Tanrının İsyankar Çocukları


Yaratıcılıklarıyla dünyaya farklı tonlarda renkler ve ışıklar saçan sanatçıların ilhamlarını sıradan insanların ulaşamadığı bir başka boyuttan aldıklarını düşünürüm.

Dünyanın genel karmaşası içinde duyarlılıklarını yitirmiş, sezgilerini kullanamaz hale gelmiş ve körleşmiş olan çoğunluğa dahil değildir onlar; varoluşu tüm hücreleriyle hisseder, duyuların ötesindeki anlamları keşfeder, yaratırken de bu anlamları sihirli ifadelerle ortaya dökerler. Öyle ki, başkalarına geçiş izni olmayan zamanların ve mekânların gezginleri gibidirler, yüreklerine taktıkları kanatlarla dolaşır, kendilerine benzemeyenlerin pervasızlık diye nitelendirdikleri özgürlüklerinin peşinden giderler. O başkaları ise içten içe hissettikleri ve asla itiraf etmedikleri kıskançlıklarına engel olamazlar; kısıtlamalarla, sınırlarla, kurallarla oluşturdukları düşünce biçimleriyle kusurlar bulup eleştirme derdine düşer, onların zaaflarını araştırıp acımasız sıfatlarla yargılarlar ama bu yargılarının aslında kendi mahkûmiyetlerine saplanıp kalmaktan ve derinlerdeki özgürlük özleminden kaynaklandığını anlayamazlar.Sanatçıların çoğunu yaşam tarzlarına ve tavırlarına bakarak kibirli, bencil, küstah, saldırgan, uçuk, çılgın diye nitelerken aslında bir türlü aşamadıkları korkularını, cesaretsizliklerini, değişime karşı gösterdikleri direnci ve artık özdeşleştikleri için kendileri sandıkları egolarını dışa vurduklarını fark edemeden inatçı bir bağımlılıkla sonradan edindikleri sahte karakterlerine yapışıp kalırlar.

Hintli şair-yazar Rabindranath Tagore bu gerçeği şu sözlerle dile getirmiş ve kendisi hakkında yazarken aslında insanlığın ortak bilincinden söz etmiştir:

“İnatçılık engeldir, fakat onu kırmaya çalıştığımda kalbim acır.

İstediğim özgürlüktür, ancak onu umut etmek beni utandırır.”

Doğrudur, sanatçılar genelde kibirli, küstah, bencil, saldırgan, uçuk ve çılgın bir görüntü  verirler, lakin özentiyle bu görüntüye bürünen ve sanatçılıkları teknisyenliğin ötesine geçmeyenlerle – ki çevremizde örnekleri çok- gerçekten yaratıcı olanların arasında büyük bir fark vardır; yanyana geldiklerinde aslıyla karikatürü gibi dururlar. Gerçek sanatçılar, yaratıcılığın tanrısal boyuttan gelen gücüyle ister istemez sıradışı görünürler ve aslında çoğu kibirli değil mağrur, küstah değil, açık sözlüdür… Özgüvenleri bencillik olarak algılanır, cesaretleri ise saldırganlık… Ve özgürlüklerinden asla taviz vermedikleri için uçuk ya da çılgın diye nitelendirilirler.

Zordur işleri, iki ayrı dünya arasında sıkışıp kalmışlardır çünkü; ait oldukları dünya ile yaşadıkları dünya gece ile gündüz gibi farklıdır birbirinden. Tanrıya kanallık ederken sözcüklerin, renklerin, seslerin arasında kaybolurlar, öylesine yoğun bir coşkudur ki bu en derin aşkların mutluluğu, en tutkulu sevişmelerin hazzı bile hiç kalır yanında ve yaratılan her neyse o coşkuyla yaratılır; şiirse sözcükler, resimse renkler, müzikse sesler efsunlu bir etkiyle yüreklere işler… İşte o kutsal yaratım anlarından sonra tanrı katından aşağılara inmektir zor olan; zamandan koparak bulutların üzerinde uçmanın, yıldızlara dokunmanın, rüzgârla dans etmenin, güneşle ışıldayıp ayla parlamanın, çiçek olup açmanın ve tanrının mabedine girip ondan akan ilhamla kutsanmanın sarhoşluğunu yaşayan bir sanatçı ruhunun eriştiği o yüce hazzın ardından bayağılıkların hüküm sürdüğü bir dünyaya geri döndüğünde yere çakılmış gibi hisseder kendini; ikilemlere düşer, dengesizleşir, öfkelenir, acı çeker… Van Gogh bu yüzden delirip kesmiştir kulağını, Mozart şımarık, kaprisli bir çocuk gibi davranmıştır hep o kısacık hayatında, Beethoven öfkesiyle yatıp öfkesiyle kalkmıştır, Victor Hugo aşırıya kaçan cinsel dürtüleriyle ün salmıştır ve insanlar Dostoyevski’yi kumarbaz, Balzac’ı dolandırıcı, Michelangelo’yu bencil diye lanetlemişlerdir. Yapıtlarındaki mükemmellik yetmemiştir, karakterlerinin ve hayatlarının da mükemmel olması istenmiştir. Oysa, sakin suların değil fırtınalı denizlerin gemicileridir onlar, medcezirlerle yaşarlar hayatı; yaratırken yükselir, tanrılaşır, sonra tekrar bir insan gibi olmaya çalışırlar. Eserleri beğenilip takdir görürken, kendileri nefret uyandırıp aşağılanırlar. Hoş, kiminin eserleri bile sonradan anlaşılmıştır; Van Gogh yaşamı boyunca tek bir tablosunu satabilmiş, pek çok yazar ve şair öldükten sonra ünlenmiştir.

Evet, sanatçılar sadece yaratırken mutludurlar, tanrının elleri saçlarını okşarken… Gerisi boş ve anlamsızdır onlar için. Tagore, “Gitanjali”, yani “Şarkıların Sunumu” adlı kitabıyla Nobel ödülünü kazandıktan sonra Hindistan onun farkına varmıştır ve Kalküta Üniversitesi ona fahri doktorluk ödülü vermek istemiştir. Tagore ise, “Siz o doktorayı bana değil, benim eserime değil, Nobel ödülüne veriyorsunuz. Kitabım orijinal dilinde çok daha güzeldi ve yıllarca burada durdu, ama hiç kimse zahmet edip hakkında bir yazı bile yazmadı.” diyerek ödülü reddetmiştir.

Fransız yazar Jean Paul Sartre da 1964 yılında kendisine layık görülen Nobel ödülünü geri çevirirken şunları söylemiştir: “Ben eserimi yaratırken yeterince ödül aldım. Nobel bana bir şey katmaz, tam aksine beni aşağıya çeker. Nobel ödülü, tanınma peşinde olanlar içindir. Ben yaptığım her şeyi severek yaptım, en güzel ödül buydu.”

Sartre’ın yıllarını birlikte geçirdiği büyük aşkı Simone De Beauvoir ise hayat ve yaratıcılık hakkında şöyle yazmıştır: “Hayat hem kendini geliştirmek hem de aşmaktır. Eğer bir şey sürekli aynı durumda kalıyorsa, o zaman yaşamak sadece ölmemektir. Yaratıcı olmayan bir insanın hayatının hiçbir hikâyesi ve derinliği yoktur.”

Belli ki mucizeler aşma anında gerçekleşiyor ve sanatçılar, yani tanrının isyankâr çocukları, karanlıklar içinde yaşasalar bile kendilerini aşıp yükseldikleri noktada yeryüzüne farklı tonlarda ışıklar ve renkler saçıyorlar. Hayat onların yarattıklarıyla anlam kazanıyor, dünyanın hazine sandığı onların eserleriyle ışıldıyor…

 

Kiraz GÖKIRMAK
Latest posts by Kiraz GÖKIRMAK (see all)