Neo Milli Şef Sistemi Tartışmaları (I)

Milli Şef Sistemi’ne Dönerken AKP

2017 Şubat’ında Elazığ’da düzenlenen toplu açılış töreninde, daha doğrusu nisan ayında yapılacak Anayasa Referandumu için düzenlediği parti mitinginde Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi adını verdikleri yapıyı anlatıyordu: “Keşke cumhurbaşkanlığı sistemine, rahmetli Özal’ın bu meseleyi gündeme getirdiği, bizlerin gençliği dönemine denk gelen 1990’lı yılların başında geçseydik. O zaman Türkiye, belki 1990’lar boyunca yaşadığı sıkıntılara, krizlere, acılara maruz kalmayacaktı… Biz ülkenin kaderini, istisnai olarak yakaladığımız istikrar ortamlarına bağlı kalmaktan çıkartıp, sistemin kendisini, istikrarın güvencesi haline dönüştürüyoruz. Yani bu bir reformdur. Şahsım için değil, şahsımın öncülüğünde ülkemiz için özellikle de gençlerimiz için bu reformu yapıyoruz. Meselenin aslı işte bundan ibarettir.” (Milliyet, 18.02.2019)

16 Nisan 2017’de Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ya da Türk Usulü Başkanlık Sistemi adı verilen sistemin önü açıldı. 2018 Haziran’ında da bu sistemin ilk Cumhurbaşkanı seçildi. Türk Usulü Başkanlık Sistem’inin siyaset biliminde tartışılagelen başkanlık sistemiyle uzaktan yakından bir alakasının olmadığını söylemeye bir gerek var mı bilmem. Yasama, yürütme ve Yargı arasındaki sert ayrıma dayanan başkanlık sistemleri ile neredeyse sadece Erdoğan’ın AKP Genel Başkanlığı şapkasını tekrar giyerek, gittikçe azalan otoritesine yama yapmaya çalıştığı Türk Usulü Başkanlık Sistemi arasında zerre benzerlik yok. Sahi, son bir yıllık pratiğine bakarak Başbakanlık kurumu lağvedildi de Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne mi geçildi yoksa Cumhurbaşkanlığı kurumu lağvedildi de bir Güçlendirilmiş Başbakanlık Sistemi’ne mi geçildi, kolayca cevaplayabilecek olan var mı?

Getirilen sistemin 1946’ya kadar uygulanan Milli Şef Sisteminin bir replikası olduğu apacık. Cumhurbaşkanlığı ve Parti Genel Başkanlığı’nın Mustafa Kemal’in şahsında; yürütme, yasama ve hatta kısmen yargının da (özellikle İstiklal Mahkemeleri uygulamaları ile) zaten sadece CHP’nin örgütlü olduğu TBMM kurumsal yapısında harman edildiği bir sistem olarak Milli Şef Sistemi o dönemde de sorunluydu, o dönemde de eleştiriliyordu. Balkan Savaşlarından Cihan Harbinin bitişine kadar 10 yıldan fazladır savaşılan Anadolu coğrafyasında bir imparatorluk bakiyesi olarak kurulan, 1929 bunalımı, yükselen faşizm ve yaklaşan yeni bir dünya savaşı tehditleri arasına kısılmış yeni Cumhuriyet için bile Milli Şef Sistemi gururla savunulan bir sistem değildi.  Kaldı ki bugün, 2000’lerin Türkiye’sinde, 30’lu, 40’lı yıllarda bile sert eleştirilere tabi tutulan Milli Şeflik Sistemi’nin replikasına, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine dönmek matah bir şey olsun.

Türk sağının, kendini siyasal olarak var eden erken cumhuriyet eleştirilerinden, milli irade vb. söylemlerinden vaz geçerek Milli Şef dönemine öykünmeye başlamasının, aslında Türk sağının entelektüel intiharı anlamına geleceğini şimdilik başka bir yazının hava sahasına  bırakarak, bu yazıda,  Neo Milli Şef Dönemine geçişin nasıl, AKP’yi bir siyasi  parti bir siyasi organizasyon olmaktan çıkaracağını, onu nasıl silik, örgütsüz bir yapı, bir nevi Cumhurbaşkanlığı irtibat bürosu haline getireceğini tartışmak istiyorum.

Neo Milli Şef dönemi, birincisinin CHP üzerinde bıraktığı etkiyi bırakmakta, bir siyasi parti, bir siyasi özne, bir siyasal karar alıcı olarak AKP’nin siyasal sistemden tasfiyesine neden olmaktadır; oluyor da: AKP’nin 2019 Yerel Seçimlerde özellikle parti örgütlerinin önemli roller üstlendiği büyükşehir belediyelerine yaşadığı başarısızlığı da burada aramak gerekiyor. Bu seçimler de göstermiştir ki, AKP artık Erdoğan’ın iradesinin tezahür ettiği bir manevra alanında başka bir işe de yaramamaktadır.

Birinci Milli Şef Dönemi’nde CHP de farklı bir rolde değildi. Alınan kararlara bir parti kararı süsü veren, onları birer kolektif, örgütlü kararmış gibi göstermeye yarayan, tek adam yönetimin üzerini örterek ona parlamenter bir görünüm veren, bir siyasi parti olmaktan çok bir kamu kurumu gibi işleyen bir CHP vardı. Yıllar sonra aynı rolü AKP oynamaya hazır görünüyor. AKP artık, Erdoğan’ın kişisel iradesine örgütsel, kamusal bir karakter veren, onun kişisel kararlarını perdeleyerek onları parti kararına çeviren bir transformatör gibi.

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin başkanlık ve parlementer sistemler arasında Türkiye pratiğinde somutlanan bir hükümet sistemi değil, Erdoğan’ın feri gittikçe azalan otoritesine gaz pompalayan bir yaşam destek ünitesi olduğu bu yazının/yazı dizisinin temel argümanıdır. Başa dönelim.

Erdoğan, daha fazla güçlenmek için değil, azalan gücünü telafi edebilmek için neo milli şef sistemine muhtaçtır. Sözü eğip, bükmeye gerek Türk Usulü Başkanlık Sistemi, Türkiye’nin bir sistem sorunu ve arayışından değil, Tayyip Erdoğan’ın iktidar sorunu ve arayışından türemiştir. Tartışmaların bir yönetim sistemi tartışması haline getirildiğine bakmamalı; başkanlık sistemi diye önümüze konulanın, aslında, Tayyip Erdoğan’ın hem AKP hem de sistem içinde azalan, tükenen gücünü tekrar pekiştirme ve hukukî mekanizmalarla bu gücü garanti altına alma operasyonu olduğunu görebilmeliyiz.

Sırayla anlatmama izin verin. Yukarıdaki cümlemi bileşenlerine ayırıp, peyderpey ne demek istediğimi özetlemeye çalışayım. Şöyle bölelim yukarıdaki ifadeyi:

1- Cumhurbaşkanlığı makamı, Tayyip Erdoğan’ın AKP içerisindeki gücünü azalttı. Erdoğan görünenin aksine partiyi denetim altına almakta zorlanıyor. Davutoğlu’nun istifası ve Binali Yıldırım’ın Başbakanlığa tayini de istenileni sağlayamadı.

2- Tayyip Erdoğan’ın bugün siyasal sistem üzerinde sahip olduğu tüm gücü, sadece ve sadece, AKP içerisindeki gücüne bağlıdır; ondan kaynaklanır ondan türer ve ancak onunla devam edebilecektir.

Cumhurbaşkanlığı makamı, Tayyip Erdoğan’ın AKP içerisindeki gücünü azalttı.

AKP’nin olağanüstü kongre kararı alması ve Davutoğlu’nun bu kongrede aday olmayacağını açıklaması, hukuki anlamda değilse de siyasi anlamda bir “istifa” olarak yorumlandı; hiç de yanlış değil. Yanlış olan, Davutoğlu’nun bu (siyasi) istifasının, Cumhurbaşkanı’nın hâlâ ne kadar muktedir, parti içerisinde hâlâ ne kadar sözü dinlenir… olduğunun bir nişanesi olarak okunmasıdır. Davutoğlu’nun istifasının, Cumhurbaşkanı’nın parti içerisindeki nüfuz ve gücünü değil, bu güç ve nüfuzunun aşındığının bir işareti olduğu ise pek dikkate alınmadı.

Rahatlıkla iddia edebilirim ki, Davutoğlu’nun istifasından en çok üzülen kişi, Cumhurbaşkanı’dır. Her ne kadar bu istifa, bir kongre kararı sonucunda cereyan eden bir genel başkan değişikliğine indirilmeye çalışılarak olağanlaştırılmaya gayret edilecek olsa da, gerçeğin hiç de öyle olmadığı gün gibi ortadadır: AKP, Tayyip Erdoğan’a direnmektedir. Bugün Milli Şef sistemini konuşmanın en önemli göstergelerinden biri de bu genel başkanlık değişimi meselesidir.

Abarttığımı düşünenler için, şöyle bir özet yapayım:

1- AKP, kurulduğu tarihten bugüne i

ktidarda olmanın da verdiği avantajla, sağ partilerin bir konfederasyonu niteliği her daim belirgindi. Sadece Süleyman Soylu ya da Numan Kurtulmuş gibi son dönemde parti içerisinde öne çıkan isimleri kastetmiyorum. Bülent Arınç da dahil olmak üzere birçok ismi de hatırlamanızı isteyeceğim. Parti, teknik olarak, Fazilet Partisi içerisindeki liderlik yarışından sonra yaşanan bölünmeye müteakip, Tayyip Erdoğan’ın liderliğindeki bir ekip tarafından kurulmuştu. Ancak iktidarda kaldığı süre içerisinde parti bir “sağ koalisyon” haline geldi. 2002 yılından bu yana yapılan seçimlerde sağın aldığı oyları, 1983 sonrasında yapılan seçimlerde sağın aldığı oylarla karşılaştırdığımızda da AKP’nin bu niteliğini açıkça görebiliriz. Üç aşağı beş yukarı AKP’nin 2002’den bu yana aldığı oylar, 1983 sonrasında sağın aldığı toplam oylara oldukça yakındır. Sağ, bugün, ana hatlarıyla AKP içerisinde temsil edilmektedir. Bu ayrıntı neden önemli: Çünkü Tayyip Erdoğan kendi önderliğinde, Fazilet Partisi’nden bölerek kurduğu, kuruluşunun her adımında emeğinin, belirleyiciliğinin olduğu AKP’de tek adam olmak istiyor, ancak geçen 14 yılın ardından AKP, artık o AKP değil. Kuruluşunda da belirgin olan “sağ konfederasyon” karakteri geçen yıllar içerisinde artık AKP’nin temel niteliği haline geliş durumdadır. Hatta, MHP’nin AKP’nin dümen suyundan gitmesi, onun stepnesi olması eleştirisi değil midir? Bu sağ-konfederasyonun, Tayyip Erdoğan’ın tek adamlığına hiç ses çıkartmadan razı olmasını beklemek saflık olacaktır.

2- Tayyip Erdoğan’ın tek adamlığına yönelik tepkinin tek kaynağı AKP’nin niteliği (sağ konfederasyon) değildir. Başkanlık sistemi ile ilgili tartışmalar da bunda önemlidir. Başkanlık sistemi ile ilgili gündem, AKP’nin sağ-konfederasyon niteliğine, bu da Erdoğan’ın tek adamlık tartışmalarına eklemlenerek birbirinin içine girer. Her bir tartışma birbirinden etkilenen, birbirini etkileyen, tetikleyen unsurlardır. Türkiye’de cumhurbaşkanları ve başbakanları arasındaki güç dengesi 1950 yılında değişmiştir. Celal Bayar’ın Cumhurbaşkanlığı ile birlikte, DP tüzüğünün bir gereği olarak Bayar, DP üyeliğinden İstifa etmiş, bu gelişme artık yeni genel başkanın cumhurbaşkanı değil de başbakanlar olmasının önünü açmıştır. Darbe dönemleri de dâhil olmak üzere, Türkiye siyaseti artık cumhurbaşkanları üzerinden değil başbakanlar üzerinden okunmaya başlanacak; siyasetin direksiyonunun tepesinde başbakanlar yer alacaktır.

3- Bu değişim aslında değişmeyen bir noktanın da altını çizer. DP ile birlikte cumhurbaşkanları ile başbakanlar arasındaki güç dengesi değişir; başbakanlar siyasetin belirleyicileri haline gelirler. Ancak değişmeyen şey, parti genel başkanlarının (erken Cumhuriyet döneminde bu cumhurbaşkanı, DP ile birlikte bu kişi başbakandır), parti örgütü üzerindeki hâkimiyeti, parti içerisindeki güç dengeleri üzerindeki belirleyiciliğidir. İlçe teşkilatlarından parti Merkez Karar Yürütme Kuruluna kadar olan örgütsel zincirde parti genel başkanlığının belirleyiciliği değişmemiş aynı kalmıştır. O parti içerisinde siyasi yaşamına devam etmek isteyen kişinin parti genel başkanı ile bir şekilde uygun bir mod tutturması gerektiğini söylemeye bile gerek yok. Bu da siyasal partilerdeki lider ve örgütsel değişimi, partilerin türbülans dönemleriyle sınırlandırmıştır. Bir başka ifade ile, partiler ancak kendi içlerinde yaşadıkları siyasal sarsıntı, çalkantı dönemlerinde lider değişimini gerçekleştirebilmişler; diğer dönemlerde kurultaylar, bir nevi 23 Nisan törenleri, partinin tek yumruk tek yürek olduğunun dosta düşmana gösterildiği iman tazeleme törenleri olma özelliğini nadiren aşmışlardır. Sadece yakın tarihimizde, Deniz Baykal’ın CHP’den ayrılışı, son aylarda MHP içerisindeki liderlik/kurultay tartışmaları da Türkiye’deki siyasal parti liderliğinin ve buna bağlı örgütsel dönüşümün ne kadar sarsıntılı olduğunu göstermesi açsından önemlidir. Bu sürece, olağanüstü kurultay kararı alan AKP’yi de katabiliriz.

4- Tayyip Erdoğan ve danışmanları Türk siyasi hayatının bu değişmeyen realitesinin farkındadır. Özetleyeyim: Parti örgütlenmesi üzerinde kim denetim sahibiyse, ilçe/il teşkilatlarından, milletvekili aday adaylarına, MYK’dan diğer tüm parti organlarına kim/ler belirleyici olabiliyorlarsa siyasal yapıda da onlar etkili olabilmektedir. Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı etkili, önemli, saygın… bir mevkidir. Ancak bu kadar. 1950’den bu yana siyaset, önemli, saygın cumhurbaşkanları tarafından değil, ne kadar eleştirilerse eleştirilsinler, ne kadar beğenilsin ya da beğenilmesinler, parti örgütü üzerinde söz, yetki, karar sahibi olan genel başkan ve onun etrafında şekillenen parti oligarşisi elindedir. Unutmadan hatırlatalım ki, Robert Michels’in oligarşinin tunç kanunu olarak adlandırdığı bu yapı, sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada geçerlidir; tabii ki, Türkiye’deki gibi değil, ama belki de en fazla ülkemizde geçerlidir.

5- Tayyip Erdoğan’ın isteği, bir cumhurbaşkanının yetki ve saygınlığı ile bir genel başkanın parti örgütü üzerindeki (ve dolayısıyla da siyasal yapının geneli üzerindeki) hakimiyetini bir araya getirmektir. Bu AKP’yi bir siyasal özne olmaktan çıkaracak, Tayyip Erdoğan’ın oynadığı siyasal satrançtaki taşlardan biri haline getirecek; özetle AKP’yi siyasal öznesini siyasal yapıdan tasfiye edecek bir girişimdir.

Özetle, Davutoğlu’nun istifası, başkanlık sistemi tartışmaları ve tek adamlık tartışmaları birbirleriyle ilintilidirler. İlintidilirler ama bu ilinti, medyada sıkça tartışıldığı şekliyle, Erdoğan’a biat etmeyen Davutoğlu’nun istifası şeklindeki bir ilinti değildir bu. Çok daha karmaşık bir ilişkiler ağını ima eder. Tek adamlığın siyasal ifadesi haline getirilen (olan değil getirilen) başkanlık tartışmaları, AKP’nin merkez sağ koalisyon karakteri ve 1950’den bu yana cumhurbaşkanları ile başbakanlar arasındaki ilişkinin dinamiği tartışılmadan anlaşılabilecek bir ilinti değildir.

NEO MİLLİ ŞEF SİSTEMİNE DÖNÜŞÜN GEREKLİLİĞİ !

Birinci maddeye geri dönelim ve aynı konularda geçen yıllarda yazdığım bir yazıdan da yararlanarak Cumhurbaşkanlığı makamının Tayyip Erdoğan’ın AKP içerisindeki gücünü nasıl törpülediğine ilişkin tarihsel bir perspektif sunmaya çalışayım.

Bugünkü tartışmalarımızın kökleri 14 Mayıs 1950 gerçekleştirilen seçimlerde Demokrat Parti’nin iktidara gelmesine, hatta DP’nin ilk kongresine kadar gider.  1950 yılı Mayıs’ı siyasî tarihimize, CHP’nin iktidardan düşerek DP’nin iktidara geçtiği, Cumhuriyet döneminde ilk kez siyasî iktidarın seçimlerle el değiştirdiği bir tarih olarak geçer. Hiç şüphesiz doğrudur; ama eksiktir.

Eksiktir; çünkü aynı tarihte, CHP’nin iktidardan düşmesi kadar “trajik”, DP’nin seçimleri kazanması kadar “sükseli” olmasa da çok önemli bir dönüşüm daha yaşanmıştır: 1950 seçimleriyle birlikte, cumhurbaşkanları ile başbakanlar arasında -1923-1950 arasında geçerli- siyasî güç dengesi baştan aşağı değişmeye başlamış; o günden bu güne, artık, siyaset Başbakanlar üzerinden okunmaya, siyasal sistemin temel aktörü, belirleyicisi Başbakanlar olmaya başlamışlardır. Bu tarihi, siyasetin başat figürü olarak “Başbakanlık”ın doğduğu tarih olarak kaydetmek; bu anlamdaki ilk Başbakan’ın da Adnan Menderes olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

*

22 Mayıs 1950 tarihinde Refik Koraltan başkanlığında açılan Meclis’in ilk işi, Cumhurbaşkanlığı seçimidir. Meclis, DP Genel Başkanı Celal Bayar’ı Cumhurbaşkanı seçer. Cumhurbaşkanı’nın ilk işi ise Aydın Milletvekili Adnan Menderes’i hükümeti kurmakla görevlendirmek olur. Meclis Başkanı Koraltan’ın oturuma 20 dakika ara vermesinden sonra, hükümetin tayin edildiğine dâir Cumhurbaşkanlığı Tezkeresi okunur. Bu tezkere, sadece Menderes Hükümeti’nin tayinini değil; CHP iktidarının da de fiilî ve hukukî anlamda sona erdiğini işaret etmektedir.

*

Cumhuriyet’in ilanından Atatürk’ün vefatına kadar geçen sürede, istisnalar hariç tutulursa Başbakanlık koltuğunda sadece İsmet İnönü oturmuştur. Bunun ilk istisnası, İnönü’nün 22 Kasım 1924’deki istifasıdır. Ardından kurulan Fethi Okyar Hükümeti yaklaşık dört ay görev yaptıktan sonra istifa etmiş ve İsmet İnönü 3 Mart 1925’de tekrar Başbakanlık koltuğuna oturmuştur. İnönü bu görevine, kesintisiz olarak 1 Kasım 1937 yılına kadar devam etmiş ve bu tarihte Başbakanlık’tan ayrılarak yerini Celal Bayar’a bırakmıştır. İnönü, yaklaşık bir yıl sonra, Atatürk’ün vefatının ardından, 11 Kasım 1938’den, 22 Mayıs 1950 tarihine kadar Cumhurbaşkanlığı makamında görev yapmıştır. İnönü’nün Cumhurbaşkanlığı’nın ilk aylarında 25 Ocak 1939 tarihine kadar Celal Bayar Başbakanlık koltuğunda oturmuş; bu tarihte istifa eden Bayar, koltuğunu, Refik Saydam’a bırakmıştır. Cumhurbaşkanı İnönü, 8 Temmuz 1942 yılına kadar Refik Saydam ile 1946 yılı Ağustos ayına kadar Şükrü Saraçoğlu ile geri kalan dört yıllık görev süresince de kısa dönemler itibariyle Hasan Saka, Recep Peker ve en son olarak da Şemsettin Günaltay ile çalışmıştır. Hiç kuşkusuz her biri siyasal yaşamımızda önemli; siyasi ağırlıkları olan isimlerdir.

Menderes’in Başbakanlığa, Bayar’ın Cumhurbaşkanlığı makamlarına gelmeleri ile Türkiye’de bir Başbakan’ın doğduğu şeklindeki iddiâ yanlış değerlendirilmemelidir. Başbakanlar erken dönem Cumhuriyet tarihimizde de hayli önemli sîmâlardır ve bir siyasî ağırlıkları vardır. Erken Cumhuriyet döneminde de başbakanlar, sadece Cumhurbaşkanı’nın emirlerini yerine getiren emir erleri (memurlar) gibi davranmamışlar, her zaman bir siyasî ağırlığa sahip olmuşlardır. Ancak bu, erken Cumhuriyet döneminde cumhurbaşkanlarının hem parti örgütü, dolayısıyla TBMM grubu ve genel anlamda siyasetin belirleyicisi, hâkimi oldukları gerçeğini değiştirmemiştir: Menderes’in Başbakanlık döneminde kadar siyasetin şoför koltuğunda cumhurbaşkanları oturur; 1950’den sonra siyaset otobüsünün kaptanı istisnasız değişir.

Cumhurbaşkanı’nın siyasî pozisyon ve sıkletindeki değişime dâir ilk izleri, CHP’nin Mayıs 1946 gerçekleştirilen kurultayındaki tüzük değişikliklerinde bulmak mümkündür. Bu kurultayda Değişmez Genel Başkanlık statüsü kaldırılmış; Genel Başkan’ın, parti milletvekilleri arasından dört yıllık bir süre ile seçilmesine karar verilmişti. Ancak bu değişiklik, ismi ve statüsü ne olursa olsun, İsmet İnönü’nün iktidardan ayrıldığı tarihe kadar, hem Cumhurbaşkanı hem de CHP Genel Başkanı olarak siyasetin temel belirleyicisi olduğu ve parti örgütü üzerinde de kesin bir hâkimiyete sahip olduğu gerçeğini değiştirmeyecektir. Hattâ bu durum, 1947 Temmuz’unda, basında yer alan beyannamesinde vaad ettiği gibi “…her iki partiye karşı müsavi derecede vazifeli” olduğunu belirttiği dönemde bile değişmemiş, aynı kalmıştır.

DP’nin iktidara gelişi ile birlikte Başbakan ve Cumhurbaşkanı arasındaki güç dengesinin göreli olarak değişmesine imkân veren ayrıntı ise, DP’nin 7-11 Ocak 1947 tarihinde toplanan Birinci Büyük Kongresi’nde Ana Davalar Komisyonu’nca kabul edilen Hürriyet Misakı’nın 3. maddesinde yer alan ve parti nizamnamesine de eklenen Cumhurbaşkanlığı ile Parti Genel Başkanlığı’nın birbirinden ayrılması kuralıdır. Hürriyet Misakı’nın üçüncü maddesi şöyledir:

Devlet Reisliği ile fiilî parti reisliğinin bir zat uhdesinde birleşmemesi esasının kabullü… seçim kanunun vatandaş iradesinin serbest tecellisini, reylerin masuniyetini teminat altında bulunduracak şekilde tadilinin temini, Anayasaya uygun olmayan kanun hükümlerinin kaldırılması ve idare cihazının tarafsızlığından doğan ve bir arada mütalâsı her vatandaşın yüreğini sızlatan, endişeye düşüren idari tasarrufların nihayete ermesinin ilk şartı olmak bakımından da Devlet Reisliği ile fiili parti reisliğinin bir zatın uhdesinde birleşmemesinin kabulü millî hakimiyet esasının zaruretleri olarak tespit edilmiş ve bu meseleler karşısında parti grubumuzun Meclisteki durumunun günün şartlarına göre mütalaa edilerek bu hususta bir karar alınması yüksek heyetinize bırakılmış bulunmaktadır.

DP, muhalefette olduğu bu dönemde, Cumhurbaşkanlığı ile Parti Genel Başkanlığı makamlarını kesin çizgilerle birbirinden ayırmakta ve parti genel başkanlığını, diğer bir ifade ile parti örgütü ve TBMM grubu üzerindeki denetim ve hâkimiyeti başbakana bırakmaktadır. Bunu, muhalefetteki DP’nin, İsmet İnönü’nün hem Cumhurbaşkanı hem de CHP Genel Başkanı olmasına bir tepki olarak okumak daha doğru olacaktır.

DP’nin iktidara gelişi ile birlikte gerçekleşen ise her ikisi de önemli siyasî ağırlıklara sahip Cumhurbaşkanı ve Başbakan arasındaki güç dengesinin göreli değişimidir. Bu uygulama, sadece DP iktidarı ile de sınırlı kalmayacak; siyasetin başbakanlar eliyle belirlenmesi ve parti TBMM grubu üzerindeki hâkimiyetin yine onlar ve çevreleri aracılığıyla tesis edilmeleri günümüze kadar devam edecektir. Bu, o kadar belirgin bir dönüşümdür ki, başbakanların siyasal yapının başat gücü olmaları durumu, darbelerin ardından Cumhurbaşkanlığı makamını işgal eden muktedir emekli askerler döneminde dahi değişmeyecektir.

Cumhurbaşkanları ile başbakanlar arasındaki siyasi güç dengesindeki göreli değişimi sağlayan, cumhurbaşkanlarının partilerinden istifa ederek, hukuken de olsa parti Genel Başkanlığı’nı Başbakanlara bırakmaları; Başbakanların, TBMM’deki gücü de, Milletvekili Genel Seçimleri’nde partilerinin müstakbel milletvekilleri olacak Milletvekili Aday Adayları’nı belirleme yetkisinden kaynaklanmadır. Aslında çoğu partide bu yetki, Kongre’de seçilen Merkez Karar Yönetim Kurulu’na aittir; ancak o kurulun da başkanı olarak parti Genel Başkanı, partisinin Milletvekili Aday Adayları’nın belirlenmesi sürecinde de hâkim bir güce sahiptir.

Basitleştirerek ve farklı partilerdeki nüansları dikkate almayarak süreci şöyle özetleyelim. Parti Genel Başkanı, parti teşkilatları, dolayısıyla Büyük Kongre’de oy kullanacak delegeler üzerinde etkilidir. Delegeler, Genel Başkan, ve Kongre’den sonra en üst karar mercii olan Merkez Karar Yürütme Kurulu’nun teşkilinde; Merkez Karar Yürütme Kurulu, Milletvekili Aday Adayları’nın belirlenmesi sürecinde belirleyicidirler. Aslında aradaki mekanizmaların pek de bir önemi yoktur: Partilerin kendi içlerindeki siyasal kırılma ve yeni bir adayın Genel Başkan olarak zuhur etmesi dönemleri dışındaki olağan süreçlerde parti Genel Başkanı, o partinin milletvekilleri üzerinde doğrudan söz sahibidir. Yine olağandışı dönemler bir kenara konulursa, partinin Genel Başkanı ile uyum içerisinde olmayan kişinin, en azından o parti içerisinde bir siyasi geleceğinden, o parti içerisinden tekrar milletvekili aday adayı olabilme şansından bahsetmek neredeyse imkânsızdır.

Bu “de facto” durum,  parti içerisindeki hamilik ilişkilerinin de doğrudan belirleyicisidir. Partinin, cumhurbaşkanı olarak seçtiği (eski) genel başkanı, artık, bir sonraki seçimde Milletvekili Aday Adayları’nı belirleme yetkisine sahip olamayacaktır. Hatta, parti kongresi üzerindeki etkisi de o kadar sallantılıdır ki, cumhurbaşkanı olduğunda partisi üzerinde hâlâ denetimi tesis edebilmek için genel başkanlığa seçtirerek partisini emanet ettiği yeni genel başkanın bile bir sonraki Kongre’de tekrar genel başkan seçilme; o kişi genel başkan seçilse bile, eskisi gibi, mevcut cumhurbaşkanının (eski genel başkanın) iradesi doğrultusunda o partiyi idare edeceğine dair bir garanti dahi yoktur.

Yukarıda çizmeye çalıştığım tabloya dair reel politik örnek mi istiyorsunuz: 1950 sonrası Celal Bayar’a bakın, 1980’lerin sonundaki Turgut Özal’ına bakın, 1990 başlarındaki Demirel’e bakın.

Erdoğan’ın tüm gücü AKP’den doğar

Tam da burada, ikinci önermemi hatırlatmanın, tekrar yazmanın zamanıdır: “Tayyip Erdoğan’ın bugün siyasal sistem üzerinde sahip olduğu tüm gücü sadece ve sadece AKP içerisindeki gücüne bağlıdır; ondan kaynaklanır ondan türer ve ancak onunla devam edebilecektir.”

Cumhurbaşkanı olmasının siyasal yapının tamamı üzerinde Tayyip Erdoğan’a muazzam bir güç verdiğini tartışmaya gerek dahi yok. Ancak akılda tutulması gereken –ve Erdoğan’ın da aklından hiç çıkartmadığını düşündüğüm – nokta da burasıdır: Erdoğan’ın kendisi de gücünün kaynağının Cumhurbaşkanlığı makamı olmadığının, Cumhurbaşkanı olarak sahip olduğu gücün kaynağının AKP içerisindeki gücü olduğunun farkındadır. Yukarıda da tartışmaya çalıştım. Cumhurbaşkanlığı görevi, o kişiye, eski genel başkanı olduğu, sevildiği ve takdir edildiği partisi içerisinde olağanüstü bir saygınlık verecektir; veriyor da. Tartışmaya ne gerek var ki? Tayyip Erdoğan AKP teşkilatı içerisindeki en saygın, en sevilen… kişidir. Ancak siyaset biliminde “saygınlık” ve “güç” farklı şeylerdir. Birbirlerini besleyebilirler de ancak birbirlerinden doğmazlar. Güç ayrı şeydir, saygınlık ayrı. Tayyip Erdoğan’ın “formel” olarak da olsa “AKP Genel Başkanlığı”ndan, AKP üyeliğinden ayrılmış olması onun formel iktidarını sıfırlamıştır. Şu anda parti içerisinde sadece saygınlığı vardır. Erdoğan’ın bir cumhurbaşkanı olarak AKP üzerindeki “gücü”, “iktidarı” onun CHP üzerindeki “gücü”, “iktidar”ından ne azdır ne de fazla. Sadece bir cumhurbaşkanı olarak gücü çok da fazla değildir; hele hele o cumhurbaşkanı, iktidardaki parti ile tam anlamıyla uyumlu değilse gücü düşünüldüğünden çok ama çok daha azdır. Erdoğan da, bu sistem değişmediği sürece, sonunun, örneğin, Turgut Özal, Süleyman Demirel ya da kendi partisinin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül gibi olacağının farkındadır. Her biri kendi camialarının saygın isimleriydi; ama hiçbiri başbakanlık dönemlerindeki “güç”lerini devam ettiremediler ve saygın ve sınırlı güce sahip birer Cumhurbaşkanı olarak siyasal yaşamlarını noktaladılar. Erdoğan, kendisini de bekleyen bu siyasî akıbeti net bir şekilde görmektedir. Başkanlık sistemi adı altında ortaya konan idarî revizyonun bu gidişi durdurabilecek tek çözüm olduğunun da farkındadır.

SADECE NEO MİLLİ ŞEF SİSTEMİ ERDOĞAN’IN AKP’DE KAYBETTİĞİ GÜCÜ ONA VEREBİLECEKTİR

Başkanlık sisteminin şimdikinden tek farkı, Tayyip Erdoğan’ın bir “partili cumhurbaşkanı” olması olacaktır. Küçük bir ayrıntıdır demeyin; oldukça önemlidir. İki noktayı birbirine karıştırmamak gerekiyor. “partili cumhurbaşkanı” tartışması, siyasî olarak kendisini bir partiye, dünya görüşüne yakın gören bir cumhurbaşkanının olması ya da olmaması tartışması değildir; aksine bir partinin genel başkanı olan ya da olmayan bir cumhurbaşkanı tartışmasıdır. Tayyip Erdoğan “Farklı Cumhurbaşkanı” “Cumhur’un Başkanı” “Taraflı Cumhurbaşkanı” gibi ifadelerle iki hususu birbirine karıştırmaktadır. Karıştırmak dediysem, Erdoğan’ın yanlışlıkla yaptığını düşündüğüm bir şeyden söz etmiyorum; aksine bilinçli olarak yapılan bir karıştırmadan bahsediyorum. Erdoğan “Taraflıyım!” derken siyasi taraflılığı ima etmekte; ancak istediği şey bu değil, resmî olarak partisinin başında olacağı, böylece yasama organını ve parti teşkilatını eskisi gibi “gücü” altına alabileceği bir başkanlık sistemidir.

Mevcut sistemin “cumhurbaşkanının tarafsızlığı”ndan beklediği de aslında budur. Yoksa kimsenin, 40 yıllık siyasetçilerin, cumhurbaşkanı seçildikleri gün, tüm siyasî tercih ve geçmişlerini geride bırakmalarını, siyasî kimliklerinden soyunmalarını arzu ettiği yoktur. Herkes, Bayar’ın DP’li, Özal’ın ANAP’lı, Demirel’in DYP’li Gül’ün AKP’li olduğunu biliyordu ve bundan da büyük bir rahatsızlık duymuyordu. İşte Erdoğan’ın “taraflılık” vurgusu da burada anlam kazanıyor.

*

Türkiye’de parlamenter sistemle başkanlık sistemleri arasındaki bir tercih tartışması yaşanmıyor. Türkiye’nin böyle bir sorunu, bir tartışması yok. Başkanlık sistemi adı altında yürütülen tartışma, Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçilmesi ile yitirmeye, formel dayanaklarından mahrum kalmaya başlayan gücünü tekrar kazanma çabalarından başka bir anlam da taşımıyor.

Milli Şef Sistemine dönüş, sadece partiler düzeyinde AKP ya da MHP için değil, genel anlamda bir düşünce geleneği olarak Türkiye sağı için de bir intihardır. Bu tartışmayı gelecek haftaya bırakalım.

Keyifli Pazarlar

Diğer Sayfalar: 12 

Mete Kaan KAYNAR

1972 yılında Ankara’da doğan Mete Kaan Kaynar, lisans eğitimini Hacettepe Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü’nde tamamladıktan sonra aynı bölümde yüksek lisans ve doktorasını yaptı. Bir süre Westminster Ünivesitesi’nin Demokrasi Çalışmaları Merkezi’nde misafir araştırmacı olarak çalışan Kaynar, 2009 yılında siyasal hayat ve kurumlar alanında doçentlik unvanı aldı.

Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları