Darbelerle yüzleşmek

27 Mayıs’la başlayan ordunun siyasete müdahaleleri amaçları, hedefleri ve sonuçları bakımından şöyle siyasal ve toplumsal olgulardan söz edebiliriz. Askeri otoritenin sivil iradeye tabi olmadı, ordunun devleti ve toplumu denetleyici bir fonksiyon üstlenerek halkın oylarıyla iktidar olan partilerle devlet yönetimini paylaştı, bu uzun dönemde siyasetin toplumsallaşması ve toplumun siyasallaşmasının engellendi ve militarizm ülkenin demokratik geleceği ve yeniden yapılanmasının önündeki en büyük engeli oluşturdu.

Her seçim döneminde sistemin çığırtkanlığını yapan düzen partileri, tank paletleriyle biraz daha pekiştirilmiş olan siyasal/toplumsal zeminde bir “emanetçi  ve vesayetçi” gibi siyaset yaparak askeri müdahaleleri önleyecek anayasal ve yasal tedbirler almadı. Genelkurmay Başkanlığı ile iktidarı paylaşan siyasal iktidarlar, halkın oylarıyla seçilmiş meclis ve hükümetler darbe olma ihtimalini ortadan kaldıramadıkları için hiçbir zaman kendi geleceklerinden emin olamadı. Askeri müdahalelerden herkesten daha çok etkilenmelerine karşın sol ve sosyalist partilerin/örgütlerin büyük çoğunluğu, devletin resmi ideolojisi olan Kemalizm’den kopamadıkları için tutarlı bir anti-militarist mücadele sürdürmedi.

Bütün darbelerin ardında ABD ve NATO’nun desteği vardı. Sadece Türkiye’de değil, Türkiye gibi benzer birçok ülkedeki darbeler, ABD’nin uluslar arası stratejik çıkarlarına göre yapıldı. Tüm darbe planlarının birinci önceliği, anayasa ve yasaları değiştirerek “Toplumun demografisinde, sosyal dokusunda, tarihten gelen yapısında değişiklikler yapmak, kitleleri yönlendirmek ve kontrol altında tutmak” şeklinde tanımlanabilecek olan “toplum mühendisliği” şeklinde gerçekleşti.

27 Mayıs, DP ve yandaşlarına karşı yapılmış ve başta CHP olmak üzere DP iktidarına karşı olan tüm muhalifler tarafından desteklenmişti. Bu desteğin içinde tüm sol ve sosyalist kesimler de bulunuyordu. 12 Mart 1971 muhtıra darbesi AP iktidarına karşı yapılmış, fakat devlete karşı mücadele silahlı mücadele başlatan sol ve sosyalist kesimlerin tasfiyesi için çalışmıştı. Bu dönemde bazı cuntacı kesimler dışında 12 Mart’ı destekleyen pek olmamıştı. 12 Eylül 1980 müdahalesi de AP iktidarı döneminde yapılmış, birbiriyle bazı farklılıkları olsa da bütün partilere karşı tutum alınmasına karşın, 12 Eylül esas olarak sol ve sosyalist kesimlerin ve Kürt özgürlük hareketinin tasfiyesi üzerine kurgulanmıştı. 28 Şubat darbesi de siyasal İslam’ın düzen sınırları içine çekilmesi için yapılmıştı.

Her askeri müdahale döneminde Sıkıyönetim Askeri Mahkemeleri’nde “Anayasanın tamamını veya bir kısmını tağyir ve tebdil veya ilgaya teşebbüs etmekten” davalar açılarak yüzlerce devrimci, demokrat ve yurtsever, idamla veya müebbetle cezalandırıldı. Oysa 27 Mayıs’tan günümüze kadar devam eden tüm askeri müdahale süreçlerinde TCK’nin bu iki maddesini ihlal edenler hep askerlerdi. 12 Mart’ta Denizler, Mahirler ve diğer devrimciler suçlandıkları bu maddelere şiddetli itirazlar ederek, “Bu ülkede Anayasa’yı en fazla savunanlar bizleriz. Anayasa’yı ihlal edenler ise bizi burada yargılayanlardır” demişlerdi.

Hangi gerekçelerle yapılırsa yapılsın askeri ya da sivil hiçbir darbe savunulamaz. Herhangi bir darbeyi haklı görmek, ileride başka bir darbe olmasını da savunmak anlamına gelir. Hiçbir darbe girişimi demokratik hak olarak görülemez. Demokratik siyaset yapan herkesin temel ilkesi her türlü darbeye karşı çıkmak olmalıdır. Genel olarak demokrasiye ve demokratik haklara inanmış, kendisine devrimciyim, demokratım, yurtseverim, sosyalistim diyen herkesin askeri darbelere karşı çıkması gerekir. Bu bakımdan 27 Mayıs’ı, 28 Şubat’ı ve son olarak 15 Temmuz’u açıktan veya dolaylı yollardan destekleyen sol ve sosyalist kesimler bundan utanç duymalı ve aynaya bakarak kendisiyle yüzleşmelidir.

15 Temmuz’da yapılan darbe girişiminin hala detaylarını bilmiyoruz. Dünyanın hiçbir yerinde olmayacak şekilde Türkiye’de bir iktidar, kendisine karşı darbe yaptığını iddia ettiği darbe girişiminin parlamentoda araştırılmasına karşı çıkıyor. 15 Temmuz Darbe Girişimini Araştırma Komisyonu’nun raporu ve muhalefetin ek muhalefet şerhleri yayınlanmadı. 15 Temmuz üzerine yapılan afaki yorumlar ve hiçbir somut veriye dayanmayan iddialar ise, aradan geçen 3 yıllık bir zamana rağmen henüz gerekçelendirilemiyor. Darbeci olduğu iddia edilen askerlerin mahkemelerdeki iddiaları soruşturulmuyor. Darbenin önderleri olduğu iddia edilen hiçbir tutuklu da darbeyi ideolojik ve siyasal olarak savunmuyor. Bu nedenle darbenin hangi amaçla, nasıl ve kimler tarafından yapılmaya çalışıldığı, darbenin arkasında hangi iç ve dış güçlerin olduğu net olarak ortaya çıkmış değil. Darbeyle ilgili olarak yapılan olağanüstü anmalar (ulusal gün ilan edilmesi, anıtlar yapılması, caddelerden köprülere ve çeşitli tesislere kadar her yere 15 Temmuz adının verilmesi vb.) 27 Mayısçıların “Ak devrim” şatafatını andırıyor.

AKP döneminde ve şimdi başkanlık rejiminde ordu-devlet-siyaset ilişkilerinde temel değişiklikler olmamıştır. 12 Eylül’ün darbe Anayasası olduğu gibi durmakta, askeri darbe hukukuna dayalı bu anayasanın temel hükümleri geçerliliğini korumaktadır. Türkiye’de askeri müdahale koşulları da ortadan kalkmış değil. Türk tipi başkanlık rejimi, yani tüm yönetsel yetkilerin tek kişide toplanması ve parlamentonun etkisizleştirilmesi, iktidarın sürekliliğine yeni olanaklar sağlamasına karşın antidemokratik uygulamalar siyasal mücadeleyi keskinleştirmekte ve yeni askeri darbelere uygun ortam hazırlamaktadır. Bu bakımdan Türkiye’nin özgür ve demokratik geleceği için demokratik siyaset ilkeleri temelinde yeni bir demokratik anayasal sistemin gerekliliği kendisini dayatmaktadır.

 

Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları