Sürtük olmak ya da olmamak


“Sürtük” dendi diye epey gocunanları, acı biber arananları, “ne kadar ayıp” diyenleri okuyunca yazmasam olmazdı.

Bizim gençler, sevmemiz için bir torun getirmek yerine yolda ezmekten kıl payı kurtulan, gözleri henüz açılmış bir kedi yavrusu getirdiler. Bize bırakıp işlerine güçlerine gittiler biz de yavruyu besleyip büyüttük mecburen. Ama onu eve kapatmadık. Evi onun kullanımına sunduk sadece. O da vaktinin bir kısmını bizimle geçirir ama ekseriyetle sokaklarda sürter.

Adını sürtük mü koysak diye kabine toplantısı yaparken, ben bürokrasiden ve meslekten gelen alışkanlıkla, sürtük sıfatının mahiyet ve ehemmiyetini tetkik ve hazırlıklarımı yapmış olarak toplantıya kabarık bir dosyayla girmiştim.

Efendim, Türk Dil Kurumu sözlüğüne göre sürtük, vaktini çokça gezerek geçiren, evde pek oturmayan, saçını süpürge etmeyen, kocasının terliklerine koşturmayan kadın demekmiş. Ha bir de gönlünü eğlendirmesini bilen hatun oluyormuş. Fahişe anlamında da kullanılıyormuş.

Kadın erkek fark etmez, bedenen yahut zihnen insana mahsus olan fahişelik kediler için mevzubahis olamaz elbette ama gerçekten de kedinin özgür karakterini, ne pahasına olursa olsun eyvallah etmeyen tarzını, acıktığında kıyamet koparıp, karnını doyurunca da arkasına bakmadan sokağa fırlayışını düşününce, sürtük tam ona göre bir isimdi.

Bu arada Türkan Şoray kraliçemizin sürtük adında bir filmde oynadığını, Sürtük adıyla romanlar, hikayeler, şiirler yazıldığını falan da öğrenmiştim.

Bununla yetinmemiş, bu kelimenin İngilizce ve Almanca dillerindeki muadillerinin nerden geldiğini de sorgulamıştım. Her iki dilde de köken olarak saçı başı dağınık hatun anlamındaymış ama “Slut” olarak bugünkü İngilizcedeki kullanımı bizdeki ahlaki kategoriyle örtüşüyor.

Alman yahut İngiliz derebeylerinin, malikanelerinin pencerelerinden bakarken, kan ter, toz toprak içinde karnını doyurmak için çırpınıp duran kadınlar, kızlar için sürtük sıfatını kullandıklarını hayal edebiliyoruz sanırım.

İmdi soru şu; Kendisine “Sürtük” diye hitap edilen sokaktaki, kaldırımdaki, tarladaki kişi, malikaneden yana dönüp, “ne kadar ayıp” mı diyordu yoksa, “yemişim sürtüğünü, bana ne senin ahlakından, senin ahlakın benim yıkımım zaten” diyerek gülüp geçiyor muydu?

Diyeceğim o ki, egemenler her zaman demir prangalar takmazlar, esas olarak kitleleri kendi ahlâklarının prangasıyla mahkûm ederler ve önce kırılması gereken egemen ahlakın dayattığı bu prangadır. Sürtükse sürtük, ne olmuş yani. Egemenlerin ahlaki kategorilerinin muhafaza ve müdafaası bize mi kaldı?

M. Şirin ÖZTÜRK
Latest posts by M. Şirin ÖZTÜRK (see all)