Suriye çıkmazı

“Savaş, mızraklı, trompetli bir bayram değildir… Onun manzarası kandır, ölümdür…”

Tolstoy

Irkçılığın, yabancı düşmanlığının, ayrımcılığın ve savaş çığırtkanlığının zirve yaptığı ülke haline geldik. Bu tablo, uluslararası tekelci burjuvazinin emrindeki siyasi iktidarın eseri olduğu kadar, muhalefetin icazeti ile olmuştur. Gerek ülke içinde Kürtlere, gerekse Suriyelilere ve ülkenin batı kesiminde yapılan linç girişimleri ve ırkçı saldırıları gerçekleştiren faşist güruhu himaye eden siyasi iktidar, HDP dışında muhalefet ile kol kola girmiştir.

Türkiye’nin terör örgütlerini bahane göstererek hükümran olan bir ülkenin topraklarına izinsiz girmesi, Suriye ile anlaşmadan topraklarında güvenli bölge oluşturma girişimleri, uluslararası arenada yalnız kalmasına yol açmıştır. Gerçi “yaptım, bitti” türü söylemler, ancak iç siyasete yönelik olup, dış politikada Türkiye’nin yalnız kalmasından başka bir şey değildir. Güvenli bölge dediği koridora gerçekten bölgenin mukimi olan Kürtlerin yerleştirilmeyeceği, siyasi iktidar tarafından her fırsatta dile getirilmiştir. AKP lideri, İdlib’i bahane göstererek bölgenin Kürtlere uygun olmadığını 25.10.2019 tarihinde açıklayarak gerçek niyetini ortaya koymuştu. Bölgenin kadim halkı olan Kürtler, yerinden ve yurdundan edilecek ve yerine Araplar yerleştirilecek. Diğer bir deyişle “Güvenli Bölge Planı” olarak sunduğu plan, gerçek anlamda “Güvenli Bölge Planı” olmayıp, Kürtleri, vatanından kovma planıdır. Bu plan, tarihte gördüğümüz Abdülhamid döneminde İttihat ve Terakki Yönetimi’nin izlediği politikanın silik bir kopyasıdır. Bu girişim savaş ve parçalanma politikasının tipik İngiliz modelidir.

Rusya ile Soçi’de varılan mutabakat sonrasında Türkiye’nin ilelebet Suriye topraklarında kalması mümkün değildir. Önemli bir sorun haline gelen ÖSO, diğer adıyla Suriye Milli Ordusu’nun durumudur. ÖSO’nun Türkiye tarafından desteklendiğini ve TSK ile birlikte hareket ettiğini biliyoruz. ÖSO’nun içinde cihatçı gruplar ile terörist ve yağmacı unsurların olduğu, Afrin harekâtında evlerin ve dükkânların yağmalanması sırasında görmüştük. Bağımsız kaynaklara göre Suriye’de 80 ülkeden 40 binden fazla IŞİD mensubu vardır. Soçi Mutabakatı sonrası bunların durumu ne olacak? Cihatçılar, güvenli bölgeye mi yerleştirilecek, bilinmiyor. Ancak bilinen bir şey varsa emperyalizmin başını çeken ABD’nin buna izin vermeyeceği ve cihatçı grupların Türkiye’nin başına bela olacağıdır.

İflas eden BOP uğruna tarihi bir insanlık suçunu işleyerek, 1 milyondan fazla insanın kanına giren, 11 milyon insanı kendi vatanlarında mülteci konumuna düşüren ve 15 milyon insanı açlık ve sefalete sürükleyen, Suriye nüfusunun önemli bir bölümünün katili ve toplumsal bir yıkımın faili olan uluslararası finans kapitalizminin, diğer adıyla küresel ekonomide yeni sömürgeler oluşturan emperyalist güçlerin 9 yıldan beri yıkamadığı Suriye devletinde savaşı kaybettiklerini ve ülke topraklarını terk etmeye başladıklarını bildirmesinden birkaç gün sonra ÖSO’cu diye adlandırılan birliklerle birlikte Türkiye fiilen operasyona başladı. Bu operasyon ya da harekâta savaş, işgal, fetih, istila, ilhak gibi ve benzeri terimleri kullananlar hakkında cezai işlem yapıldığını haberlerde öğreniyoruz. Bu tür terimlerin kullanılması, terör örgütüne yardım, örgütü yüceltmek ve Türk Silahlı Kuvvetleri’ni küçük düşürme anlamı taşıdığını savcı soruşturmalarıyla öğrendik. Bugün Suriye’de olup bitenler, insanlık utancını yaşatan emperyalist ülkelerin teröründen başka bir şey değildir. Bunun içinde başta ABD olmak üzere, AB ülkeleri ve Rusya vardır. Türkiye de Avrupa basınında çıkan haberlere göre pay kapma yarışındadır. Öte yandan ABD, Suriye petrolüne göz dikmiş olacak ki, kendi şirketlerini Suriye’ye davet etmiş, büyük rezerve sahip olan coğrafyada aslan payını kapma peşinde olduğu yolundaki niyetini ortaya koymuştur.

9 yıl süren savaş sonrasında yitirilenler, mülteci konumuna düşenler dışında büyük travma yaşayan nüfusun geri kalanında yüzbinlerce çocuk, yetim ve öksüz bırakılmıştır. Toplumsal çöküşün diğer boyutu ise Suriye’deki yaşam tarzı tamamen parçalanmış, toplumda savaş sonrasında sosyal ve ekonomik farklılıklara dayalı büyük bölünmeler meydana gelmiştir. Savaşın bir diğer insani yıkım boyutu da kendine has yeni tablolar ortaya çıkarmıştır. Ölen 1 milyondan fazla insan dışında, sakat ve yaralı kalanların sayısı 500 bin, yetim sayısı 1 milyon, kayıp sayısı 57 bin ve muhtaç durumdaki insan sayısı 15 milyona dayanmıştır. Savaş öncesi Suriye nüfusu 23 milyondu. Savaş sonrasında bu nüfus Suriye hükümeti tarafından her ne kadar 19 milyon olarak gösteriliyor ise de bugün sadece Türkiye’de 3 milyon 675 bine yakın mülteci yaşıyor, Avrupa ve komşu Arap ülkelerine sığınanlar hariç. Hiç şüphesiz ki nüfus sayımına Kürtlerin bir bölümünün dâhil edilmemesi ve vatandaş olarak sayılmaması da Baas ırkçılığının ayrı bir utancıdır.

Vicdan ve insaf sahibi herkesin 9 yılın sonunda Suriye’nin ekonomik ve sosyal boyutuna baktığı zaman ister istemez yüreği burkulur. Uluslararası sermaye ve emperyalist devletlerin Suriye’de bıraktığı yıkım aşağıya çıkarılmıştır.

Suriye’de öne çıkan maddi kayıplara baktığımız zaman, devlet bütçesinde küçülme ve buna bağlı cari açık, işsizlik oranının rekor düzeye yükselmesi, yol, köprü, konut, hastane, okul ve havalimanı ile diğer altyapı tesislerinin büyük hasara uğraması, bilim insanı, kalifiye elemanı, sanatçı ve akademisyenlerin ülkeyi terk etmesi, işadamlarının sermayelerini yurt dışına kaçırması, enflasyonun tavan yapması, üretim faaliyetlerinin sekteye uğraması, ekonomik ve sosyal ağların yok olması, tedarik zincirlerinin kırılması, altyapının tamamen çökmesi ve benzeri gibi sosyal ve ekonomik yıkım had safhaya ulaşmıştır.

Barışı savunmanın suç sayıldığı bir coğrafyada ne demokrasi, ne ahlaki değerler ve ne de insanlık onuru kalır!

AKP iktidarının neden Suriye’de güvenli bölge oluşturmada ısrarcı olduğunu bu vesileyle daha iyi anlıyoruz. Sorun salt terör değil, yatırımlarda aslan payını kapmaktır.

2011 yılında AKP iktidarı Esad rejimini yıkma, Şam’da Emevi camiinde Cuma namazını kılma ve İhvan (Müslüman Kardeşler) rejimini kurma hedefinden vazgeçerek 2015 yılında zorunlu bir şekilde Suriye’nin kuzeyinde toprak kazanmaya yöneldi. En büyük engel gördüğü ve terörist diye andığı Suriye Demokratik Güçleri (SDG) idi. Bunun bertaraf edilmesi ve koridorun açılması gerekiyordu. Suriye’nin kuzeydoğusuna, bir külfet olarak gördüğü Suriyeli sığınmacıları yerleştirmek, güvenli bölge dediği boşaltılmış koridoru Kürtlerden arındırmak Türkmen, Arap ve cihatçıları yerleştirmektir. Bu strateji ister istemez Suriye’nin kuzeyini ilhak etmek düşüncesini akla getiriyor; bu da fetih olgusunu pekiştiriyor.

Yandaş medyada yer alan haberler bu planı doğrular niteliktedir: [2]

  • 08.2015 tarihinde yandaş medyada “Halep ilini Türkiye’ye bağlamak ve 82. İl olarak ilhak edeceğiz” haberleri geçiyordu.
  • Reyhanlı, Cilvegözü sınır kapısı civarında 17.09.2017 tarihinde yapılan toplantıda 425 üyeli bir “meclis”
  • 11.2017 tarihinde AKP öncülüğünde toplanan o meclis, “Milli Selamet Hükümeti”ni ilan etti.
  • 01.2018 tarihinde İçişleri Bakanı Süleyman Soylu “Azez’e kaymakam, Cerablus’a Emniyet müdürü, Mare’ye jandarma komutanı atadık” dedi.
  • 02.2018 tarihinde Erdoğan “Afrin’e fetih yakındır” diyerek gerçek niyetini ortaya koydu.
  • 03.2018 tarihinde hükümetin küçük ortağı Devlet Bahçeli Suriye yönetiminin tamamını terörist göstererek, “Suriye yönetimi teröristlerle işbirliği yaparsatoprakların bir kısmını elimizde tutmanın yolu açılacaktır diyerek, Suriye topraklarını işgal ve ilhak etmeye gerekçe gösterdi.
  • 10.2019 tarihinde Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle Suriye toprakları olan El-Bab, Azez ve Afrin’de Gaziantep Üniversitesi’ne bağlı fakülteler kurulacağı kararı Resmi Gazete’de yayımlandı.
  • 10.2019 tarihinde, 2017’de AKP’nin kurduğu “Suriye geçici hükümeti”nin sözde başbakanı Abdurrahman Mustafa, yanında sözde Savunma Bakanı ve Genelkurmay Başkanı Selim İdris ve ÖSO komutanları ile Şanlıurfa’da basın toplantısı düzenledi. Basın toplantısında ÖSO’yu oluşturan ve daha önce “Milli Ordu” ve “Ulusal Kurtuluş Cephesi” adlı grupları birleştirerek tek bir çatı altında “Suriye geçici hükümetinin Savunma Bakanlığı”na bağlandı ve “düzenli orduya” geçileceği ilan edildi.

AKP’nin projesi olarak görülen bu durumun dünyada nasıl karşılanacağı hiç hesaba katılmamış olacak ki, harekatın henüz birinci gününden itibaren tüm olumsuz tepkileri üzerine çekti. Siyasi otorite, HDP dışında, CHP, İYİ PARTİ, SP ve diğer sağ partilerin onayını alarak bu harekâtı gerçekleştirdi. Ancak, uluslararası boyutta yarattığı sorunları çözmek hiç de kolay olmayacaktır.

AKP hükümetinin Suriye’nin meşru devletine karşı, onun topraklarında Suriye geçici meclisi, hükümeti ve ordusu kurma projesinin hayata geçirilmesi, Suriye topraklarındaki yerleşim yerlerine Türkiye’den kaymakam, Emniyet müdürü ve jandarma komutanı ataması, Suriye topraklarında kararname ile üniversite kurması, ne yazık ki “toprak bütünlüğünü savunma” sözünün değil, “toprak kazanma niyeti”nin göstergesidir. [2] Ayrıca AKP’nin kuruluşundan bu yana izlediği “Siyasal İslam” politikası, Türkiye’nin bir emperyalist bloktan diğerine yaslanması ile iflas etmiş, öteden beri savunduğu Arap Birliği ülkeleri ve Filistin de dâhil tüm Arap dünyası bu harekâta karşı net bir tavır sergilemiştir. Bu olay, I. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nda İngiliz emperyalistlerin Arap ülkelerini Osmanlıya karşı yönlendirmesi olayında sadece aktörler değişmiştir. Bugün aynı olayı Avrupa Birliği üstlenmiş görünüyor. Bu durum da AKP iktidarı ve reisi için hüzün verici bir sonuç haline gelmiş görünüyor.

AKP iktidarı geçmişte dillendirdiği toplumu kamplaştıran, düşmanlaştıran ve kendi tabanını konsolide eden “dış güçler” söylemi ile toplumu milli ve gayrı milli cepheler şeklinde ayrıştırdığı bu politika ile diğer burjuva partilerini de yanına çekerek Suriye harekâtına destek bulma çabasında herhangi bir zorlukla karşılaşmadı. Sağ partileri yanına çekmek için de milliyetçi söylemlerin yanına dini söylemleri de monte ederek dindar ve muhafazakâr tabana hitap ederek muhalefeti bir yerde baypas etmeyi başarmıştır.

Tüm bunlar bir araya geldiği zaman AKP’nin neyi amaçladığı da ortaya çıkıyor. Suriye topraklarında bir arada yaşayan Kürtleri yerinden etmek, topraklarını ellerinden almak, yerleşim birimlerine Cihatçı Gruplar ile Arap ve Türkmenleri yerleştirmektir.

The Times Of Israel yazarı Chistina Lin’in 24 Eylül 2015 tarihinde “Esad isterse Çin, Suriye’ye asker gönderebilir” başlığıyla çıkan haberde Cisr’uş-Şuğur kasabasına, 3.500 civarında sahte pasaportla Uygur savaşçıları yerleştirilmiştir. Türkistan İslam Partisi militanı olan Uygurlar Şam Yönetimi’nin kontrolündeki Ebu Zuhur hava üssünü de ele geçirmişlerdi [3]. Sonrasında da İdlib, eski Nusracı HTŞ’nin ve dolayısıyla ÖSO’nun denetimine girdi. Afrin’e yapılan müdahale ile Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi’ne göre 120 bin Kürt bölgeyi terk etmiş, köyler dâhil yerleşim birimlerinin birçoğuna cihatçı gruplar yerleştirilmiştir. ÖSO denen örgütün içinde yer alan Ahrar El Şarkiye adlı cihatçı grubun insanlık suçunu işlediği rapor edilmiştir. Bu anlatılanlar sadece bir örnektir. ÖSO tarafından 12 Ekim 2019 tarihinde katledilen Suriye’nin Geleceği Partisi Genel Sekreteri Hevrin Halef ile ilgili AKP iktidarı suskun kalırken, Uluslararası kamuoyunun bu olayın peşini bırakmayacağı da gelen haberler arasında. Parçalar birleştirildiğinde Suriye’deki askeri operasyon ile ülke içinde Kürt illerinde yapılan kayyum atamaları birbirinden ayrı düşünülmeyeceği açıktır. AKP’nin diğer bir hedefi de iç politikada CHP dâhil tüm sağ partileri HDP’ye karşı provoke etmek ve sonuçta muhalefeti parçalamaktır. Muhalefeti savaş ve kayyum girişimi ile MHP ile ittifakını sürdürmek, eğer mümkünse İYİ Parti’yi de ittifakın içine çekmek, milliyetçi ve ulusalcı duyguları kabartmak ve oluşturulmaya başlanan Davutoğlu-Babacan’ı saf dışı bırakarak girişimlerini zayıflatmak ve buna bağlı Saray yönetiminin zaafiyete uğrayan itibarını geri kazandırmaktır. Diğer bir deyişle kendi ittifakını güçlendirmek ve diğer ittifakları dağıtmayı amaçlamaktır. Ancak en büyük engel olan HDP, yerel seçimlerde görüldüğü gibi Saray’ın uykularını kaçırmaya devam etmektedir.

Türkiye’nin ekonomik krizi, zam ve işsizlik gibi faktörlerin etkisinin artması uzun vadeli (kalıcı) bir başarıyı engelleyecektir. Sistematik biçimde yoksullaştırılan insanları, ideolojiyle, hamasetle veya Kürt düşmanlığıyla doyurma sahtekârlığının ve bir aparat olarak “savaş”ı sürekli devreye sokmanın da bir sınırı olacaktır. [4]

Yeni vergi ihdasları, vergilerin artırılması, zamlar türü uygulamalar bir yandan iflasın eşiğindeki ekonomiye, öte yandan “Suriye Harekâtı” masraflarının toplumun yoksul kesiminin omuzlarına bindirmekten başka biri amacı da yoktur.

Türkiye’nin iç ve dış politikası uluslararası sermayenin çıkarlarından ayrı düşünülemeyeceği açıktır. Tüm bu olup bitenler Uluslararası finans kapitalizminin Ortadoğu üzerindeki politikalarında küresel sermaye kapsamında çevre ülke olan Türkiye’nin hem iktidar, hem de muhalefetine yön vermektir. Ülke yönetiminde aktörler değişebilir, ancak reva görülen politikaların değişmeye niyetinin olmadığı aşikârdır.

Bu derbeder gidişatın önünü ancak toplumsal muhalefet kesebilir. 12 Eylül 1980 darbesi ile dağıtılmış işçi sınıfı birleşmedikçe ve en büyük gücü olan emek gücünü göstermedikçe, ülkenin bir emperyalist bloktan diğerine atlama zaafiyeti devam edecektir.


[1] Ahmet Emin Dağ – Firas Kahveci, Suriye’yi yeniden kurmak (İnsamer yayınları, Ocak 2019)

[2] Mehmet Ali Güller, Sözde toprak bütünlüğü (Cumhuriyet Gazetesi, 7 Ekim 2019)

[3] https://blogs.timesofisrael.com/if-assad-asks-china-can-deploy-troops-to-syria/

[4] Onur Emre, üç soru ve Suriye savaşı notları (İleri Haber Gazetesi, 11 Ekim 2019)

 

Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları