Baskıyı artırmak gidici iktidarlara çare olur mu?

Soru çok genel, dolayısıyla tek bir yanıtı yok. Koşullara bağlı. Genel olarak çok dile getirilen formül şu: Toplumun yeterli bir çoğunluğu iktidardan yorulmuş, bıkmış, umudu kesmiş ise ve de bir alternatife umut ve güvenle yöneliyorsa, değişim olur, baskı sonucu değiştirmeye yetmez, hatta değişimi hızlandırır. Geciktirir ise, artan baskı değişimin daha sancılı ve toplum için daha maliyetli olmasına yol açar.

Baştaki soruyu neden sorduğumuz belli. Sorumuz Türkiye ile ilgili. Türkiye sorunları her zaman çok ve karmaşık olan bir ülke olageldi. Ancak eşi benzeri olmayan, aşırı merkeziyetçi, zaten sınırlı olan demokrasiden sürekli olarak uzaklaşan bir modelin sorun çözme kapasitesi her geçen gün daha zayıfladı. Bu zayıflama ile birlikte iktidar içinde tek adam otoritesine karşın çelişkiler ve tutarsızlıklar arttı. Sağlık bakanı “iki ay aşıyla ilgili sıkıntı var” derken, AKP lideri ve cumhurbaşkanı “aşıda sorun yok” açıklaması yapabiliyor. “128 milyar dolar nerede? Kimlere ne zaman, hangi kurdan ne kadar satıldı?” sorusuna çok sayıda çelişkili ve anlamsız yanıtlar verilebiliyor.

Sorunlar artarken iktidarın hatalı, hatta kendi açısından bile yanlış kararları çoğaldı. Örneğin Türkiye için son derece yanlış, ama iktidarın kendisi için de hiçbir yarar sağlaması mümkün olmayan bir atamayla Boğaziçi Üniversitesi darboğaza sokuldu, tüm ülkede ve dünyada tepki çekti. Bir diğer örnek;17 Mayıs’a kadar sürecek “kapanma”da içki satışlarının yasaklanması ile iktidarın ne kazanacağı çok şüpheli. Toplumun büyük çoğunluğu için bu konunun artan işsizlik, yüksek enflasyon, kapanan dükkanlar yanında ne önemi olabilir ki? Hatta bu gibi adımların hangi gerekçeyle atıldığı da geniş kesimlerce daha iyi anlaşılıyor artık.

İktidarın baskıları artırmayı bir çare olarak gördüğü de çok belli. Hele baskı adımları, insan hakları ve hukuk reformu gibi inandırıcı olmayan vaatlerle aynı dönemlere rastlayınca, iktidarın çelişkileri daha da göze batıyor. Son örnek, Emniyet Genel Müdürlüğü’nün bir genelgeyle polisin yurttaşlara sokakta müdahalelerinin fotoğraf ve video ile kayda alınmasını yasaklaması. Bu kararın devlet-yurttaş ilişkisi açısından ne kadar anti-demokratik olduğu apaçık. Bu kısıtlama ile yurttaş devlet karşısında güçsüz kılındığı gibi, polisin yanlış ve aşırı davranışları karşısında yurttaşın hakkını araması da son derece zorlaşıyor. Böyle bir düzenlemenin yanlış davranışları özendireceği ve yaygınlaştıracağı da açık. Ayrıca böyle bir kararın bir genel müdürlük genelgesi ile uygulamaya konması da hukuk sistemimiz açısından olanaksız.

Demokrasinin kuralları arasında “saydamlık” ve hesap sorabilme” önemli yer tutar. Genelge bu iki kurala da aykırı. Yaklaşık bir yıl önce ABD’de bir polisin George Floyd isimli siyahi bir yurttaşın ensesine diziyle dokuz dakika kadar bir süreyle basması sonucunda ölümüne neden olması tüm ülkede protesto gösterilerine yol açmıştı. Bir gencin tüm olayı telefonu ile kayıt altına alması yargı sürecini belirleyen bir numaralı etken oldu. Olay o denli önemsendi ki, CNN-ABD tanıkların ve uzmanların dinlenmesini günlerce naklen yayınladı ve polis Derek Chauvin’in suçluluğu kesinleşti, Haziran ayı içinde cezası açıklanacak.

Tam da bugün ( 4 Mayıs ) gazetelerde bu konuyla ilgili çok önemli bir haber vardı. Bu satırları okuyan birçok kişi, 2013’te Gezi protestoları günlerinde Eskişehir’de Ali İsmail Korkmaz’ın sokakta darp edilerek öldürüldüğünü anımsayacaktır. Bu olayda bir otelin güvenlik kameralarının kayıt yapmasının engellenmesi dava konusu olmuştu. Otel sahibi ve bir polis yargılanmıştı. Konu daha sonra temyize gitti ve bugünkü gazetelerde Yargıtay 8. Dairesi’nin kararı yayınlandı. Bu karara göre otel sahibinin beraat kararı onandı, sanık polis memuru hakkında “ceza verilmesine yer olmadığına” hükmedildi. Yargıtay 8. Daire Başkan Vekili ise karşı oy kullandı ve otel sahibinin polisin talebi üzerine kamerayı durdurarak delilleri gizlediğini vurguladı.

Örnekler konunun ne kadar önemli ve kritik olduğunu gösteriyor. Bu konudaki tartışma son tahlilde “adalet istiyor muyuz” sorusu ile ilgili. En baştaki soruya dönersek, bu genelge baskıyı artıracak tipik bir adımdır. Şu anda karar sadece toplu gösterilerle ilgili gibi sunulabilir, ancak tüm yurttaşların açık bir şekilde bilgilendirilmesinde yarar vardır: Bu genelge herkesi ilgilendiriyor. Herhangi bir yurttaşın herhangi bir nedenle karşılaşacağı kötü sözler ve davranışlar karşısında güvencesi kalmayacaktır. Görevini kurallara uyarak yapan emniyet görevlileri de hak etmedikleri biçimde şaibe altında kalacaktır.

Şimdi söz Danıştay’da. Hukuka uygun bir karar çıkmasını umuyorum. Ancak karar ne olursa olsun, bu tür baskıcı adımların Türkiye için sorunları ağırlaştırdığı ve ülkeye zaman kaybettirdiği ve iktidara da yarar sağlamayacağı kesin.

Burhan ŞENATALAR