘efendi sporcu çocuk’ muamelesi görürdüm, baskınlarda üstümü başımı aramazlardı. Sigara içenler, bir tehlike sezdiklerinde bana verirdi, ceket ceplerime (artık ceket zorunluluğu yok sanırım) tıkıştırırdım. Fakat böyle şanslı bir günümüzde değilsek, sigara filan yakalanırsa, eyvah. Sıra dayağı gibi rutin uygulamayı geçiyorum, dört beş arkadaşımızın, defalarca, burunlarından kan gelene dek dayak yediğini hatırlıyorum, hepimizin gözleri önünde, sınıfta. Hatırlatmaya gerek yok sanırım, o yıllar da ‘birlik beraberliğe her zamankinden çok ihtiyaç duyulan’ ve ‘aynı gemide’ yol alınan yıllardı.

Sık işitiriz “Bizim millet şöyledir böyledir” türü genellemeleri ve hemen her zaman bazı olumsuz niteliklere atıfla olur. Oysa bana kalırsa asıl ilginç ve üzerinde durulması gereken olgu, bu memlekette iyi kötü sağlıklı düşünebilen ve barışçıl kalmış insanların bunu nasıl olup da yapabildikleri olmalı. Türkiye aile, okul ve muhtelif eğitim tornasının olağan ürünü bize ortaokul ve lisede öyle davranan insanlar olmalıyken, nasıl başka biri olabildi, diğerleri. İşte o diğerlerinin, onları daha insancıl hale getiren koşulları her neyse, onu çoğaltmalı.

Faşizm literatürü okumalarının benim açımdan en çarpıcı tarafı, akla hayale gelmedik eziyetlerin hemen her zaman sıradan insanlar tarafından yapılabilmiş olması. Öylesine, herhangi bir komşu, arkadaş, müşteri, öğrenci, eş, öğretmen olan insanların faşizmin destekçisi olabilmesi, kimi kaçıkların peşinde ülkelerini ve insanı felakete götürüp büyük acılar yaşanmasına yol açabilmesi. Günlük yaşamda, dilde, sıradan insanın davranışında, onun otoriteyle kurduğu ilişkide aranmalı faşizmin nüvesi, oralarda filizleniyor.

Birkaç gündür, okulda öğretmenin şiddet uyguladığı bir çocuk hakkında konuşuluyor.

O çocuğun gördüğü şiddet münferit değil kuşkusuz. Çok sıradan, gün içinde herhangi bir yerde karşılaştığımız faşizanlığın, yanlışlıkla kameraya takılmış hali. Müşteriye sövüp trafik polisine yaltaklanan bir dolmuş şoförü, arkadaşını ya da öğretmenini ihbar eden bir öğrenci, kadına şiddet uygulayan erkek, aracını kaldırıma park edip kendisini uyarana saldıran okumuş, yüzsüz siyasetçi, rüşvetçi bürokrat, ihaleci iş insanı, kâr için feda etmeyeceği hiçbir değeri olmayan büyük sermayedar, yalancı akademisyen, düzenbaz gazeteci… Kim ararsan var o kamera görüntüsünde, öğretmenin talihsizliği koridordaki kayıt cihazı ve işkencenin sosyal medyada yayılması. Evet, o bir işkence görüntüsü, ‘vurduğu yerde gül biter’ ahlaksızlığını üretmiş içine tükürülesi kültürde dahi, o fiilin adı işkence.

Çocuğu döven öğretmen, karşısında kim olduğunu biliyor, o çocuğun konumu, muhtemelen ailesi ve muhitinin varlığı-yokluğu hakkında fikir sahibi, küçücük, zayıf biri karşısındaki… Yaşadığı memlekette cezasızlığın makbul olduğunun da farkında elbet, ‘kameraya yakalanmamış’ işkenceci memurların, hatta kimi ‘yakalanmışların’ nasıl hızla yükseldiğini, nasıl muteber yurttaş ve memur olduğunu biliyor. Rahatlığı buradan; günlük, sıradan, yaşamın her anına sızmış faşizm pratiklerinden…

Suriyeli gençlerle ilgili bir açıklama:

Yazının ilk halinde Suriyeli gençler de vardı, tüm haber sitelerindeki açıklamalarda biri tarafından yakıldıkları ve bunun ‘itirafla’ ortaya çıktığı yazıyordu. Yazı yayınlanmadan önce, bir ‘son dakika’ haberi dolaşmaya başladı; itfaiye raporunda, kaldıkları barakada elektrik kontağının yataklarını tutuşturduğu yazıyormuş. Ortada iki iddia var haliyle: Gençler ya yoksul olduğu, o koşullarda yaşamaya mecbur kaldığı için can verdi, ya da ırkçı saiklerle yakıldı. İkisi birbirinden beter. Haklarında çıkan ilk haberin  okur ‘yorumlarını’  okuduğumda, bir kısmı trol bir kısmı açık isimli sosyal medya kullanıcısının epeyce sevindiğini gördüm. Yakılma haberinden söz ediyorum. Olmasın, ancak diyelim bir ırkçı yaptı bunu hakikaten, akıllarını Suriyeliler ile bozmuş kravatlı ahlaksız ırkçılara ne ifade eder? “Eh canım burada görmek istemediğimizi dile getiriyor, alın evinizde besleyin diyor ve haklarında sayısız yalan üretiyor olabiliriz de, gidin yakın mı dedik?” Hedef gösterdikleri Hrant Dink’i ya da Tahir Elçi’yi, “Gidip de vurun” mu dediler! Üç genç insan, yabancı uyruklu işçi, şu ya da bu gerekçeyle yandı bir barakanın içinde, somut gerçek bu. Yoksullukla, şu rezil dünya düzeniyle, eşitsizlikle, savaşların yakıcılığıyla, toplum adını verilen ‘kalabalığımızın’ kumaşı ile olup bitenler arasında bir neden-sonuç ilişkisi kurulmadığı sürece; güzelim genç insanların can verdiği bir toprakta ne biter, ne yetişir? Açık değil mi mahsulün niteliği?