Seni ölüme mahkûm ediyoruz!

Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür. Belki de insan bu özelliğinden dolayı ayakta kalmıştır. Yoksa onca acıya ve örselenmişliğe nasıl katlanabilir ki?

Her yerde şiddetin öfkesiyle sınanıp, gazaba uğrayan ve sebat ederek yazgıyı yenmek de sanırım bu unutkan özelliğimizle ilgili olsa gerek. İnsan kendi ölümünü bildiği halde hayatına devam ediyorsa bunun başka bir açıklaması yok çünkü.

Seni ölüme mahkûm ediyorum dediğiniz bir insanı son anda bağışlamak ve o insanın yaşama devam etmesi de bu unutkanlıkla ilgili olmalı diye düşünüyorum.

Dostoyevski, “Budala” adlı romanının bir yerinde insanların önce ölüme mahkûm edildiğini daha sonra ise bağışlandığını anlatır. Aslında anlattığı kişi Dostoyevski’nin kendisidir.

Çünkü bir insana acı çektirmek istiyorsanız uygulayacağınız en acımasız ceza budur. Onun yüzüne karşı önce “Seni ölüme mahkûm ediyoruz” deyip, idam mangasının önüne çıkarmak, tüfekleri ona doğrultmak ya da ipi boynuna geçirmek ve son anda gelen bir emirle ona “Seni affettik, artık gidebilirsin” demektir. Aslında ölüm ve unutkanlık da ikiz kardeş gibidir ve ölümün insana dair olması ile ilgili de pek çok mit vardır.

Hesiodos ölüm için “kara gecenin çocuğu” der. Ona göre ölüm kardeşi uyku ile birlikte Tartaros’ta yani cehennemin en kuytu yerinde yaşar ve bu ikisi de korkunç tanrılardır, güneşe ise hiç çıkmazlar.

Aslında insanın örselenmişliğini, kaygılarını ve unutkanlığını iki satırda özetlemiş Ozan. Çünkü uyku insana yaşadığı acıları unutturur, daha doğru bir deyimle yaşadığı örselenmişliği, acıyı, üzüntüyü, uğradığı ihmali ve istismarı bilinçdışında kara bohçalara koyup saklar, sonra da onları unutur ve geliştirdiği savunma mekanizmaları ile kara bohçalarla yaşamaya devam eder.

Ama kendi ve kendi dışındakilerle kurduğu ilişkilerinde hep kaygılar yaşar yani her an göç edermiş ya da sürgüne gidermiş gibi davranır bu durum onun yüz ve beden hatlarına çöker ama o kendine bakmayı bilmediği için bunu da göremez…

Sürgün!

Eylül ayı, benim hafızamda hep postalların şiddeti izlenimini yaratmıştır. Belki de bu Eylül ayının göç ya da zorunlu sürgün ayı olması ile de ilgili; ama sonuç değişmiyor ve içimde sebebini bilmediğim bir huzursuzluk gelip göğsümün üstüne çöküyor.

İlk sürgün hikâyesinden beri insanın kendisini hep bir yola çıkacakmış gibi hissetmesi ve bu huzursuzlukla yaşaması son bulur mu bilmem.

Onun için kendimi Hitler’in toplama kamplarına giden ve son treni bekleyen insanlar gibi hissederim. Ama Diogenes’in yaşamını düşündüğümde de biraz ferahlarım ve bir yerde sürekli kalmanın da huzurlu olmadığını düşünürüm.

Çünkü anlam arayış hiç bitmez. Tıpkı, Sinoplu filozof Diogenes’in, güpegündüz elinde fenerle Atina sokaklarında insanlar araması gibi. Elbette Diogenes’in bu yaptığına çoğu kişi delilik damgası yapıştırabilir pekâlâ; oysa filozof Diogenes’in elindeki fenerle gündüz ortasında insan araması ironidir sadece.

Oysa Diogenes babasıyla Atina’ya sürgün gönderilmiştir. Atinalılar ona kızıp; “Sinoplular seni sürgüne mahkûm etti” dediklerinde, Diogenes, “Ben de onları oldukları yerde kalmaya mahkûm ettim” demiş.

Galiba göç zamanı geldi ve insan hala hafıza-i beşer… Siz siz olun sakın ha doğduğunuz yerde ölmeyin. Elinizdeki feneri de hiç bırakmayın.

Bunları da beğenebilirsin Yazarın diğer kitapları