Reformlar Üzerine 

Günümüzde sermaye devletinin kamuoyunu boş yere işgal ettiği, iktidarı ve muhalefeti peşinden sürüklediği reform söylemlerini bir fırsat bilerek, kısa bir analizde bulunmak istedik. Eleştirileriniz sonraki yazılarımıza ışık tutacaktır. 

Reformların tarihsel gelişimi ve günümüzdeki durumu ile ilgili hem kısa bir değerlendirmede bulunacağız, hem de hedeflenen amaçlar ile ilgili bilgileri kısaca anlatmaya çalışacağız. 

Reformlardan söz açılmışken “kemer sıkma” ile ilgili söylemleri “Kemer sıkma politikası ve sınıfsal temelleri” adı altında bir başka yazıda ele almaya çalışacağız. 

Yenilikçi diye adlandırılan reformların tarihi kökenleri Avrupa’da 16. yüzyıla kadar dayanıyor. Sorunun temelinde Kilisenin bozulması, mezhepsel savaşların ortaya çıkması gibi nedenler, konunun dağılmasına yol açacağı için üzerinde durmayacağız. Bizi ilgilendiren reformların sınıfsal karakteri ve büyük kitleler üzerindeki etkileridir.  

1870’lerdeki Paris Komünü ile birlikte işçi sınıfının zorlu mücadelesi sonunda elde ettiği kazanımlar, I. Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrasında askıya alınmış ve her evrede burjuvazinin saflarında yer alan sosyal demokrasi, bu tarihten sonra karşı devrimci bir akıma dönüşerek burjuvazinin hizmeti girmiştir. Diğer bir deyişle bir zamanlar devrime destek olan sosyal demokrasinin reformlarla elde ettiği kazanımlar, artık karşı devrim sürecinde yine sosyal demokrasinin politikalarıyla gasp edilen haklar olarak tarihe geçmiştir.  

Bilindiği gibi Ekim Devriminin yarattığı devrimci akımın etkisi ile kazanılmış haklar, işçi sınıfına parça parça geri vermek zorunda kalın. Ancak istisnai durumlar da vardı. 1920’lerde İtalya’da faşist partinin kurulmasıyla birlikte sermayenin bu hakları tümden silmeye yönelik karşı saldırı ile gasp edilmeye çalışıldı. 1930’larda Almanya’da Hitler faşizmi ile aynı tarihlerde Portekiz’de Salazar’ın diktatörlüğü döneminde kazanılan tüm haklar bir anda yitirildi. II. Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrasında kaybedilen haklar geri alınmaya çalışıldı. Bunda hiç şüphesiz ki Ekim Devrimi’nin yarattığı dalganın büyük payı olmuştur.  

Ekim Devrimi’nin yarattığı etki ve devrimci işçi hareketini temsil eden komünist partilerin korkusu ile burjuvaziyi emekçilere taviz vermeye ve sosyal devrim tehdidini boşa çıkarmaya ikna eden yine sosyal demokratlardır. Bunlar her iki emperyalist paylaşım savaşları arasındaki sürede işçi sınıfına kısa sürede belli bazı kazanımlar sağlasa da temelde karşı-devrimci niteliklerinden hiçbir şey kaybetmemişlerdir. Sosyal demokrasi o tarihten günümüze tümüyle düzen akımının temsilcileri olma niteliğini korumuşlardır. 

Sovyetler Birliği döneminde kapitalist ülkelerde yapılan reformlar ve iyileştirmeler, işçi sınıfını Marksizm’den vazgeçirmek ve burjuvazinin sosyal politikalarının devamını sağlama amacına yönelikti. Diğer bir deyişle sınıfları uzlaştırmaya, işçi sınıfının eylemlerini frenlemeye ve burjuva dünyasına hapsederek, kölelik düzenini sonsuza kadar sürdürmek içindi.  

İşçi sınıfının yaşam koşullarını iyileştirmek amacıyla kapitalist düzenin temel yapısını koruyarak yapılan düzenlemeler ve iyileştirmeler, “reformizm” olarak nitelendirilir. Diğer bir deyişle reformizm işçi sınıfı mücadelesini egemen sınıfın dayanaklarını ortadan kaldırmayacak bir biçimdeuzlaşmacı bir çizgiye çekilmesidir. Yani kitlelerin, kapitalist sistemin temellerine dokunmaksızın uzlaşmacı durumuna getirilmesidirStalin’in dediği gibi: “Reformizm, sosyalizmi uzak bir hedef olarak görür, bundan öte bir şey değil ve gerçekte sosyalist devrimi reddeder ve sosyalizmi barışçı araçlarla kurmayı amaçlar. Reformizm, sınıf mücadelesini değil, sınıf işbirliğini savunur.”[1] Reformizm, kokuşmuş kapitalist düzenin çıplaklığını vaatlerle örtmeye çalışmaktan başka bir şey değildir. Sistemin, ücretli köleliğin ve burjuva devletinin takdis edilmesi ve reform düzenlemesi adı altında sosyal adalete dayalı kapitalist propagandasını yürütmek içindir. Reformizm kavramı, revizyonizm ve oportünizm kavramlarıyla akrabadır. Amaç, sorunların mevcut düzen içinde çözümlenebileceğine yöneliktir. Hedef de işçi sınıfını uyutarak sisteme entegrasyonunu sağlamak ve terbiye etmektir. Reformizm, tekil gelişmelere karşın, sermayenin egemenliği sürdüğü sürece işçiler, her zaman ücretli köle olarak kalacaktır. Yani küçük kazançlar elde etmek amacıyla proletaryanın temel çıkarlarını feda etmektir. Burada amaç, reform adı altında işçi sınıfının yaşam koşullarını üst seviyeye çıkarmak için verilen mücadeleyi tanımaktır. Lenin’in deyimiyle Marksistler, işçi sınıfının amaçlarını ve faaliyetlerini reformların kazanılmasıyla doğrudan ya da dolaylı olarak sınırlayan reformistlere karşı en kararlı mücadeleyi yürütürler.  

Reformizmin işçiler arasındaki etkisi güçlendikçe, işçilerin mücadelesi o ölçüde zayıflar, dolayısıyla burjuvaziye bağımlılıkları aynı ölçüde artar ve burjuvazinin reformları etkisini yitirir. İşçi sınıfı hareketi bağımsız olduğu ölçüde, amaca ulaşmak için verdiği mücadele daha derin ve geniş kapsamlı olur. Reformistler açısından reformlar nihai bir amaç iken, Marksizm’e göre amaç, devrimdir, reformlar ise araçtır.  

Küresel ekonominin hâkim olduğu yerkürede kapitalist-emperyalist ülkelerden tutun da gerek üçüncü dünya ülkeleri ve gerekse sömürge ve yarı sömürge tipi ülkelerde işçilere yönelik, tartışmasız ve dokunulmaz kabul edilen kazanımları saldırı altındadır. Başta işsizlik olmak üzere, sağlık ve emeklilik sigortalarında açılan büyük gedikler, çalışma saatlerinin uzatılması yönünde yapılan ayarlamalar, ücretlerin sistematik olarak düşürülmesi ve esneklik adı altında konulan keyfi kurallar, sigortasız çalıştırmalar, ağır çalışma koşulları, sağlıksız ve güvencesiz şartlar altında vasıfsız işçi alımları, kadın ve çocukların sigortasız köle gibi çalıştırılmalarıtazminatların gaspı vb. yönünde bu saldırılar zaten kendisini göstermektedir. 

Yaşanılan ekonomik krizler ve bu krizlerin emekçi kesime, yoksul halka ve düşük gelirliye fatura edilmesi; yine bunalıma çare olarak ekonominin yeniden yapılandırılmasına ihtiyaç duyulmuştur. Uluslararası arenada kural tanımaz ticari ve ekonomik rekabet, siyasal alanda yapılagelen nüfuz mücadelesi, bunların sonucunda meydana gelen silahlanma yarışı, askeri harcamaların tavan yapması türü uygulamalar, hiç şüphesiz ki ağır bir sömürü mekanizmasını gündeme getirmiştir. 

Günümüzde hemen hemen tüm ülkelerde işçi sınıfı ve küçük burjuvazi, emperyalist ideolojinin reformist-revizyonist akımının etkisi altında kalmıştır. Nedenleri arasında emperyalizmin elindeki tüm imkanları kullanarak yaptığı propaganda, komünizmi tehlike olarak görmeme, gündeme getirdiği “hür dünya” projesi, sosyalizm adı altında revizyonist diktatörlüklerin işçi sınıfı üzerindeki baskıları ile birlikte sosyalizm karşıtı propagandalar, sosyalist ülkelerin büyük çoğunluğunun kapitalizme kaymaları, Marksist ideolojinin geçersizliği yönünde yapılan propagandalar bugün reformizmin durumunu açıklamaya yeterlidir. Sosyal demokrat, sosyalist, devrimci, solcu türü adlar taşıyan reformizm, uluslararası gericiliğin bir eklentisi haline gelmiştir. Emperyalizmin kapı kulluğunu yapan ülkelerde yerel gerici sınıfların açmazı bir başka engeldir. Emperyalist ülkelerdeki işçilerin nispeten iyi olan yaşam standartları bu ülkelerde görülmemektedir. Kazanılan tüm haklar bir çırpıda yasal düzenlemelerle ortadan kaldırılmaktadır. Reformizm, tarihi süreçte kapitalist-emperyalist sistemle entegre olmuş ve payanda görevini görmüştür. Burjuva demokrasisi yapılan zulmün ortağı olmuştur. 

Günümüzde reformlar, işçi sınıfının gasp edilen haklarının geri verilmesi, sosyal ve ekonomik durumlarının iyileştirilmesinden çok burjuvaziye hizmet etmek ve kapitalist düzeni ayakta tutmak için yapılmaktadır. Geçmişte reformlar, işçilerin sınıfsal mücadelesini dizginlemek için yapılıyordu. Bugün ise günden güne ağırlaşan yaşam mücadelesi ve çalışma koşullarına razı etmek içindir. Dün sosyalizm korkusu ile kapitalizmin genişleme konjonktürü için gerekliydi. Bugün bunalım ve küresel tekeller arasındaki rekabetin çözümü için yapılmaktadır. 

Geçmişte sosyal demokratlar ve işçi kuruluşlarına ülkelerinde işçilere yönelik reformlarla elde edilen kazanımların öncüleri olarak bakılıyordu. Bu durum sosyal demokrat partiler ile sendika bürokratlarının işçi sınıfı üzerindeki olumlu etkisini ve gücünü gösteriyordu. Bununla birlikte devrim ve sosyalizm mücadelesi üzerinde bıraktıkları engelleyici konumlarına rağmen, işçilerin geniş kesimleri üzerinden destek alabiliyorlardı.  

Oysa günümüzde başta Almanya ve İngiltere olmak üzere birçok kapitalist-emperyalist ülkelerde işçi sınıfına yönelik kapsamlı saldırılar bizzat sosyal demokrat iktidarlar tarafından yapılmakta ve yönetilmektedir. Gelenekçi gerici burjuva partilerinin öyle kolay kolay cesaret edemeyecekleri bir dizi “reform” adı altındaki [2] programlar, bizzat sosyal demokrat iktidarlar tarafından hayata geçirilmektedir. Sendika bürokrasisinin durumu da zaten ortadadır. Burjuvazi, sendika bürokrasisini sınıf hareketlerini etkisizleştirmek ve kontrol altına almak için başvurduğu bir araç olarak kullanmaktadır.  

Kapitalist ekonominin temelde iki örgütsel güç alanı vardır. Bunlardan biri “emek”, diğeri ise “sermaye”dir. Neoliberalizme geçişten bu yana gerek uluslararası arenada gerekse Türkiye’de emeğin örgütsel bağları koparılarak ekonomideki güç dengeleri sermayenin lehine dönüşmüştür. Bunun sorumlusu de sermaye devletinin ta kendisidir. Geçtiğimiz günlerde sık sık “yapısal reformlar”dan söz edilmiştir. Türkiye’de sözü edilen reform ile ilgili boş konuşmaların öncüleri de TOBB, TÜSİAD, MÜSİAD, ATO ve İSO’dur. Bu kuruluşların temsilcisi olarak AKP tarafından yapısal reformlardan bahsedilmektedir. Müstafi damat Berat Albayrak tarafından ortaya atılan ve AKP reisi tarafından kamuoyuna açıklanan bu yapısal reformlar üzerinde birkaç cümle yazmak istiyoruz. 

Yapısal reform, mevcut kapitalist sistemin daha verimli çalışabilmesi ve krizlere karşı dayanıklı olabilmesi için sistemin yeniden yapılandırılması demektir. Torba yasalarla çalışan kesimin haklarının budanması anlamında çıkarılan yasalar gereği, sosyal reform olarak adlandırmak gibi ucube bir dizi program gündeme getirilmesi amaçlanmaktadır. Reformlar sınıfsaldır ve mağdur ettiği kesim yoksul kesimi, hizmet ettiği kesim ise sermaye kesimidir. Türkiye’de ekonomik yapısal reformlar, cari açık, büyüme, vergi sistemi, enerjinin ithalat kalemlerini azaltmak vb. gibi işçi sınıfını ilgilendirmeyen ancak elindeki hakları almaya çalışan, ama zengin kesimi daha zengin etmek için bir dizi kalemler içermektedir. Yukarıda anılan işveren kuruluşları yapısal reformların bir an önce hayata geçirilmesini istemektedir. Burjuvazi, kendi sınıf çıkarları uğruna attığı her adımı “reform” olarak adlandırmakta, emeğe karşı olan saldırıları da “iyileştirme” gibi göstermektedir. Bu tür söylemler, bizzat sermayenin iktisatçıları tarafından yapılmaktadır. AKP reisi tarafından açıklanan yapısal reformlar, işçi sınıfı için bir saldırı programından fazlası değildir. Bilindiği gibi 24 Ocak 1980 kararları sonrasında Kenan Evren yönetimi ile başlayarak AKP döneminde yaygınlaşan emeğin örgütlenmesi engellenmiş, işçilerin sendikal hakları budanmış, toplu sözleşme, gösteri, grev gibi haklarının tamamen kaldırılmış olması türü uygulamalar bir tercih olarak kullanılmıştır. 24 Ocak kararları, sermayenin önündeki engelleri ortadan kaldırmak için gerekli “yapısal reformları” içeriyordu. Bu neoliberal haydutluk, işçiler için örgütlenme haklarının gasp edilmesi, işten atılmaları, çalışma koşullarının ağırlaştırılması demekti. Anılan tarihten günümüze çok sayıda “reform paketi”ni açıkladılar ve hepsi de işçi sınıfının haklarına yönelik saldırı paketleriydi. Evren’den, Reis’e kadar gelip geçen tüm siyasal iktidarlar her zaman emek ve sermaye tercihlerini sistem gereği sermayeden yana kullanmak zorunda bırakılmıştır. Hele günümüzün bir ucube sistemi olan “Partili Cumhurbaşkanlığı” sisteminde yasama ve yargı erklerinin yürütmenin emrine sokulması otoriter sistemin giderek monarşiye dönüşeceği izlenimini vermektedir.  

Rejim gereği burjuvazinin istediği gerekli yasal düzenlemeler sonucu işçinin kazanılmış haklarının bu tür saldırılarla bertaraf edilmesi, dayanışma ve örgütlenmeden yoksun işçiler için tam bir trajedidir. Çünkü bu saldırı paketinin tartışmaya ve düzenlemeye imkân verecek bir parlamento veya yargı yoktur. Bu konuda bugünkü koşullar altında görevin parçalanmış ve hizaya getirilmiş sendikalara düştüğü ortadadır. Düzenin savunucuları olan ve aynı telden çalan muhalefete gelince, içinde bulunduğu trajik-komik durumu anlatmaya zaten gerek yoktur. 

1961 Anayasa’yla kazanılmış bir hak olarak kabul edilen toplu iş sözleşmesi düzenine geçildiği tarihten bugüne kadar işçi sendikalarınca işverenlerle defalarca toplu iş sözleşmeleri imzalanmış ve her sözleşme döneminde elde edilen ekonomik ve sosyal haklar, sonraki dönemlerin taban kriteri olarak kabul edilmişti. Bu kriterlerin başında “işçi lehine şart ilkesi” geliyordu. 274 sayılı Sendikalar Yasası ile 275 sayılı Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Yasası uzun yıllar yürürlükte kalmıştı. Ancak küreselleşme sonrasında işletmelerin ve iş yapısının büyük bölümü değişime uğramıştı. Ancak 1980 darbesinden sonra kabul edilen 2821 sayılı Sendikalar Kanunu ve 2822 sayılı Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanunu bir önceki döneme ait olan kazanılmış hakları işveren lehine bir çırpıda dağıttı. Temel bir hak olan grev hakkı yasaklandı. Bir insanlık suçu olan Lokavt, yasal güvenceye bağlanarak işverenlerin günümüze kadar uyguladığı yöntem oldu.  

1981 Anayasa’sının dayattığı işçi sınıfının örgütlenmesine ilişkin engellemeler, AKP iktidarı tarafından uygulamaya sokuldu. Çoğu işletmelerde işçiler, sendikasızlaştırmaya zorlandı. Ayrıca işten çıkarılma garantisi verilmedi. 2006 yılı sonuna kadar işçi ücretleri donduruldu.  

AKP’nin yasalarla örgütlenmesine izin vermediği ve her torba yasayla temel hak gaspına uğrattığı işçilerle sendikalara bilgi vermediği, görüşmelere alınmadığı milyonlarca işçi yerine işverenlerden yana, sanki onların temsilcisiymiş gibi budadığı ve gaspa uğrattığı haklardan bazıları aşağıda sıralanmıştır.  

  • Haftalık çalışma saati 40 saat iken, 45 saate çıkarıldı.  Yıllık izinler tırpanlanarak gün sayısı azaltıldı. Ücret artışları, performansa göre kabul edildi.  
  • Askere alınanlarla ilgili ödenen kıdem tazminatı kaldırıldı.  
  • Evlenen kadınlar, evlendikleri tarihten itibaren bir yıl içinde işten ayrıldığında daha önce ödenen kıdem tazminatları yeni yasayla tamamen kaldırıldı. 
  • Önceleri işverenlerin işine son verdiği işçiye kıdem tazminatı ödeniyordu. Yeni çıkan yasayla, işveren isterse kıdem tazminatı ödemeyebilir. Ayrıca ihbar tazminatları da işverenlerin keyfine bırakılmıştır. 
  • İşverenler, işsizlik fonuna ödedikleri tutarları, gider olarak kaydederek vergi ödemekten kurtarıldı.  
  • Geçen yıl işsizlik sigortası işveren payı olarak işverenler tarafından ödenen 11 milyar lira, teşvik ve destek ödemeleriyle birlikte kendilerine 19 milyar olarak iade edildi. 
  • Ücretsiz iznin yasalaşmasıyla birlikte işverenler, işçinin rızası olmadan ücretsiz izne göndermeleri ile ilgili uygulama 3 ay daha uzatıldı. Bu sayede pandemi sürecindeki kayıplarını işçilere mesai ücreti ödemeden fazla çalıştırma imkânına sahip olabilecektir. 
  • Bazı işyerlerinde “evde çalışma” yöntemi yaygınlaşacak ve kalıcı hale gelebilecek. Bu sayede işveren yol, yemek vb. gibi masraflardan kurtulacaktır. 
  • Sözleşmeli çalışma yöntemi yaygınlaşacak ve işverenler 25 yaş altı ve 55 yaş üstü işçileri 6 ay çalıştırıp sonra kapının önüne koyabilecektir. 
  • İşveren 30 günlük ücret üzerinden olan yükümlülüğü 19 güne düşürülüyor. İşçi çalıştığı her yıl işverenden alacağı tazminat miktarı ortalama % 36 oranında eksik olacak. 
  • Kısa çalışma ödeneğinden ve işsizlik sigortasından yararlanma hakkı kaldırılmıştır. 
  • İşçi, fonda biriken parasını ancak 75 yaşına geldiğinde çekebilecek; eğer yaşıyorsa! 
  • Daha önce refah devleti padoksu olarak kamuda getirilen taşeron sistemi ile işçilerin elde ettiği hakların tamamı gasp edilmiş ve iş güvencesi tamamen ortadan kaldırılmıştır. 
  • İşverene kayıt dışı ve kaçak çalıştırma imkânları tanınmıştır. 
  • İşten çıkarılan işçilerin işe iadeleri kısıtlanmış, maddi ve manevi tazminatlar ödenmeyerek mağdur edilmelerine göz yumulmuştur. 
  • Geçen yıl getirilen “Tamamlayıcı Emeklik Sistemi” işverenleri tatmin etmemiş olacak ki bu kez ilaveten “Esnek Çalışma Modelleri” hayata geçirilmeye çalışılmaktadır. Amaç Tamamlayıcı Emeklilik Sistemi, kıdem tazminatının tamamına gaspı için zemin yaratmaktır.  
  • 2020 yılının ilk on ayında 1.739 işçi yaşamını yitirmiştir. 2002-20020 yılları arasında 25.716 işçi, iş cinayetleri nedeniyle yaşama veda etmiştir. Günümüzde güvencesiz ve önlemsiz işçi çalıştırma adeta yaygınlaşmış durumdadır. Devlet, Anayasa’nın kendisine verdiği mevzuat oluşturma, teşkilat kurma ve denetim yapma görevlerinden tamamen kaçmıştır. İş cinayetine uğrayan işçilerin yakınları sefalete sürüklenmiştir. 
  • Uluslararası Sendika Konfederasyonu (ITUC) ile Avrupa Sendikaları Konfederasyonu (ETUC) tarafından destek verilen Türk-İş, Hak-İş ve DİSK’in ortak metninde Türkiye’de yaklaşık 10 milyon işçinin, emeklilik, kıdem tazminatı, ihbar tazminatı ve sosyal güvenlik ile ilgili hak kayıplarında kölelik ihdas edildiğine ilişkin endişeler dile getirildi. 

Bugünkü siyasal iktidarın getirmeye çalıştığı reform, yukarıda sıralandığı gibi, işçinin aleyhine, işverenin lehine olacak yasal düzenlemelerdir. AKP iktidarının yapmaya çalıştığı iş, sermayeye kaynak yaratmak adına iş güvencesini tamamen ortadan kaldırmaktırİktidarının tıpkı Kenan Evren gibi burjuvaziye yaptığı tetikçiliğin haddi hesabı yoktur. Bu yapıyla “işsizliğe çare aramak” ve “işçilerin insanca çalışması” koşullarının yaratılması, yani reformları sermaye devletinin bekası için işçiler lehine yasalaştırmak yerine “sermayeye” çare arama yolunu seçmiştir. Gerisi zaten teferruattır. 

Sonuç olarak, 150 yıllık tarihi süreçte Marksizm’in mücadele ettiği akımların başında reformizm gelmiştir. Reformizm, kapitalist sistemin korunması amacıyla yapılan düzeltme ve iyileştirmelerle toplumun refaha ve sosyal adalete kavuşacağını savunan bir burjuva ideolojisi olmaktan öteye gidemiyor. Bu düzenlemeler de topluma değil, bir avuç burjuva sınıfının çıkarı gözetilerek yapılmaktadır. Bu ideolojiyi savunan ve reformlarla toplumu ileri düzeye götürmeyi sanan burjuva ideologları, proletaryanın kölelikten kurtuluşunun bu tür aldatma ve uyutmalarla sınıf mücadelesinden vazgeçeceklerini sanmaktadırlar. Reformlarla sınıfların uzlaşması ve barışın ikamesi mümkün değildir. Amaç iki uzlaşmaz sınıfın uzlaşmasına, proletaryanın eylemini dizginlemeye ve ücretli kölelik düzeninin sonsuza kadar devam edeceği düşüncesi topluma mal edilmek istenmektedir. Oldubittiye getirileceği düşünülen reformlar, daha uygulama alanını bulamadan kime hizmet edeceği belli olmuştur. Bu uygulama, ücretli köleliğin ve burjuva devletin kutsanmasından öteye herhangi bir şey ifade etmiyor. Reformlarla süslenmiş, sosyal adalete dayalı bir kapitalizm propagandası ve söylemi olmanın da ötesine gidemiyor. Bu tür iddia ve eylemler, kokuşmuş sömürü düzenin çıplaklığının üstünü örtmeye yöneliktir. 


[1] J. V. Stalin, Diyalektik ve Tarihi Materyalizm (Bilim ve Sosyalizm Yayınları 1979) 

[2150 yılın aynasında devrim reform diyalektiği (Kızıl Bayrak, 06.09.2020) 

Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları