Şiirde Toplumsallık ve Anlaşılma Kaygısı


Şiir tarihimize bakıldığında Tanzimat döneminden itibaren şiirin, edebiyatın toplumun eğitilmesi için bir araç olarak kullanıldığını görürüz. Batı’ya giden sanatçılar, o ülkelerdeki gelişimi kendi ülkesinde de hayata geçirmek isterken, öncelikle toplumun kültürel düzeyini edebiyatla geliştirmeye çalışmıştır. Bu bağlamda düşündüğümüzde edebiyat tarihinde klişe haline gelmiş tartışma konularının başında ise “Sanat sanat için midir yoksa toplum için midir” sorunsalı gelmektedir. Öyle ki bu tartışma günümüzde bile zaman zaman kendine yer bulmaktadır.

Bu sorunsalın altında yatan nedenler üzerine düşündüğümüzde ise Divan edebiyatına dikkat çekebileceğimiz kanısındayım.  Nitekim Divan edebiyatı, belli bir geleneğin etrafında şekillenmesi ve daha çok saray çevresine hitap etmesi nedeniyle toplumdan kopuk olarak düşünülmektedir. Divan edebiyatının yanı sıra aynı zaman dilimi içerisinde Halk edebiyatının da gelişim göstermesi bu kutuplaşmanın resmiyet kazanmasına yol açmıştır. Edebiyat geçmişinde bu kutuplaşmayı taşıyan sanatçıların şiir üzerine düşünürken sanatın topluma yönelik mi yoksa sanata yönelik mi olduğuna kafa yorması bu nedenle normal karşılanabilir. 

Günümüz şiirine göz attığımızda ise genellikle imgeye, derinliğe, sanata dönük bir şiir yazıldığını söyleyebiliriz. Şiir, artık bir araçtan çok amaç olarak varlığını kanıtlayacak duruma gelmiştir. 2. Yeni akımının yaşandığı dönem içerisinde mutlak anlamın, somutluğun yerini çağrışıma dayalı anlama ve soyutluğa bırakması da akla getirilmelidir. Bu noktada İlhan Berk’in kendisine sorulan bir soruya verdiği cevabının bir yerinde “Anlam benim üvey evladımdır” şeklinde bir ifade kullanması toplumcu şiirin alışılmış anlayışına bir karşı çıkış olarak görülmüştür. Şiirdeki kapalılık, derinlik, s-imgesel söyleyiş ise halktan kopuk bir şiir olarak değerlendirilmiştir.

Kapalı söyleyişin yarattığı endişe

Günümüz şiirine bakıldığında birçok şairin kapalı, imgeli, derinliği olan, okuru zorlayan bir şiir anlayışını benimsediğini dile getirmiştik. Bu söyleyiş özelliği şiire özerk bir anlam dünyası kazandırırken birçok kesim tarafından da kimi zaman eleştirilere maruz bırakılır. Sanatın toplum için olduğunu savunan kişilerin zihnindeki resim şiirin yalın, herkesin net bir şekilde anlamlandırabileceği metinlerdir. Okurun/ toplumun anlayamadığı şiirler ise toplumdan kopuk olarak değerlendirilmektedir. Ancak ortadaki asıl sorun ise şairin içinde yaşanır. Şiirin tüm kurallara karşı çıkan, kendi kurallarını yaratan, nesnel gerçekliğe, dayatılan resme karşı çıkan bir tür olduğunu bilen bazı şairler, buna rağmen kapalı bir şiir dili kullandığında kimi zaman anlaşılma kaygısının yarattığı stresle mücadele etmeye çalışır. “Ya yazdığım şiir hiçbir okurun zihninde bir çağrışım yaratmıyorsa, o zaman şiirin ne  işlevi kalır ki” şeklinde bir endişelenme içerisine girer. Çünkü yukarıda da belirtildiği üzere bugünde yaşayan her şair, belli bir şiir geçmişinin parçasıdır. Bu nedenle halktan kopuk olma durumuyla sürekli bir savaşım içerisindedir.

Şiirdeki söyleyiş ile halktan kopuk olma arasındaki ilişkinin kalıplaşmış bir nedensellik ilkesine sahip olduğunu söyleyebiliriz. Şiirdeki topluma yönelik yanın ölçütü şiirin toplum tarafından anlaşılıp anlaşılamadığı üzerine kuruludur. Oysa bu ölçüte eleştirel yaklaştığımızda şiirdeki anlamlandırma sürecinin diğer yazı türlerinden farklı olduğu üzerinde durmamız gerekir. Öyle ki Ahmet Haşim’in Bir Günün Sonunda Arzu isimli şiirinin anlaşılmaz olduğu gerekçesiyle aldığı eleştiriler, hakaretler nedeniyle yazdığı Şiir Hakkında Bazı Mülahazalar adlı yazısı da bu farklılığı gözler önüne sermektedir. Haşim, yazısında şu ifadelere yer verir: “Her şeyden önce şunu itiraf edelim ki şiirde anlamdan ne kastedildiğini bilmiyoruz. “Düşünce” dedikleri bayağı görüşler yığını mı, öykü mü, mazmun mu ve “açıklık” bunların sıradan kavrayışa göre anlaşılması mı demektir? Şiir için bunları gerekli sayanlar, şiiri tarih, felsefe, söylev, güzel ve etkileyici konuşma (belagat) gibi bir sürü ‘söz’ sanatları ile karıştıranlar ve onu gerçek yüzü ve belirtileriyle seçip tanımayanlardır”.  Haşim’e göre “Şiir bir öykü değil, sessiz bir şarkıdır”.  Görüldüğü gibi şiirin anlamsal boyutu diğer türlerden farklılık göstereceği için bir şiirin toplumdan kopuk olup olmadığı noktasındaki tek ölçütün anlam olması çelişkili bir durum olarak değerlendirilebilir. 

Şiirin anlamlandırılmasının topluma yönelik olup olmadığı noktasında ele alınması gereken bir diğer noktanın ise okuru zorlayan, düşünmeye iten şiirin de bir olgu olarak topluma yönelik olmasıdır. Toplumculuk, bana göre sosyal yaşantının şiirsel bir düzleme taşındığı söylemin yanı sıra bireyden topluma yayılan bir söyleyiştir. Demek ki bir şiirin toplumsal fayda taşıması için belirgin bir ileti taşıması, yalın bir anlatıma sahip olması bir zorunluluk değildir. Çünkü okuru zorlayarak geliştiren kapalı şiirler de ister istemez topluma fayda sağlaması nedeniyle toplumsal bir yan taşır. Bunu keşfeden şairin de savaşım verdiği anlaşılma kaygısı böylece yerini deneyselliğe bırakacaktır. 

Ahmet UÇAR