Çevre bilinci ve mücadelesi üzerine notlar

Yaşadığımız çevreyi hava, su, toprak, bitkiler ve hayvanlar oluşturur. Bunlardan birinin zarar görmesi yaşamımızı etkiler. Bu nedenle geleceği düşünen herkesin doğaya karşı sevgi duyması ve sorumluluk binci taşıması gerekir. Doğaya karşı duyarlı olmak, insancıllığı, uygar ve barışçı ilişkileri geliştirir. İnsanı bir nesne haline getiren, insani ve sosyal amaçlı hiç bir yaklaşıma sahip olmayan ve özel mülkiyeti körükleyen kapitalist sistem, daha fazla sömürü ve kar politikaları doğrultusunda ülkelerin yer altı ve yerüstü kaynaklarını yağmalanmaktadır. Kapitalizm, onarılma imkanı olmayan boyutlarda doğayı tahrip eden sömürü, soygun ve yağma düzenidir.

Her şeyin günü kurtarmaktan ibaret sayıldığı, aklın, iradenin, bilimin tümüyle geçersiz ve işlevsiz kılındığı, insani erdemlerin köreltildiği, toplumsal dayanışma ve paylaşım duygusunun ortadan kaldırılmaya çalışıldığı kapitalist sistemdir. Çevre sorunundan konut sorununa, tarım sorunundan insan haklarına kadar her şeyin sorgulanmasında genel ilke kapitalist sistemin/düzenin kendisi olmalıdır. Ayrıca çevre mücadelesi devrim, demokrasi ve sosyalizm mücadelesinden ayrı olarak ele alınmamalı ve bu konuda bütünlüklü bir bakış açısına sahip olunmalıdır.

Kapitalist talanın sadece bir yanını, yani emperyalist tekelleri görmek, emperyalizmle işbirliği yapan yerli tekelci sermayeyi görmezden gelmek ve soyut bir antiemperyalizm anlayışıyla sorunu perdelemek anlamına gelmektedir. Kazdağları’nda altın çıkaran Kanada şirketiyle işbirliği yapan yerli şirketin bu talanda hiçbir payı yok mu? Ayrıca sorunu sadece madenlerle sınırlamak da doğru değil. HES’ler, Termik ve Termal santrallere, RES’lerden atık sulara, çarpık kentsel yapılaşmadan otobanlara ve tünellere kadar, çok sayıda doğayı tahrip eden unsurların aynı önemde dikkate alınması gereklidir.

Sömürü ve talan sisteminden kaynaklanan sorunların yarattığı felaketler, halk arasındaki sosyal dayanışma ve yardımlaşma bilincinin gelişmesine katkıda bulunurken, felaketlerin yol açtığı sorunlara karşı gösterilen tepkilerde sosyal ve siyasal reflekse dönüşebilme potansiyeli taşmaktadır. Sistemden kaynaklanan her bir sorun kendi bağlamında el alınarak siyasal gerçeklerin açıklanması kampanyalarına dönüştürülmesi ise, halkın kendi geleceğine ve toplumsal haklarına sahip çıkma meşruiyeti temelinde siyasal muhalefetin gelişmesi ve güçlenmesine yol açacaktır.

Bazı bölgesel ve yerel duyarlılıkları hesaba katmazsak, bir bütün olarak ele alındığında Türkiye henüz bir çevre bilgisinden, kültüründen, eğitiminden ve bilincinden yoksun. Halkın lokal tepkilerine anlam kazandırmak, kitlelerin hafızası olmak, siyasal ve toplumsal olaylara bilinçli ifadeler kazandırmak için çevreye karşı görev ve sorumluluk bilinciyle davranması gerekir. Türkiye gerçeğinde giderek artan çevrenin tahribine karşı daha duyarlı olmak, aynı zamanda siyasal ve toplumsal sürece müdahil olmak anlamına geliyor. Bu yaklaşım teorik, siyasal ve örgütsel düzeylerde yeni açılımlar yapılması anlamına geliyor. Türkiye sathında çeşitli düzeylerde ve biçimlerde yapılan çevreci mücadelelerin siyasal ve toplumsal etkileri üzerinde durmamız gerekiyor. Bu bağlamda bazı siyasal ve toplumsal olgudan söz edebiliriz.

Birincisi, başta iktidar partisi (veya partileri) olmak üzere düzen partilerine ve politikacılara, hükümete, bürokrasiye, kısacası bir bütün olarak devlete karşı halkın güvensizliğinin gelişmesidir. İkincisi, halkın sivil toplum örgütleriyle yakınlaşması ve kendi deneylerinden öğrenerek bazı yeni örgüt biçimlerini yaratmasıdır. Üçüncüsü, her şeye karşın sorunun bir parçası olan yerel yönetimlerin rant ilişkilerine bulaşmasının halkın tepkisini artırmasıdır. Dördüncüsü, yüz yüze kalınan ağır sorunlar, can ve mal kayıpları nedeniyle halkın sivil itaatsizlik ve sosyal dayanışma bilincini geliştirmesidir. Ancak çevre sorununun mevcut sistemden, kapitalist sömürü ve talandan ayrı olarak ele alınamayacağının; çevrenin herkesin ortak sorunu olması nedeniyle kitlelere siyasal ve örgütsel dayatmaların yapılamayacağının; komünüteryan bir anlayışla kitlelerin gücüne ve yaratıcılığına inanmanın mücadeleyi ileriye taşıyacağının göz ardı edilmesi vb nedenler çevreye karşı sorumluluk bilinci bakımından önemli zaaflar yaratmaktadır.

Yerel düzeylerde oluşan çevre örgütlenmeleri eylemde birlik temelli inisiyatifler ve platformlar şeklinde gerçekleşiyor. Ancak örgütsel ilişki ve işleyiş kuralları, gönüllülük üzerinden demokratik katılım, katkı ve seçim yoluyla değil, kişisel veya bir grup iradesi tarafından belirleniyor. Bu durum farklılıkların meşruiyeti temelinde demokratik oluşumlara imkan vermediği için sadece bazı kişilere dayanan bir faaliyet haline geliyor/getiriliyor. Bu nedenle oluşumlar kalıcılık ve süreklilik kazanarak nicelik ve nitelik olarak dönüşüm yapamıyor. Birçok örneğinde görüldüğü gibi bir süre sonra amip gibi bölünmeler ve dağılmalar gerçekleşiyor. Oluşumlarda ön planda olanların sol ve sosyalist örgütlerden geliyor olmaları ise, eski deneyimlerini faaliyete taşımaları, kitle içinde güvensizliklere ve hareketi sekteye uğratan yönetsel sorunlara yol açıyor.

 

Şaban İBA

1948 yılında Develi’de doğdu. Üniversiteyi Ankara’da okudu. FKF ve TİP’te çalıştı. Dev-Genç’te MYK üyeliği yaptı. THKP-C içinde yer aldı.
12 Mart’ta Dev-Genç ve 15-16 Haziran Olayları’ndan yargılandı. 1975’ten sonra Kurtuluş hareketinin kurucularındadı. 12 Eylül darbesinden sonra TKKKÖ kurucusu ve yöneticisi olmaktan yargılandı. 12 Mart ve 12 Eylül dönemlerinde iki kez idam cezası istemiyle İba, toplam 11 yıl cezaevinde yattı.

Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları