Şişedeki ekosistem

Bu satırları yeşilin az olduğu Ürdün’ün başkenti Amman sokaklarında dolaştıktan sonra geldiğim otel odasında yazıyorum. İnternette haberleri gözden geçirirken bir köşeden başını uzattı David Latimer. Su ve yeşil konusunda takıntılı olan bana ilham ve yazı konusu oldu.

Gelelim şu an 83 yaşında olan Birleşik Krallık‘ta yaşayan bir emekli elektrik mühendisinin öyküsüne. 

1960 yılında Paskalya Pazarında, David sırf meraktan 10 galonluk bir damacana kapıp, biraz kompost döküp ve bir parça tel kullanarak tek bir örümcek otu fidesini toprağa yerleştirip bahçesinin ağzını kapatıyor. 

1972’de sadece biraz daha su eklemek için şişeyi tekrar açıyor. Ve hepsi bu. Damacanayı güneşli bir pencerenin yanına yerleştiriyor ve kapağını kapattıktan sonra bir daha açmıyor. 

Şişe bahçesi, ışığı fotosentez üretmek ve besinleri geri dönüştürmek için kullanarak hızla kendi ekosistemini oluşturuyor. 

Bugüne dek başka bir müdahaleye maruz kalmamasına rağmen ‘mühürlü şişe bahçesi’, 60 yıldan fazladır yaşamına hız kesmeden devam ediyor.

Yaşamını hala sürdüren Latimer’in oluşturduğu ekosistem, oksijenini ve besinini kendisi üretiyor.

Güneş enerjisini gün ışığından alan bitki, hava ve su ihtiyacını ise kendi ürettiği nem ve oksijenden elde ediyor. Çürüyerek dökülen yapraklar ise bitkinin ihtiyaç duyduğu besini oluşturuyor.

David, öldükten sonra şişe bahçesini çocuklarına bırakmayı planlıyor. Eğer istemezlerse, etkileyici mini ekosistem Kraliyet Bahçe Bitkileri Derneği’ne gidecek. 

Gelelim bu yazının hamişine. Bu deney yalnızca doğadaki dinamik bir sistemin canlandırdığı fiziksel nitelikleri göstermekle kalmıyor, aynı zamanda kendi dinamik yaşamlarımızı yansıtmaya da hizmet ediyor. Bu deney insan müdahalesi olmadığı müddetçe doğanın kendi kendine yaşayabilme ve bunu sürdürebilme yetisine kanıt niteliği taşıyor.

Her insan bir mikro evrense, damacana da öyle. İçinde su, besin ve gaz döngülerini hareket halinde. Yaşam ve ölüm, mücadele, rekabet, fedakârlık ve azim döngüsünü görüyoruz. Aynı insanoğlu gibi.

Doğanın var olmak için bize ihtiyacı yok ama bizim varlığımızı sürdürebilmemiz için ona ihtiyacımız var.  İnsanın doğa ile ilişkisi daha çok doğada olan şeyleri tüketmenin daha düşük maliyetle, daha kitlesel ölçekte ve daha büyük bir hızla gerçekleştirilmesi üzerine kurgulanmış gibi gözüküyor. Bir yandan da doğayı tüketmede en büyük payı sahip olan bizler, doğanın korunması ve doğa ile ilişkiler üzerine “romantizm” türü söylemler üretmeye devam ediyoruz.

Geldiğimiz teknolojik boyutumuzla, doğadaki canlı yaşamın sürdürülebilirliğini nasıl sağladığından ilham alarak yaşamı daha önce hiç olmadığı kadar zenginleştirebilir ya da doğayı tüketmeye ve doğaya hükmetmeye çalışarak bu teknolojiyi geliştiren insanın kendi yok oluşunu hızlandırabiliriz. 

İnsanoğlu hangisini tercih etmiş görünüyor? Ne dersiniz?

A. Semih İŞEVİ
Latest posts by A. Semih İŞEVİ (see all)